abone ol: Sunular | Yorumlar

Uygarlığın Primitivist Eleştirisi

4 comments

civilization_by_semione

İnsanın kendisini ve etrafındaki her şeyi yok etmekte sergilediği inanılmaz ve dayanılmaz yaratıcılık, medyadan saat başı akan haberlerle çeşitlendikçe, soruyoruz birbirimize; yanlışı nerede, ne zaman, nasıl yaptık? İnsan denilen canlı türü, nasıl oldu da, kendi yaşamını, dünyayı, hatta yavaş yavaş uzayı ve diğer gezegenleri cehenneme çeviren bir varlığa dönüştü?

john-zerzan
John Zerzan

ABD’li anarşist ve sosyal eleştirmen John Zerzan, 25 yıldan beridir işte bu sorulara cevap bulmaya çalışmaktadır. Antropoloji ve arkeoloji alanlarında son yirmi yıl içinde gerçekleşen köklü dönüşümlerden hareket eden Zerzan, bugün pençesinde kıvrandığımız yabancılaşmanın kökeninin, avcı-toplayıcı yaşam tarzının sona ermesinden sonra ortaya çıkan tarımla birlikte başlayan uygarlığa dayandırmaktadır. Zerzan’a göre, evcilleştirme, tarım ve uygarlık öncesi yaşam, aslında doğayla özdeşleşmenin duygusal bilgeliğin, cinsel eşitliğin ve sağlığın hüküm sürdüğü bir yaşamdı; rahipler, krallar ve patronlar tarafından köleleştirilmeden önce, neredeyse iki buçuk milyon yıl süren bütünlüklü ve özgür bir yaşam. Ne var ki, Üst Paleolitik çağda, yani günümüzden yalnızca on bin yıl önce, adeta ani bir patlamayla başlayan uygarlık, bu özgür yaşamı yok ederek, önce doğanın, ardından da bizzat insanın tahakküm altına alınmasına yol açmıştır. Zerzan uygarlığı bir felaket olarak değerlendirmektedir. Bugüne kadar ‘uygarlaşan insanlığın evrensel değerleri’ olarak görülen evcilleştirme, tarım, işbölümü, sanat, zaman bilinci, dil, yazı, sayı sistemi ve bir bütün olarak sembolik kültür, Zerzan’a göre, esiri olduğumuz çağdaş tahakkümün temel bileşenleridir. Bu yüzden, uygarlık kökten reddedilmediği sürece özgürleşmek mümkün değildir.

Uygarlığa sahip olup, hiyerarşiye, köleliğe ve baskıya sahip olmamanın yolu yoktur. Hatta şimdi sahip olduğumuz uygarlıktan daha küçük ölçekli eski uygarlıklar hiyerarşi ve kölelik üzerine kurulmuşlardı. Eğer zorlanmasalardı, insanların piramitler veya Newgrange gibi projelerde tüm gün köle gibi çalışacaklarını düşünür müsün?

Ve uygarlığın var olduğu tüm yerler egemenlik altına alındı ve kısa süre içinde tüketildi. Bu yerlerin yok edildiğini fark ederek, Plato Yunanistan’daki tüm ağaçların kesilmesine karşı önceden haber verdi, İncil şimdi çöl olan yerlerde ormanlardan bahseder, büyük Lübnan Selvisi yok edildi, İspanyadaki Romalıların iri sulama projeleri çölleşmelere yol açtı, Kuzey Afrika Mısırlılar tarafından yok edildi, Meksika’daki uygarlıklar Meksika çöllerine sebebiyet verdiler, ormanlar yok edildikten sonra Avrupa’daki çok sayıdaki kıtlıklar, Afikanın çoğunun büyük bir kısmı peşin para ile satın alınan mahsullerce bu yüzyıl yok edildi – yıkımın katoloğu devam eder ve devam ediyor. İnsanın toplayıcılık ve avcılığın sürdürülebilir yollarını bırakıp onun yerine tarıma dönmesiyle her saniye devam etmektedir.

Doğal olarak yıkıcı olan herhangi bir şeyi ıslah etmenin tamamıyla hiçbir anlamı yoktur. Yok etmek ve genişlemek uygarlığın doğasıdır. Yaşama hiçbir saygı yoktur, öyleyse düşünce olmadan hepsini çabucak yer. İnsafsızca, mesuliyetini düşünmeden hareket eder.

