Muhammed, İslam ve Dönemin Tarihi

Çöl ve Güney Arabistan Bedevilerinin, şehir bezirgânlarının, kıyılarına Hıristiyan ve Yahudilerinin sık sık uğradığı, kervanların birleştiği, subaşı ve panayır yeri olan Mekke’nin önemi durmadan artıyordu. İran ve Bizans Suriye için aralarında yaptıkları mücadelede bitip tükendiklerinden ve İran Uzak-Doğu’ya giden deniz yolunu yeğ ve üstün tuttuğundan beri, Palmyre gibi zengin ve geçimi yerinde olan, rahat siteler Doğu’nun transit ticaretini yitirdiler. Hint Okyanusu’nun Doğu Afrika kıyısına kadar süren taş yapılar Arapların kereste ve değerli madenler taşıyıcılığının ve ticaretinin getirdiği zenginliğin tanığıdır. Pazardaki eski eşya alış-verişinden Mekke’nin güçlü bankasına kadar Arabistan, Avrupa ile Asya arasındaki ticaret akıntısına gittikçe daha çok katılıyordu.
Muhammet, işte bu bezirgânlar arasında bir soylu ailede dünyaya geldi. Evliliği onu rahat yaşayan, sıkıntısız, geçimi yerinde bir tacir yaptı. Karısı Hindistan ürünleri, siyah Afrika köleleri ve kokular taşıyan Hicaz kervanlarında sermaye sahibiydi. Muhammet, iş gezilerinde, yağma ve soygunun yasak olduğu kutsal dönemde Arabistan’daki panayırlara düzenli olarak hep uğrardı. Devamlı savaş halindeki bu boylarda, oymaklarda, bu alacalı, rengârenk ve gürültücü âlemde Hıristiyanlarla ve Yahudilerle ilişik ona İncil’de geçen efsaneler ve ağızlar geleneklerini ilk kez öğretti. Ticaret çalışmalarını bırakınca, bir kenara çekildi ve derin, dinsel düşüncelere daldı; bu Suriye keşişlerinin ve Yahudi dininin o kadar içli-dışlı olduğu, ama Bedevi puta tapıcılığının kendisine hiçbir çözüm sağlamadığı öte dünyanın sırları üzerinde derin ve uzun uzun düşünmek içindi. Muhammet saralıydı ve nöbet geldiğinde bir vecd, bir esrime haline girerdi; kırk yaşında iken, kendi görüşüne göre Yahudilerin ve Katoliklerin biçimini bozup aslından uzaklaştırdıklarım varsaydığı, İbrahim Peygamberin dinini ilk sadeliği ile yeniden kurmayı düşündü. Muhammet uz dilli (belâgatli) ve inandırıcıydı. Yakınlarının dinlerini değiştirtti. Ama Mekke bezirgânları yeni Peygamberin saygı eğilimlerini kötü karşıladılar. M.S. 622 yılında 200 arkadaşıyla birlikte, ilerde Medine adını alacak olan, şehre doğru göçmeye, hicrete karar verdi. Bu, Hicret oldu.

Onun Yahudi dininden kopması tam değildi; çünkü dua ederken Kudüs’e doğru dönüyordu. Ama Medine’de Muhammet’in din öğütleri saldırgan bir ayırt edici nitelik edindi; artık sadece bir tek, görülmeyen ve ölümsüz tanrıya inanmakla yetinmek söz konusu değildi. Bu din kardeşliği politik bir birlik sonucuna ulaşıyordu. Muhammet, bu çok çeşit, parçalanmış ve bölünmüş insan topluluğunu bir tek Allah’a inanç sayesinde bir tek yığın, bir tek bütün halinde bağlayıp birleştirmeye girişti. Oymakların, boyların içbirliği ve ortaklaşması yerine o, Din-İman içbirliği ve ortaklaşmasını koydu. Medine sakinlerini toplayarak Mekke’yi kendi davası için yeniden kazanmaya girmişti. Daha başlangıcından beri kervanlara karşı silahlı soygun baskınlarına varıncaya kadar çevrede geçerli yöntemlere göre ilerleyecek olan, değişik, ilgi çekici, merak edilmeye değer bir dindir bu. Birçok yıllar süren çarpışmalardan sonra Mekke, Muhammet’e boyun eğdi, bağlandı. O, buradan puta tapıcılığı kaldırdı ve onun yerine kutsal şehri Mekke olan gerçek bir politik güç, bir gerçek politik iktidar kurdu. Bu dinden yana olanlar şimdi Mekke’ye dönerek ibadet ve dua ediyorlardı.