Bir bağımlı gibi, düşkünlüğünü tatmin etmek için her şeyi yapacak. Bu kölemsi alışkanlığı tepmekten daha azı yapacaktır. Hayatta kalmamız ona bağlı.

Feral Faun bunu şu şekilde ifade ediyor:

“Daha genel bir biçimde, bizler ne istediğimizi biliyoruz. Bizler vahşilerin dünyasında, özgür, vahşi bir varlık olarak yaşamak istiyoruz. Kuralları takip etmek zorunda olmanın, hayatta kalmak için yaşamlarımızı satmak zorunda olmanın, gasp edilmiş arzularımızın malları bize satmak için soyutlamalara ve imajlara dönüşmesini görmenin utancı bizi öfkeyle dolduruyor. Bu sefalete daha ne kadar katlanacağız? Bizler bu dünyayı, arzularımızın arada sırada değil normal olarak doğrudan doğruya gerçekleştirildiği bir yere çevirmek istiyoruz. Yaşamlarımızı yeniden erotize etmek istiyoruz. Bizler kaynakları ölü olan bir dünyada değil, özgür vahşi aşıkların canlı bir dünyasında yaşamak istiyoruz. Bizlerin, bu hayallerin bugün kendimizi izole etmeden yaşanabildiği bir boyutu keşfetmeye ihtiyacımız var. Bu bize evcilleşmeyle daha şiddetli bir şekilde savaşmamızı sağlayacak ve böylelikle vahşi bir şekilde yaşayabileceğimiz bir boyuta genişleyeceğimiz bir anlayışla yaşamlarımız üzerindeki uygarlığın tahakkümünün daha anlaşılabilir bir kavrayışını sağlayacaktır.

Şimdi olabildiğince vahşi bir biçimde yaşamaya girişmek ayrıca bizim sosyal koşullandırmalarımızı kırmamızı sağlayacaktır. Bu, uygarlığı, altını kazıyarak ve yeni yaşama biçimleri yaratarak ve onları birbirimizle paylaşarak uysallaştıracak olanları amaçlayacak olan bizdeki vahşi bir eşek şakacılığının kıvılcımını çakacaktır. Bu keşifler uygarlığın tahakkümünün sınırlarını teşhir edecektir ve onun özgürlüğe özsel karşıtlığını gösterecektir. Daha önce hiç hayal edemediğimiz olasılıkları keşfedeceğiz….vahşi özgürlüğün geniş enginliği. Sabotajdan dizilen projeler ve egemen toplumumuzun altını kazıyan veya onu teşhir eden eşek şakaları, vahşiliğin genişlemesine, festivallere ve sefahatlere ve genel özgür paylaşımlara insanı şaşırtan olasılıklara işaret edebilir.”

Ekolojik krize çözüm olarak anarşist fikirlerin öne sürülmesi, bugünkü anarşizm biçimleri içinde yaygın olan bir eğilimdir. Bu eğilim, anarşist toplumun, hem el ve zihin emeğini, hem de endüstri ile tarımın merkezden dağıtılacağı ve birbirine eklemleneceği bir toplulukların konfederasyonuna dayanacağını söyleyen Kropotkin’e kadar. Ekonominin “küçük güzeldir” fikri alınıp yeşil hareket haline gelmeden 70 yıl kadar önce öne sürülmüştü. Bunun yanı sıra, Kropotkin Mutual Aid’de türlerin kendi içinde ve kendi aralarında ve aynı zamanda çevreleri ile işbirliğinin onlara rekabetten daha çok fayda sağlayacağını ortaya koymuştur. Kropotkin ile beraber, William Morris ve Reclus kardeşlerin (Kropotkin gibi her ikisi de dünyaca tanınmış coğrafyacılardı) çalışmaları, ekolojik konularda anarşistlerin güncel ilgisinin temellerini şekillendirmiştir.

Her ne kadar, klasik anarşizmin içinde ekolojik doğa temalarının kullanılması varsa da, ekolojik düşünce ile anarşizm arasındaki benzerliklerin öne çıkarılması ancak son zamanlarda olmuştur. Morray Bookcin’in fikirleri ve çalışmalarının ekolojiyi ve ekolojik konuları, anarşizmin ve anarşist ideallerin ve yeşil hareketin pek çok yönünün analizinin kalbine yerleştirildiğini söylemek mübalağa olmayacaktır.

Sunflower-and-Dog-Worship

Yeşil anarşizmin çeşitlerini tartışmadan önce nelerin anarşizm ile ekoloji arasında ortak noktalar olduğundan bahsetmek faydalı olacaktır. Murray Bookchin’den alıntı yapacak olursak,

“hem ekolojistler hem de anarşistler kendiliğindenlik’e (ing. spontaneity) vurgu yaparlar” ve “hem ekolojisler hem de anarşistler için, devamlı-olan büyüme artan farklılaşma ile olmaktadır. Genişleyen bir bütün onun parçalarının farklılaşması ve zenginleşmesi ile meydana getirilir”. Bunun da ötesinde,”aynen ekolojistlerin eko-sistemin alanını genişletmeyi ve türler arasında özgür karşılıklı etkileşimini yaygınlaştırmayı amaçlamaları gibi, anarşistler de toplumsal deneyin alanını genişletmeyi ve onun gelişmesindeki tüm engelleri yok etmeyi amaçlarlar” [Post-Scarcity Anarchism, s.78].

Böylece anarşistlerin özgür gelişme, merkezileşmeden dağıtım, çok çeşitlilik ve kendiliğindenlik konularındaki ilgileri, ekolojik fikir ve ilgilere de yansımıştır. Hiyerarşi, merkezileşme, devlet ve refahın (belli ellerde) yoğunlaşması çok çeşitlilik ve bireylerin özgür gelişmesi ve onların toplumlarının oluşmasını doğal olarak engelleyecektir; böylece toplumsal eko-sistemi ve aynı zamanda da onun bir kısmı olan varolan eko-sistem insan toplumlarını zayıflatacaktır. Bookchin’in belirttiği gibi, “ekolojinin yeniden yapılandırmaya yönelik mesajı… [şudur] çeşitliliği korumamız ve teşvik etmemiz”, ama modern kapitalist toplumun içinde “[t]üm kendiliğinden, yaratıcı ve bireyselleşen şeyler standartlaştırılmış, düzenlenmiş ve kitleselleştirilmiş ile çevrelenmiştir” [Op. Cit., s. 76, p. 65]. Pek çok açıdan, anarşizmin bireylere ve topluluklara güç vererek, ve de politik, toplumsal ve ekonomik gücü merkezden dağıtarak hem bireyin ve toplumsal hayatın özgürce gelişmesini, hem de böylece doğasının artan şekilde farklılaşmasını garanti altına almayı amaçlaması, ekolojik fikirlerin topluma uygulanması olarak düşünülebilir.

artalchemyastrologer-b

Eko-anarşizmin iki akımı, anarşizm içinde iki çekim noktasına sahiptir; Toplumsal Ekoloji ve “ilkelci” anarşistler. Buna ek olarak, ne kadar da sayıca çok olmasa da, bazı anarşistler Derin Ekoloji’den etkilenmişlerdir. Şüphesiz Toplumsal Ekoloji en etkili olan akımdır. Toplumsal Ekoloji, 1950′lerden beri ekolojik konularda, ve 1960′lardan beri de bu konuları devrimci toplumsal anarşizm ile biraraya getirme çabası içinde eserler veren Murray Bookchin ile birlikte ifade edilir.

Toplumsal Ekoloji ekolojik krizin kökenlerini, insanlar arasındaki tahakküm ilişkileri ile sıkı bir şekilde örtüştüğünü belirtir. Doğaya tahakküm böylelikle toplum içindeki tahakkümün bir ürünü olarak görülür, ama bu hükmetme kriz haline ancak kapitalizm altında varır. Murray Bookchin’in sözleriyle:

“İnsanın doğaya hükmetmesi gerektiği kavramı doğrudan doğruya insanın insana hükmetmesi olgusundan kaynaklanır… Ama organik topluluk ilişkileri… ancak piyasa ilişkilerine yol açacak şekilde çözüldüğünde, gezegenin kendisi bir sömürü kaynağına indirgendi. Bu yüzyıllarca süren eğilim en yoğun gelişmesini modern kapitalizmle beraber gösterdi. İçsel olarak sahip olduğu rekabetçi doğası nedeni ile, burjuva toplum insanoğlunu birbirine düşürmekle kalmadı, aynı zamanda da insanlık kitlelerini doğa dünya ile birbirine düşürdü. Nasıl ki insanlar mallara dönüştürüldüyse, benzer şekilde doğanın her bir öğesi de bir mala, üretimde kullanılacak ve pazarlanabilecek bir kaynağa umarsızca dönüştürüldü.” [a.y., s. 63]. “İnsanlığın maneviyatının piyasa alanınca yağmalanması ile yerkürenin sermaye tarafından yağmalanması bir birine paraleldir.” [a.y., s.65].

Bu nedenle toplumsal ekolojistler, ekolojik sorunların ana nedeni olarak uygarlaşmaya değil ama hiyerarşiye ve kapitalizme saldırmayı temel unsur olarak nitelendirirler. Bu ise onların modern yaşamın tüm yönlerini çok daha eleştirel bir yaklaşımla ele alan “İlkelci” anarşistlerle teknoloji ve büyük ölçekli organizasyonların tüm biçimlerini reddedecek şekilde “uygarlığın sona erdirilmesi” gibi oldukça ileri uçlara gidenleri de içeren temel farklılaşma alanıdır.

En aşırı durumda, “İlkelci” anarşistler, doğası gereği hiyerarşik olduklarını söyledikleri teknolojiye karşı çıkarak, insan toplumunun “Avcı-Toplayıcı” biçimine geri dönmesinin taraftarlığını yaparlar.

Ama aslında pek az anarşist bu kadar aşırıya kaçar. Gerçekten de, pek çok anarşist, toplumsal altyapının çöktüğü durumda geri dönülen “Avcı-Toplayıcı” toplumun hemen hemen tüm ülkelerde kitlesel bir kıtlığa yol açacağını belirterek, “İlkelcilik”in aslında anarşizm bile olamayacağını belirtir. İnsanların büyük kısmı için “İlkelci” fikirlerin içsel olarak çekici olmaması nedeni ile bu hiç bir zaman liberter araçlarla (yani bireylerin kendi davranışları ile yarattıkları bireylerin özgür tercihi ile), ve bu nedenle de bu durumu çok az kişinin gönüllü olarak kabulleneceği düşünülürse, anarşist olarak da nitelendirilemez. Bu ise “Yeşil Anarşistler”in bir tür eko-öncülük biçimi, Rousseau’nun ifadesini kullanırsak, “insanları özgür olmaya zorlamak”, geliştirmesine yol açmaktadır (terörist saldırıları kutlayan 1998′de basılan makaleden görüleceği üzere). Buna ek olarak, “zamanı geriye döndürmek” şeklinde ifade edilebilecek bu görüş önemli açmazları içinde barındırmaktadır; her ne kadar toplumlar genel olarak anarşist olsalar da, bu “ilkelci anarşizm”in cevap olamayacağını gösteren şekilde bu toplumlar istisnasız olarak devletçi, mülkiyet temelli toplumlara evrilmişlerdir.

Ama, eko-anarşistlerin çok az bir kısmı bu aşırı durumun taraftarıdır. “İlkelci” anarşistlerin büyük bir kısmı, teknoloji-karşıtı ve uygarlık-karşıtı olmaktan ziyade, (David Watson’un ifadesi ile) “ilkel yaşam tarzlarının kabul edilmesi” ve teknoloji, akılcılık ve ilerleme gibi konulara Toplumsal Ekoloji bakışından daha eleştirel bir yaklaşımın izlenmesi gerektiği konularında farklılaşmaktadırlar. Bu eko-anarşistler “doğrusal bir şekilde ilk köklerimize dönebileceğimizi öne süren dogmatik ilkelciliği” de, “ilerleme” fikrini de; ve de “hem Aydınlanmanın hem de Aydınlanma-Karşıtlığının yüceltilmesi” fikrini ve geleneklerini reddederler. Bu tip eko-anarşistler için, İlkelcilik “devletin yükselmesinden önceki yaşamın bir görüntüsünü yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda uygarlaşma ile oluşan hayatın gerçek koşullarına karşı geçerli bir cevaptır da”, bu nedenle saygı gösterilmeli ve “eski ve yeni taş devri gerçek geleneklerinden” dersler çıkarılmalıdır. Bu bağlamda,