Bu, önce Yahudileri önüne katıp süren, bir ticaret genişlemesinin başlangıcı oldu. Para işlerindeki, mali sorunlardaki üstünlüklerinden kaygılanarak Araplarla ilişkilerini kesmişlerdi. Sonra, Muhammet ile ordusu Suriye’nin Bizans sınırına hücum ettiler. Arap birliği, bu Yahudi mizacın istediği gibi dini bir ifadeye sahip olan ama aslında, özünde politik olan, bir irade ve isteğin etrafında meydana geliyordu; ve Hicaz’da ilk defadır ki tutarlı, bağdaşık, çıkarlarının bilincine varmış ve bu çıkarların kampım genişletmekten tasalanan, bağlantılı bir toplum beliriyordu.
Bu birleşme öylesine canlı ve güçlü idi ki M.S. 632 yılında Muhammet 632 yılında öldüğü zaman, kendisine ilk anlarda inanıp ihtida eden amcazadesi Ömer, Arapları, Peygamberin en sadık dostu, arkadaşı, zengin Ebu Bekir’in etrafında toplayıp birleştirmeyi başardı. Ebubekir halife olarak gösterildi ve onun eylemini, çalışmalarını Ömer yürüttü. Suriye ve İran yönünde yeniden seferler yapıldı. Sırası gelip Ömer halife ilan olunduğunda İslamlık Arabistan’da zorlu ve dayanıklı sağlamdı ve O, kararlı ve belli olarak saldırıcı, genişleyici bir tutumu gönülden benimsedi.

Ebubekir ile Ömer, Muhammet’in aldığı Tanrı esini açınlamalarının dağınık metinlerini el yazısıyla kopya ettirmişlerdi. Bu dağınık metinler Müslümanların ödev, görev ve yükümlülüklerini anlatıyorlardı:
İslamın Şartı:
- Oruç
- Namaz
- Haç
- Zekât
- Kelime-i Şahadet
Gene bunlar iman konusu olarak altı madde koyuyorlardı: (Amentü)
- Tanrı’ya
- Tanrı’nın meleklerine
- Kutsal kitaplara
- Tanrı’nın resulü olan peygamberlere
- Kıyamet gününe, öldükten sonra yeniden dirilmeye
- Tanrı’nın ahret için insanların alnına kaderlerini yazdığına
Bu sonuncusu Müslümanların bağnazlığını coşkulara dönüştürüyordu. Dinin silahlar yoluyla muzaffer olacağına inanmış bulunan Muhammet, Araplara fetih ve işgaller yolunu gösteriyordu. Ömer’in on yıl süren halifeliği, onun çalışmalarına ve eserine evrensel önemini ve değerini verdi. Pol de İsa’ ya ve İsa için böyle yapmıştı. Ne var ki Pol, insanlar üzerinde İsa gibi, sadece sözleriyle etki yapmıştı. Peygamberin irade ve isteklerinin tam ve adaletli icracısı Ömer ise onun inan ve kanılarını gerçekleştirdi, madde âleminde ortaya koydu ve maddeleştirdi; dövüştü, vuruştu.

Bizans ordusunu kolaylıkla yendiği Suriye’yi ele geçirdi; Suriyeliler Bizans boyunduruğunu hemen çıkarıp attılar. Sasani hanedanının artık savunacak durumda olmadığı Mezopotamya; burçları, kaleleri saldırıya gerek kalmadan birbiri ardından düşen kralı Türk ve Çin yardımı için boşuna yakaran ve artık Devlet olarak varlığı kalmamış bulunan İran; Ermenistan; büyük toprak sahibi Bizanslılara karşı Kıpti köylülerin başkaldırdığı Mısır ve nihayet Sirenaika hep Arapları kurtarıcı biliyor, selamlıyorlardı. Eski Roma ekonomisinin çöküşü Afrika’da herhangi bir saldırı, akın ve istilaya alanı boş bırakmıştı. Arap saldırışları düzgün, düzenli orduları yeniyor, zaferler kazanıyor ise bu, ancak, düşmanlarının uzun savaş yılları sonunda ilk saldırana av olmalarını sağlayacak kadar son derece dağınık ve birlikten uzak bulunmaları nedeniyle olmuştur. Ömer ne büyük bir komutan ne de bir teşkilatçı olarak kendini göstermişti. Onun Devleti – o kabile reisleri ve oymak beyleri topluluğuna Devlet denebilirse- yağma ve soygunla ganimetlerle yaşıyordu; oysa Ömer, askerlerinin emeklilik ve onur ödeneklerini de buradan ödüyordu. Emeklilik ve onur ödeneği almak için din değiştirip Müslüman olunuyordu. Bu, tam bir düzensizlik ve kargaşalık hükümetiydi ve ele geçirilen ülkelerin para ve gelir durumu, çapul onları ve onların kaynaklarının tükettiği andan itibaren, umutsuz bir hale giriyordu.
Araplar, doğu bolluk ve rahatının kendilerine verdiği parlaklık altında, gene de hiç uygarlaşmış değillerdi. Dinlerinin ilerlemeleri ancak yabancı ticaret acenteleriyle köle pazarlarının açılmasında ifadesini bulur. Arap korsanları Bizans gemi donatanlarının yıkımına yol açarlar. Araplar İskenderiye kitaplığının yıkımını da tamamlarlar. M.S. 644 yılında Ömer’in bir Hıristiyan İranlı tarafından tasarlanarak öldürülmesi üzerine, altüst olmuş, karmakarışık Akdeniz doğu kıyısı ülkeleri, iç savaşta yok olup batarlar; öte yandan da Afrika’da Araplar Berberi oymaklarına karşı akın ve hücumlarım sürdürürler. Onlar kendilerini Bizans otoritesinden kurtaran Arap yetkesini önce kabul, sonra ona karşı da – bu istiladan sadece kendi bağımsızlık ruhlarının fışkırmasına uygun bir mezhep sapkınlığı (itizal) biçiminde özümsedikleri bir Müslüman dinini alıkoyarak – da baş kaldırdılar. İslam dini onun politik yetersizliğinin yerini tutacak bir güç değildi. Yeni Halife Osman İslam’ı birleştirmek için Kur’anın son ve kesin metnini düzenleyip yerleştirebilirdi. Ama o da öldürüldü ve halifelik için dövüşüldü.