“her ne kadar laik düşünme ve hayata bakış biçimlerini bir kenara bırakamasak da, ve bırakmamamız gerekse de … hayat deneyimini, ve nihayetinde asli ve kaçınılmaz olan neden yaşadığımız, nasıl yaşadığımız sorularını da laik terimlere indirgeyemeyiz… Bunun da ötesinde, tinsel (ruhani) olanla laik olan arasındaki sınır pek de belirgin değildir. Tarihimizin yalnızca “el ideal” için ölen ateist İspanyol devrimcilerini onurlandırmasını değil; aynı zamanda dinsel pasifistleri, düşünce tutsaklarını, Lakota hayalet dansçılarını, taoist çilecileri ve süfi mistisizmcileri de onurlandırmasını teşvik edici sebeplerin kabullenmesi diyalektik anlayışına sahip olmalıyız” [David Watson, Beyond Bookchin: Preface for a future social ecology, s. 240, s. 103, s. 240, s. 66-67].

“İlkelci” anarşistler, toplumsal ekolojistlerin insanlığı ve yerküreyi özgürleştirmek için temel gördükleri uygun teknoloji kullanımı çağrısını da içermek üzere, teknolojinin tüm yönlerine daha eleştirel yaklaşırlar. Watson’un belirttiği gibi:

“Teknolojik toplumdan bahsetmek aslında, kapitalizm içinde oluşturulmuş tekniklerden, dolayısıyla da sermayenin yeni biçimlerini oluşturacak tekniklerden bahsetmek demektir. Bu teknolojiyi belirleyen toplumsal ilişkilerin kendine özgü (belli) bir alanı olması kavramı sadece tarihsel olmayan ve diyalektik olmayan bir şey değildir, aynı zamanda basitleştirilmiş alt-üst yapı şeması çeşidini de yansıtır.” [a.y., s. 124].

Böylece, teknolojiyi kimin kullandığı, onun etkilerini belirleyen şey değildir, aksine teknolojinin etkisi büyük ölçüde onu meydana getiren toplum tarafından belirlenir. Diğer bir ifade ile, toplumda hangi teknolojinin kullanacağını seçenlerin genel olarak gücü elinde bulunduranlar olması nedeni ile, seçilen teknoloji hiyerarşik gücü tekrar oluşturma eğilimine sahiptir. Bu nedenle, teknolojilerin kimler tarafından kullandığından bağımsız olarak bazı etkilerinin olduğu dikkate alınırsa, uygun teknolojinin kullanımı konusu bile, sadece eldeki mevcut teknolojiler arasında seçim yapmaktan daha öte bir şeydir. Bu da, bireysel özgürlüğün, yetkilendirmenin ve mutluluğun azamileştirilmesi söz konusu olduğunda; teknolojinin tüm yönlerinin değerlendirilmesi ve gerekirse düzenlenmesi ve hatta reddedilmesi sorusudur. Toplumsal Ekolojistlerin pek azı buna karşı çıkacaklardır, farklılıklar genelde derin bir siyasi noktadan ziyade yapılan vurgu sorusudur.

İlkelci” anarşizm hakkında daha çok bilgi için John Zerzan’ın Future Primitive ve Elements of Refusal, ve David Watson’un Beyond Bokkchin ve Against the Mega-Mashine adlı eserlerine bakılabilir.

Tüm bu sözlerden sonra sizi Richard Heinberg’in Uygarlığın Primitivist Eleştirisi adlı yazısıyla başbabaşa bırakalım.

Uygarlığın Primitivist Eleştirisi
Richard Heinberg
Çeviri: Betül Belma

Bu yazı 15 Haziran 1995’ de Wright State Üniversitesi’nde (Dayton, Ohio) Uluslararası Medeniyetlerin Karşılaştırmalı Çalışması Derneği’ nin 24. yıllık toplantısında sunulmuştur.

I. Önsöz

“Uygarlık Bir Hata mıydı?” sorusu üzerinde tartışmaya başlamak üzere seçilmiş olarak -şeytanın avukatı yada kurbanlık koyun, emin değilim- bazı ön düşünceler sunmak istiyorum.

Uygar olmayan herhangi bir kişinin bakış açısından bu düşünce ironiye boğulmuş olarak görünecektir. Gezegendeki en uygar insanların bazıları, bizler, burada, hayal edilebilecek en medeni bir şekilde uygarlığın kendisinin bir hata olabilirliğini tartışmaktayız. Medeni dostlarımızın pek çoğu büyük olasılıkla tartışmamızı ironik olmaya ek olarak rahatsız edici ve anlamsız bulacaktır: sonuçta arabalarla, elektrikle ve televizyonla büyüyen bir insan evi olmadan ve yanlızca yabani gıdalarla hayatta kalma fikrinden hoşlanabilir mi?

Ancak, söylediklerimizden bazılarının ironik, anlamsız ve rahatsız edici olma olasılıklarına rağmen, buradayız. Neden? Yanlızca kendim için konuşabilirim. Kendi fikirsel gelişimimde uygarlık eleştirisinin iki nedenden ötürü neredeyse kaçınılmaz olduğunu buldum.

İlkinin modern dünyanın belirli rahatsız edici eğilimleri ile ilgisi vardır. Bizler, öyle görünüyor ki, gezegeni öldürmekteyiz. Revizyonist “bilge kullanım” savunucuları bize endişelenecek bir şey olmadığını, çevresel tehlikenin çılgınca abartıldığını söylemekteler. Bu benim için hüsnü kuruntunun en bariz şekli olmaktadır. Çoğu tahminlere göre, okyanuslar ölmekte, insan nüfusu uzun vadeli arazi taşıma kapasitesinin çok ötesinde artmakta, ozon tabakası yok olmakta, küresel iklim kaygıverici istikrarsızlık işaretleri göstermektedir. Ciddi adımlar atılmadığı sürece, önümüzdeki elli yıl içinde dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu muhtemelen öyle koşullarda yaşayacak ki hemen her kendi halindeki ilkel kabilenin yaşam tarzı onunla kıyas edildiğinde cennet kalacaktır.

Richard Heinberg

Şimdi, uygarlığın bir başına hatalı olmadığı, karşılaştığımız problemlerin eşsiz ekonomik ve tarihsel koşullarla ilgisi olduğu öne sürülebilir. Ancak en azından modern sanayi sistemimizin kökleri oldukça geriye giden eğilimler gösterme olasılığını dikkate almamız gerekir. Bu, en azından Roma, Mezopotamya, Çin ve diğer ön uygarlıklar sonrasında geriye kalan ekolojik yıkıntıların son değerlendirmelerini gerektirir. Bizler, belki de onların hatalarını devasa ölçekte tekrar mı etmekteyiz?

Uygarlığı eleştirmeye ilişkin ilk nedenim onun çevreye olan etkileri ile ilgili ise, diğeri insan üzerine olan etkileri ile ilgilidir. Uygar insanlar olarak bizler evcilizdir de. Nasıl inek ve koyunlar ayılar ve kartallar için varsa biz de ilkel halklar için varız. California’da yaşadığım kiralık mülkte ev sahibim iki evcil beyaz kaz besliyor. Bu ördekler uçmamaları için kanatları çok küçük üretilmişlerdir. Bu onların bakıcıları için bir kolaylık, ancak yabani kazlarla karşılaştırıldığında bunlar zavallı yaratıklardır.

Pek çok ilkel halk bizi teknolojimiz ve sayımız nedeniyle güçlü ve tehlikeli ancak zavallı yaratıklar olarak görme eğilimindedir. Onlar açısından uygarlık bir çeşit sosyal hastalıktır. Sanki güçlü bir uyuşturucunun bağımlısı gibi görünmekteyiz: para, fabrikasyon mallar, petrol, elektrik.. formlarındaki bir uyuşturucu. O olmaksızın çok çaresiziz ve onun kaynağına yapılmış herhangi bir saldırıyı kendi varlığımıza yapılmış bir saldırı gibi görme noktasına geldik. Bu yüzden -daha fazlasına olan arzu ve sahip olduklarımızın elimizden alınacağı korkusu tarafından- kolayca manipule edilmekteyiz, ve güçlü ticari ve politik menfaatler kendi kar ve kontol amaçlarına ulaşmak için arzu ve korkularımızı yönetmeyi öğrendiler. Eğer uyuşturucumuzun üretimi için kölelik, hırsızlık, cinayet ya da ekolojik eşdeğerlerin gerekliliği söylenirse bu dayanılmaz durumla yüzleşmemek için haberi görmezden gelmeye çalışırız.