Demek ki Araplar kendi ilkel anarşilerini, kargaşa ve düzensizliklerini yaymaktan başka bir şey yapmamaktadırlar ve eğer Arapların bu dağılması, onları eski uygar ülkeler ile doğrudan doğruya ilişki haline getirmiş olmasaydı Muhammet’in zekâsı, dehası toplam olarak hiçbir şey yaratmış olmayacaktı. Ve herkes kilise ve din adamları örgütünün mallarına el koyarken ve Zerdüşt dini yasaklanırken, İran’da, beyler arasındaki kin ve nefretlerini krallıkla birlikte dahi, İran ruhunu ve zekâsını yok edemediğini gördüler.
Bu toplum arıtılmış, incelmiş, titiz bir toplumdu. Soylular kolay, rahat, sıkıntısız yaşarlardı; geçimleri yerindeydi. Saraylarına servet denilecek paralar yatırırlardı. Mimarlar, sivri uçlarla son bulan kemerli, ince, değerli konutlar yapıyorlardı. Polo ve eskrim oynanırdı. Satranç sevilen bir oyundu; bu, Hindistan’dan gelmişti. Bahçelerde ve çiçekler arasında mandolinlere uyarak şarkılar, türküler söylenirdi. Kâğıdın yapım tekeli Çin’in elindeydi ama düzgün şekiller bol bol kağıt sağlıyordu. Rulo halindeki kâğıtlara şiirler yazılırdı. İran, Türkistan yoluyla, Çin’le hızlı ticaret ilişki ve değişimleri içindeydi. Çin, onun doğudan doğruya yardımına koşmadan, Arap istilası önünde askeri bakımdan güçlü bir engel meydana getiriyordu. Müslüman süvariler İran sınırları üzerinde baskılar yapacak, ama onları aşmayacaklardır. Sadece, oralarda bile, bir uygarlığın ne olduğunu öğreneceklerdi.
Yeni ölmüş bulunan İmparator Taizong Çin’in görkemini, büyüklüğünü, yüceliğini kurmuştu. T’ang hükümdar soyundandı; Moğol ve Türkistan Türklerini yenmiş bulunan Tarım vahalarının efendisi ve Çin emperyalizmini en yüksek noktasına çıkarmış bulunan bu Li-Che-Min, dikkate değer bir savaşçıydı. İmparator, Konfüçyüs inanına bağlıydı. Bütün dinleri tanımış ve Çin’ de Suriye Hıristiyanlığına yetke verirken şöyle demişti. «Gerçek, sadece bir isme sahiptir.» Bu fatih, toprak mülkiyetine dayanan bir sosyal sistemin orun basamaklarını koruyup bu hiyerarşiye saygı gösterirken, bir yandan da Budist tapınakların aşırı zenginliklerine karşı savaşırken ılımlı bir gelir düzeniyle ve olanağıyla tarımı destekleyip yüreklendirmekle yerleşik halk topluluklarını birbirine yeniden bağlamıştı. Çin, o zamanlar Moğolistan’dan Koşinşin’e, Hazar Denizi’nden Budist inanının devlet dini haline geldiği ve kralı bir T’ang prensesiyle evli olan Tibet’e dek uzanırdı. Doğu’da da Çin toplulukları Pasifik duvarında bir yarık açmışlar ve Formoza ile Peskador (Pesca-dores) Adalarına ulaşmışlardı. Batı ile ilişkiler izleniyor, sürdürülüyordu. Bizans elçileri, tacirleri, bezirgânları, Hindistan’dan Buda inanına değgin kitaplar getiren özel görevli kurullar ve din yayıcılar başkent Si-Ngan-Fou’ya varıyorlardı. Çin, Hindistan, İran ve Batı Asya arasındaki bu sık ilişkiler üzerinde bu kadar tartışma ve çekişme olan, herkesin elde etmeye çalıştığı bir yol boyu üzerindeki bu aralıksız gidiş geliş, o anın san’at Rönesanssı, Budizmin etkisiyle güçlendirdi; Buda inanının heyecanı imparatorluk liberalizminin vicdan ve düşüncede, siyasal tutumlarda erkinliği savunan hoş görüşünün yeğ tutup desteklediği, hoş tuttuğu Çin düşünüşüne aydınlık getirdi. Budizm, Çin sanatına doğa duyusunu ve doğa anlayışını, resim ve gür san’atlarının yüceltip ululadığı açık hava düş ve hülyalarını öğretti. Bunların hepsinin içine, henüz bilinmeyen piastik ve heyecan verici bir bolluk içinde Helenistik konular işlenmişti.

Bu, olağanüstü bir çağ oldu ve T’ang sanatı kuyumculukta, değerli taş işlemeciliğinde, Çin mürekkebi sürülmüş eşya yapımında ve halı, kilim yapımında göz kamaştırıcı parlaklıkta sonuçlar elde etti. Bunları kullanma olanağı, kuşku yok, yalnız bir seçkinler zümresinin elindeydi ama bu zamanın, gene de kır ve köy yaşaması alanlarında belli bir bolluğu vardı ve hayat, ucuzlamıştı. Soygun ve yağmaların arkası kesilmişti. Tarih, bir toplum kanunu gibi görüne gelmiş bulunan insan kırımlarını anmıyordu artık. Bu refah nedeniyle yine, Budizm halk bilincinde ve halk vicdanında yer kaybetti; halkın kendisi de yaşamaktan zevk alıyordu. Çin uygarlığının ışıldaması hiçbir zaman bu kadar yoğun olmamıştı ve Halife için iç savaşın yankılanmakta bulunduğu İran sınırlarından, kısa bir çatışmada Çin ordusu ile donanmasının Japon-Çin ilişkilerinin bundan zarar görmemiş bulunduğu Kore’ye kadar Asya gerçekten en değerli kültürü tanımış bulunuyordu; yüksek bir uygarlık duygusu, Çin yurdunda ve Çinlilerde, kendi millî birlikleri duygusuna üstün geliyor, onu yeniyordu.
Japonya’da Çin kültürünün özümlenmesi var gücüyle, yılmadan, ürkmeden yürütülüyordu. İmparatorun çok kudretli irade ve isteği altın yaldızlı tapınakları yükselttiği gibi, Japonya’ya kimi zaman tamamen yararsız olan, Çin kanunlarının kölece, uşakça taklidi olan kanunlarla bezenmiş devletine saygıyı da emrediyordu. Bu özümleme çoğu zaman zorlama ve yapmacıktı ve yönetici toplum katından başkasına ulaşamadığı, kazanamadığı için yönetici toplum katıyla halk arasındaki uzaklığı arttırıyordu. Soylular, artık, evlerinin damını saman saplarıyla değil, kiremitlerle örtüyorlardı. Heykel ve resimler yapılır olmuştu; ilkel kaba müzik aletlerinin, sazların yerini «harp»ler alıyordu. «Shinto» dini Budizm ile birleşip bağdaşmıştı ve Japonlar, kendi ulusal tanrılarından geçmeden, Budist oldular. Budizm, Hindistan’da Brahmanların inatçı, ısrarlı «geri alma» istekleri ve direnmeleri önünde gerilerken de, etki alanını genişletiyordu. Japon’ların yaşamı büyük komşusunun hayatını örnek alıyordu; bu kadar kaba bir emme kimi zaman hazmedilmemiş olacak ve bu az gelişmiş toplumda acısız, yarasız, beresiz yürümeyecektir.
Doğu’nun bütün bu şatafat ve bolluğu Araplar için çekici oldu ve onları baştan çıkardı ama Araplar Doğu’nun kültürü ile ilgilenmekten henüz uzaktılar. Halifelik için yapılan ve Peygamber’in kadınlar yolu ile çocuk ve torunları arasında yaşlı kuşak (yaşlı kol) ile genç kuşağı (genç kol) karşı karşıya getiren mücadele ve kavgalar hiç yavaşlamıyordu. Muhammet’in damadı Ali’nin askerleri, Osman’ın yeğenlerinden Suriye valisi ve Suriyeliler tarafından Halife kabul ve ilan edilmiş, Emevilerin kurucusu Muaviye’nin askerleriyle çatıştı: Emevî ailesi Halife’nin seçimle gelmesi temel ilkesi yerine, aile kalıtımı yolu ile gelmesi usulünü getirdi. Müslüman dünyası o zamandan beri bu kadar birleşmeyecektir. Başkent Medine’den Şam’a nakledildi ve Araplar İran’ın yerini almak istermiş gibi savaşçı Afganistan’da ve Bizans’a karşı yürüttüler. Ama Bizans denizden ve karadan gelen bu saldırılara direndi, karşı koydu. Konstantinopl İmparatorluğu Mısır’ı ve oranın buğdayını yitirmişti; ama gene de Avrupa’nın kapısında Arap istilacılarla yolu tıkıyor, kapalı tutuyordu.