Mevcut uygarlık açıkca ekolojik olarak bu haliyle sürdürülemez olduğu için bizden sonra gelecek kuşaklar bilinçli bir seçim yada varsayım tarafından belirledikleri yeni yaşama biçimleriyle çok farklı bir kaç on yıl yaşayacaklardır. Eğer insanoğlu tasarlayarak yolunu belirleyecekse, bu tasarıların, tıpkı burada olduğu gibi, uygarlığın kendisine bir eleştiri içermesi gerektiğine inanmaktayız. “Geçmişte kötü ya da düşüncesizce yapılanları nasıl daha iyi bir hale getirebiliriz?” sorusu bir eleştiri içermektedir. Aşağıda sunduğum öneriler böylesi bir yapıcı ruhtadır.

II. Uygarlık ve Primitivizm

Primitivizm Nedir?

primpicTüm dünya dinlerinin özünde olan, insanın düşünce tarihinin en güçlü temalarından biri olan, primitivizmin ilk ve en karakteristik ifadesi olan, kaybolmuş bir Altın Çağ’ ın özgürlük ve masumiyeti imajı, kökene dönüş gerekliliğine olan sürekli inançtır.

Felsefi bir fikir olarak, primitivizmin savunucaları Lao Tse, Rousseau, Thoreau, ön Sokratikler’ in pek çoğu, ortaçağ Yahudi ve Hristiyan teologlar, 19. ve 20. yy.’ ın anarşist sosyal kuramcıları, (farklı temeller ve farklı yöntemlerle) doğaya yakın basit bir hayatın üstünlüğünü savunmuşlardır.

Son zamanlarda, pek çok antropoloğun, yaşama biçimlerinin maddi ve manevi avantajlarına duydukları hayranlığı ifade ettikleri dünyanın en ilkel toplulukları– hayatta kalan toplayıcı- avcı halklar– şu an dünya nüfusunun yüzde birinden azını oluşturmaktadır.

Bu arada, uygarlık, aşırı nüfus ve gezegenin ekolojik bütünlüğünün yokoluşuyla yoğunlaşan bir krize yaklaşırken, Şamanizme, kabile geleneklerine, herbalizme, kökten çevreciliğe ve doğal yiyeceklere olan artan ilgi yoluyla, primitivizmde populer bir canlanma olmuştur.Yaygın bir şekilde, uygarlığın hayatta kalabilmek ve doğaya egemen olmak konusunda çok ileri gittiği ya da en azından, memnuniyet içinde yaşayabilmek için ilk atalarımızın kendiliğindenliğini ve doğallığını yeniden kazanmak zorunda olduğumuz konusunda bir duyarlılık gelişmeye başlamıştır.

Uygarlık Nedir?

Uygarlık sözcüğünün pekçok olası tanımı vardır. Civis yani “kasaba” ya da “kent” den türemiştir- bu asgari tanım kelimeyi “kentsel kültür” olarak düşündürmektedir. Uygarlık ayrıca yazılı ifade, tarım, organize savaş, nüfus büyümesi, iş bölümü, sosyal tabakalaşma gibi görünmektedir.

En son bulgular bu özelliklerin her zaman bir arada mı gittiği fikrini sorgulamaktadır. Örneğin, Elizabeth Stone ve Paul Zimansky’ nin Mezopotamya şehri Maskan-shapir’ deki güç ilişkilerine ilişkin değerlendirmeleri (Scientific American’ da Nisan 1995’ te yayınlanmış) kentsel kültürün sınıf ayrımını gerektirmediğini düşündürmektedir. Bulguları gösteriyor ki uygarlığın erken aşamalarında bunlar sınırlanmamıştır. Yine de Yakın- Doğu, Uzak Doğu, Merkez Amerika’ daki uygarlık tarihinin çoğu bölümü aynı zamanda krallık, kölelik, fetih, tarım, aşırı nüfus ve çevresel yıkım tarihidir. Ve bu özellikler uygarlığın en üst aşamalarında devam etmektedir- sanayi devleti ve küresel pazar- artık devletin kendisi kralın yerini almıştır, kölelik ücretli emek olmuş, fiili sömürgecilik çok uluslu şirketler aracılığıyla yönetilir hale gelmiştir. Bu arada (tarımla başlayan) üretim mekanizması insan yaratıcılığını neredeyse her caddesinde sollamış, nüfus hızla artmış ve organize savaşlarda benzeri görülmemiş düzeylerde kan dökülmüştür.