Bu yanda da kendini korumaya gücü yeten üstün bir uygarlık İslam’ı durdurdu, onu Afrika üzerine geri püskürttü. Arap zafer ve fütuhatı ancak kurbanlarını zayıflığı ile yapılabiliyordu. Kuzey Afrika zeytin ağaçları ve köylerle kaplıydı, yağmacılar için, kışkırtıcı ve çekiciydi. Berber oymakları Kairouan’ı kurduktan sonra Atlantik’i ulaşan Müslümanlara yavaş yavaş boyun eğdiler. Aures dağ kütlesinde bir kadın La Kahine istilalar önündeki sığınak ülke olan Fas’da direnmeyi kurar, örgütlenir. Onları başkaldırmaktan ayırmak, uzaklaştırmak için Araplar Berberîleri kendileriyle birlikte Tuna ve Balear takımadaları üzerine çekerler. İşte onlar, bir kez daha Avrupa’yı, Bizans surları önündeki kadar yakın ve o kadar yaklaşılabilir görülüyorlardı; onları çok ince bir boğaz ayırır gibidir.
Avrupa onların elinden kurtulacak durumda mıdır? Öyle görünüyor ki hiçbir devlet, o sıralar Batı hükümdarlıklarının içinde bulundukları kargaşalık ve düzensizliklere egemen olup üstesinden gelecek yapıda ve durumda değildir. Almanya ve Bavyera dukalıkları da Merovenç hanedanını iktidarı saray nazırlarına yani aristokrasiye bırakmış bulunduğu Neustrie, Austrie ve Bourgogne ülkeleri kadar çalkantı ve karışıklık içindedirler. İtalya’yı birleştirmek isteyecek olan Lombard Krallığı, karşısında Papalık Hükümetini bulur. İspanya’da sonuncu büyük Vizigot Kralı Wamba, tahtından indirilmişti.

Frank İmparatorluğu - Merovenj Hanedanı
Taca sahip olmak için birbirine karşıt partiler çatıştılar, yarıştılar, çarpıştılar. Merkezde sıkıntı daha da derindir. İslavlar, Ayarların peşinden ta Stirya’ya kadar girdiler ve Bohemya’yı sıkıntıdan kurtarıp açan Frank taciri Samo, Elbe üzerinde, Karpatlar’dan Adriatiğe kadar uzanan tutarsız ve birlikten yoksun bir imparatorlukta hüküm sürmektedir. Daha başka Slavlar da Bizans toprakları üzerinde kapalı konak yerlerinde konaklamakta ve onları bir daha bulundukları yerlerden çıkarmak olanaksız kalmaktadır; bunlar Makedonya’dadırlar; Sırp’lar Bulgarların kendilerine katıldığı Tuna boylarındadırlar. Bu istilacıların yerleşik Hellen uygarlığı halkları ile kaynaşması yavaş olacak ve bu etnik kargaşalık ve patırtılar, Avrupa’yı tedirgin, kararsızlık ve oynaklık içinde tutacaktır.
Bütün edebiyat kültürü gibi san’atın da erkten ve gözden düşmesi mutlak ve kesindir. Avrupa toplumu her zamankinden kötüdür; Barbar saldırışları, Avrupa’ya korkunç töreler bırakmıştır; her karşı durum almayı ve her itirazı, her kapışmayı cinayet, adam öldürme çözümlemektedir. Kilisenin kendisi de kokuşmuştur ve resmî dîn adamlarının yaşantısı laik yaşantıdan hiç de daha erdemli, daha değerli değildir. Ama Kilise, güçlüdür; ikisi de, hem Bizans, hem Roma kiliseleri. Araplar Antakya’yı ve Kudüs’ü ele geçirmekle Konstantinople Patriğini bunların rekabetinden kurtarmışlardı, İskenderiye’yi ve Kartaca’yı almakla Roma Papa’sımn itibarını yeniden yükselttiler. Krallar tarafından atanan metropolitler büyük yetkilere ve eski köy topluluklarını, klanları, bir de kendi kendilerini savunmayan küçük toprak sahiplerini, yok eden büyük yurtluklara, arazi ve akara sahip idiler. Bu metropolitler çoğu zaman gerçek haydut, şakidirler, kötü adamlardır ve bu piskoposlardan meydana gelen kurul, Krallığa kafa tutmaktadır.

Kendilerine bağlı köyler gittikçe artan büyük toprak sahibi aristokratlar anarşisttir ve doymak nedir bilmezler: Bu aristokrasi serüven peşinde koşanlarla, bir de çok çeşitli isimler altında yollar üzerinde, her türlü ulaşımı tehlikeye sokarak durmadan büyür, bu haydutluğun meşrulaştırılmasıdır. Her boyda toprak beyleri, özellikle zeamet sahipleri zorla ele geçirdikleri topraklar üzerinde haklar elde etmekte, bu durumları hukukileştirmekte kendilerini savunmak için birlikler halinde toplu gezen gezginci satıcıları özellikle Doğuluları, Bizans’la ilişki kuran İtalyanları haraca bağlamakta idiler. Şehirlerin nüfusu azalmıştı; emekçiler silahlı kişilerdi bulmaya çalıştıkları korunmanın bedelini pahalı ödüyorlardı.
Ama metropolitlerin ve zeamet sahibi beylerin yakınında tam örgütlü büyük manastırlar vardı. Tam örgütlü büyük bir manastır, (i’abbaye) zamanında taşıdığı ekonomik değer, paha biçilmeyecek kadar büyük olan bir tarım ve endüstri merkezidir; üretimi, alışverişleri sürdürür, hayvan yetiştiriciliğini geliştirir, yolları onarır, işlenmiş toprakları tarıma açar, topraksız köylüleri toprağa yerleştirir ve son özgür zanaatkârlarla yarışır, rekabet eder. Manastırların yurtluklarıyla birlikte, Batı’da toprağın üçte biri Kiliseye aittir. Ne var ki kamu ruhunu ve düşünüşünü yitirmiş keşmekeş halindeki bu Avrupa’da uygarlıktan yaşamakta devam eden ve Bourgogne şaraplarının satışından tutun da eski metinlerin eski el yazmaların okunmasına varıncaya kadar, uygarlığı temsil eden ne varsa hepsini barındıran, hepsine sığınak, konuk ve barınak olan, hep bu tam örgütlü büyük manastırlardır. Keşişler Avrupa’da insancıl çobanın uyanık bekçiliğini sürdürdü, soluk gece lambasının sönmemesini ve Rönesans’ın olmasını sağladı, mümkün kıldı.

Pepin D'Herstal
Rönesans, yaklaşmıştı. Mesûe Irmağı üzerinde yerleşmiş bir aristokrat aile, aile reisi Pepin de Herstal ile, büyük toprak sahiplerinin başına geçmişti. Pepin de Herstal, Merovenj hanedanının yanı sıra saray nazırı sıfatıyla bir iç diktatörlük kurup sürdürmüş ve bunu kalıtım yolu ile kalıcı kılmıştı. Pepin, süvari birliklerini pekiştirmiş, berkitmiş, Frankların egemenliğini Saksonlara, Almanlara ve Bavyeralılara yeniden ve zorla kabul ettirdi. Pepin de Herstal’in politikasından Kilise örgütüne dayanmak; manastırlar yapımı, güçlü ve yılmak bilmez yönetimi yani siyasal birliğe değin her türlü birleştirici girişimin klasik taktiği bulunur. O zamanlar Galya’da Frankların Avrupa hakkındaki tasarılarından caymadıkları görevlerini sürdürdükleri anlaşılır.
M.S. 710 yılında tahtı zorla ele geçiren taraflardan birinin İspanya’ya çağırdığı Müslüman şef Tarık bin Ziyad, Akdeniz’i aştı; İspanyolların ayrım gözetmediği Faslı dedikleri Arap ve Berberîlerden meydana gelmiş 12 bin kişilik ordusuyla Medina-Sidonia Savaşı’nda Vizigotları yendi, sonra yedi yılda yarımadayı ele geçirdi. Orada da Vizigot efendilerden nefret eden halk, Faslıların istilasını bir kurtuluş gibi karşıladı; köleler ve toprak köleleri kurtulmak, azat olmak özgürlüğüne kavuşmak için, özgür insanlar ise kimi vergilerden kurtulmak için din değiştirip, Müslüman oluyor, ihtida ediyorlardı.

Tarık bin Ziyad ve Azhar gemilerinin yakılışı
Arap işgali Amu-Derya’dan Atlantiğe kadar çok büyük bir hilâl biçiminde yayılır, yerleşir, bu hilâl onların karşı durulmaz, atlı akınları prenslikleri, beylikleri un ufak edip uçuruyordu. Çarpışırken, gazada öldülerse Muhammet’in söz verdiği ahiret mutluluğuna kavuşacaklarına inanan bu atlılar ( zü pek, bıkmak usanmak bilmeyen savaşçılardı ve Peygamber zamanında Arabistan’daki ayak izleri ve koşu yerlerini ele geçirdikleri gibi, şimdi de dünyayı ele geçirmek için ata binmişlerdi. Savaşın gözü peklerin işi olduğu bunların kişisel hırslarına, tutkularına bırakılmış bir garip imparatorluktur bu. Şam halifelerinin yetke ve itibarını gene Suriye’de Emevî saltanatını devirmek için birleşen Peygamberin dayısı Abbas ile Ali’nin ailesinden yana olanların propagandaları tehlikeye düşürmektedir. Bu Şiî’ler dindar Müs lümanların savunuculuğunu yapmakta, halifenin ve Şam’ın rahatını, içinde yasadığı bolluğu, şatafatı eleştirmekte, lanetlemekte ve kendi inanç ve mezhepleriyle birlikte İran üzerine dayanan bir Müslüman muhalefet yaratmış bulunmaktadırlar. Şam halifelerinin giriştiği merkezileştirmenin olanağı bulunmadığı anlaşılmıştır. Onların düşünce özgürlüğü ve hoşgörüsünün böylesi bir İmparatorluğu birleştirmekteki güçsüzlüklerinden başka bir şey değildi; paraya olan ihtiyaçları onları, ihtidaları, din değiştirip Müslüman olmalarını durdurma zorunda bırakmıştı. Ve onlar, Suriye toplumunun baştan çıkarıcı, çekici ayartmalarına kendilerini koy vermişlerdi.
Yunanistan’da, daha önceki Parthenon nasıl şimdi bir Katolik Kilisesi idiyse, Suriye’de de Kiliseler cami haline getirilmişti. Sonra kubbeli, kemerleri at nalı biçiminde, sıra kemerli revaklarla çevrilmiş avurtları ile İran usulü anıtsal büyük yapılar yapıldı. İran kuleleri, sonra Suriye’nin Kilise çan kuleleri sonra da doğu çizgileri taşıyan dört köşeli minareler haline dönüştüler; Arap’ı namaza çağıran müezzin sesi Hıristiyan çanlarının ve çan kulelerinin yerini aldı. Uygarlık her şeyi doğudan almak zorunda kalan bu çöl adamlarının üzerinde etki yapmaya başladı. Öte yandan da Çin üzerinde ve Çin’in ipek yapan kentleri üzerinde yaptıkları baskı hızlandı, güç kazandı; ve Semerkant, hep Çin ile Arabistan arasında çıkacak ve kendi özgürlüğünü sağlayacak çatışmayı umup beklerken bir yandan Arapları kendisine uyruk olarak tanıdı.

Zamanın Politik Sınırları
Ama Çin’in iktidar ve gücü de o zamanlar İslam’ın yükselişini, dalgasını durdurmuştu. Kıyıcı, amansız, kan dökücü ve dikkat çekici bir kadının, İmparatoriçe Wou-Heou’nun yönetimi ülkeyi dehşete boğmuştu. Ondan sonra gelen İmparator Hiuan-Tsong Çin’i en büyük ekonomik, fikrî ve ruhî çalışma, hareketlilik dönemine soktu. Asya’ya egemen olan Çin, yolların güvenliğin koruyor ve zekâ araştırmalarına her zamankinden daha çok açılıyordu. Bu yüzyıl, Çin uygarlığının altın çağı oldu. İşgal ve fetihler olmadığı için Araplar bunlarla, kısa zaman içinde pek hoşlandıkları, baharat alış-veriş ve taşıyıcılığı yoluyla ilişkilere giriştiler. Çin, İslam dinini öteki dinleri karşıladığı gibi karşıladı. Bu parlak toplum, kültürün bütün inceliklerini biliyor, tanıyordu; şairler, ressamlar coşkulu bir san’at amatörü olan İmparatorun beğeni ve yargılarını tartışırlardı. O, bir Akademi, bir kitaplık meydana getirdi; bilimleri ve özellikle astronomiyi yüreklendirdi, şevklendirdi. Kukla tiyatroları Çinlileri türkü ve şiirlerle duygulandırdı. Bolluk, rahat ve şatafat içinde olmaktan çok, okumuş yazmış ve aydınlık olan böyle bir toplum sınırlarında bunca soygun ve çapul çeteleri görmekten kaygıya kapılırdı ve şair Li-Tai-Pe bir sarhoş ama dünyanın en büyük yazarlarından biriydi, Çin’in barbarları ne zaman yatıştıracağını soruyordu.

Çin önünde güçsüz kalan Araplar, Konstantinople üzerine saldırışlarını yenilediler. Bir yıl süren kuşatmadan sonra, mükemmel bir komutan olan İmparator Leon: III onları Anadolu üzerine püskürttü. İşte tekrar M.S. 718 yılında Araplar Avrupa’nın doğu kanadında başarısızlığa uğrarken, İmparatorluklarının öteki ucundan Pirene dağlarını atlı birlikleriyle aşıyorlardı.
Merovenj Hükümdarlığı can çekişme acıları içinde kıvranıyordu. Burgonya’ya kadar ilerlemiş bulunan Arapların yendiği Akintanya Dukası bunlardan değil, Pepin de Herstal’in gayri meşru bir oğlunun kalıtım yolu ile ele geçirdiği Frank sarayından yardım istemişti. Bu Şarl, Frankların Dukası, askeri dehası politik direngenliği de parlak olan bir yöneticiydi. Saksonları ve Neustrieleri yenmiş, taht üzerinde Merovenjiyenlerin sonuncusunu destekliyordu. Ama Akitanya’nın yardım çağrısına olumlu karşılık verdiği ve hemen, acele, asker toplamaya giriştiği zaman bu yeni bir hükümdar soyunun başlangıcı, Klovis’in eserini kaldığı yerden yeniden ele alarak istilayı savan Karolenj hükümdar soyunun kuruluşu oldu. M.S. 732 yılında Sari Martel (Charles-Martel) Arapları Puvatye (Poirtiers) yakınlarında yendi, ezdi. Çin ve Bizans önünde olduğu gibi burada da yollan tıkanan, durdurulan garip Arap İslam İmparatorluğu, şimdi kökeni bakımından, hükümlü bulunduğu dağılma ve çözülmeyi görüp tanıyacaktı.
Şarl Martel Fransa’da görevini sürdürüyordu. Manastırlar Avrupası kendi işini sürdürüyor, çalışıyordu. Papa Bonifas (Boniface) Germanya’yı vaftiz etti, Hıristiyan yaptı; kiliseler ve okullar açtı. Keşişler eski el yazmalarını arayıp inceliyorlardı ve Papa Greguar (Gregoire) onların etkilerinden, sözlerini geçirme gücünden, daha o zaman, dehşete kapılmıştı. İngiltere’nin tam örgütlü büyük manastırlarından birinde, yerleşik Kelt halkı arasında bir tarihçi düşünür Bede le Venerable o zamanların kültürünü özetlemiş bulunduğu araştırmaya adadığı bir yaşamayı tamamlayıp ölmüştü.

Şarl (Charles) Martel Arapları Puvatye (Poirtiers) yakınlarında yendi
İnsan zekâsı, savunmasının üç esas burcunda Arap İslam İmparatorluğu’nun boğuculuğundan, kendini kurtarmıştı. Aynı zamanda Arap egemenliğinin zanaatkârı olan Emevî hükümdar soyu da Şiî propagandası önünde bitkin hale gelmiş, dayanamayıp bozulmuş, yenilmişti. Onları Şam’dan sürüp çıkaran Abbasi hükümdar soyu ile İslamlığın ayırt edici niteliği unsurları değiştirecektir; uygarlık, istilacı Araplardan parlak bir intikam alacaktır. İran kültürü bu Arap İslam istilacıları kendi hizmetine, kendi emrine almakla onları Suriye ya da Mezopotamya manastırları ile Batı’nın tam örgütlü büyük manastırları arasında bilgi simsarları, taşıyıcıları yapacaktı ve bu, ne kadar beklenmedik olursa olsun, İslamın bu zaferi öncekilerin hepsini aşacaktır.
Andre Ribard
İnsanlığın Tarihi




















çok cahilce ve komik:)..islamı islamın dilinden okuyun biraz.her neyse islamofobik takıntılarınızla uğraşılmaz..
cidden komik=) fazla kafa yorulmuş ve karmaşıklaştırılmış…Din,kuralları,tebliğcisi ve uygulayanlarıyla harkesin kavrayamayacağı kadar kutsaldır,akıl değil içerik ister daha çok..herşeyi madde madde açıklamak değil,inanmaktır biraz..Aklı vahiy yolunda kullanmak gerek,o zaman herşey daha netleşir..
Yazı herhangi bir kaynaktan yararlanılmadan sanki kulaktan dolma bilgilerle yazılmış. Öte yandan kafa falan yorulduğu yok safsatalarla kafa karıştırmak maksat olmuş bu yazı için. Başka bir mesele andre ribard bu meseleyle ilgili söz söyleme hakkını bırakın, yetisine bile sahip değil. İnsanlığın Tarihi de zaten bir safsata denemesidir. Hakkında daha da fazla söz söylemeyi hak etmeyen bir pasaj.
ya siz de zamaninda en güçlü ve en büyük Zeus’a, ya da Thor’a tapan insanlardan biraz farkli olsaniz da babanizdan ve ülkenizden dogan bir etkenden baska hic bir seyin güclü olmadigi inancinizi sorgulasaniz, mesela yüzlerce yil önce nerede dogsam neye tapinirdim ve o zaman TANRI’nin mükemmel plani neredeydi, da ırk ayırmayan Tanrı nedense hep de semitik kavimlerden peygamberler secti.. Ortadogu halklari Tanri’nin kiyak gectigi milletler miydi, mesela Thor’a tapan bir vikingin sucu günahi neydi, Ibrahim’i bile tanimadan öldü zavalli..
Bu hikayenin tamamina katilmiyorum, sonucta bir varsayim ve subjektif bir bilgi fakat DÜŞÜNÜN! Korkmayin kafaniz acimaz..
Unutmayin ki akli devre dişi birakip koşulsuz imani marifet bilmek, her toplumda içinde dogdugu inanca körü körüne bagli mukallitler yaratmaktan baska bir sey yaratmaz! rumeysa nickli kisi gibi.. Denver’li bir evanjelik ailenin kizi olsaydi süphe yoktur ki Isa asagi Isa yukari konusup duracakti..
Bir katoligi müslüman etmeye calisirken aklin sinirlarini zorlayip hristiyan tarihini didik didik edenler kendi tarihlerine ve inanclarina gelince katolik kesiliyorlar..
Genellemeler ne kadar yanlis, ayni zamanda ortaya konan dusuncenin de gecersizligini ortaya cikartiyor.
Sorgulamakla hesap sormanin birbirine karistigi yerde Doguxan cevabini bulamadigi sorular uzerindede keske yeterince dusunseydi, o zaman belki vikinglerinde bir ibrahim peygamberi oldugunu bulabilirdi, kimbilir belkide bulamazdi.
Nihil Uz baska bir yazisinda ozgur iradenin olup olmadigini bilimsel metodlara dayanan arastirmalardan alintilar yaparak sunuyor ama musluman dusunurler tarafindan ustunde sayisiz kitap yazilmis kader konusunda islamiyetin “Tanri ahiret icin insanlarin alnina kaderini yazmistir” dedigini ve bu yuzden Muslumanlarin kesip bictigini ortaya atarak konuyu en kisa yoldan bir yerlere bagliyor.
Bu sitede yer alan bilimsel yazilarin en temel dayanaklarinin o “vahsi” islam toplumunun ortaya cikardigi adamlarin bilimsel tezlerinden geldigini nedense tarih sayfalarinda gormuyor.
Kotulemek, parmakla gosterip dedikodu yapmak cok kolay, ama yanlisin icinden dogruyu gormek, camurdan elmasi , savastan aydinligi cikartmak herkesin mahareti degil. Hele birde zihinler zincirlenmis, kalpler muhurlenmisse cok zor, ama sahsi tecrubeme gore imkansiz degil.