Belki de , eğer ilk şehirlerde bu istenmeyen durumların bazıları olmasaydı, eleştirimi “uygarlık” gibi daha geniş bir hedef yerine “Kültür İmparatorluğu” üzerine odaklardım. Ancak, hala Neolitik dönemin ilk kent merkezlerine ilişkin bilgilerimizin azlığıyla henüz iki terim arasındaki açık ayırımı ortaya koymak zordur.

Sunan:

Uzelgi.com

Kaynak ve Bilgiler»

2 kişi bu yazıyı beğendi.

İlişkili Yazılar

  • Uygarlığa Karşı Primitivizm
    İnsan doğası uysaldır, sosyal ve doğal çevreye göre nitelikleri biraz değişir. Dahası, insanoğlu kapalı bir sistem değildir. Bizler bütününde iyi olan, ancak olağanüstü felaketlere tabi olan bir doğ...
  • Uygarlığa Karşı Primitivist Önermeler
    Derrick Jensen, Endgame adlı kitabında uygarlığın neden sürdürülemez olduğunu ele alırken; uygarlığa ve çöküşe ilişkin taktik ve stratejileri tartışıyor ve kitabın başında bize önermeler sunuyor: ...

  1. Uygarlık işgal kültürü değildir,  insanın bilgi eksikliğinin kültürüyle tanımlaman bir terim, … İlkel atalarımız gibi yaşayamayız. Doğayı anlayarak yaşamak, onun ötesini kavramak,  oraya ulaşmak, bilginin peşinde koşmak gerekir. Bilim kendini daimi sürdürmelidir. Şu an uygarlık tanımı yapılan insan topluluklarının sistemleriyle de yaşayamayız. Bize göre uygarlık, Fresco‘nunda bahsettiği gibi daha kapı eşiğine gölgesini yansıtmadı. Uygar insan tanımı gereği, bilge, düşünsel,  sanatsal, bilimsel ve sevi durumları yüksek mertebede biridir. Süre-giden evrim boyunca, insanın kendi neslini sürdürmesi için gerekli akış sağlanıyor fakat üst-insan modelini sağlama almalı, gerekirse Tanrı rolünü benimsemeliyiz… Bilgi yetkin bir aktarımdır, bilgi yetkin bir anlama ve izah durumu sağlar… İlkel vahşi topluluklar gibi yaşayıp tüm bilimsel içerikten ve bilginin düşünsel bazlı imajından yoksun bir topluluk düşünmek geri bir düşünsel biçimdir. Dünyamız bizimdir, esas gayemizdir, yaşamımıza birincil nedendir. Ama onu anlamamamız gerekir. Ötesini de…

    Şu an varolan sistemin işgal ve sömürü üzerine kurulduğu aşikardır. Bizim amacımız, primitivist düşün ile uçlara ve geriye gitmeden, daima ilerleme sağlamalı… Bilginin, bilimin, bilme ediminin, anlama durumunun dürtüsüyle sürekli ilerleme… Ama sevgiyle yapmalı, şefkatle, bilge insandan beklendiği gibi, uygar insandan beklendiği gibi… “Önce zarar vermeyeceksin!” temasını unutmadan… Yaşam alanımızı bozmadan… Bunu uygar insan yapacaktır… Vahşilik ve ilkellik sonlandırılacaktır.

  2. PaganDruid diyor ki:

    Sayın Onur Gece
    Öncelikle söylemem gerekir ki biraz hayalperestsiniz.Uygarlık devam ettiği sürece doğayla barışık yaşayamayız.Uygarlık doğanın yağmalanmasını gerektirir.Teknoloji yeni şeyler üretmek ya da üretilmiş aletlerin çalışması için doğayı yağmalar.Uygarlık bu hızda devam ederse bilimin kendisi doğayı yok edecek.Halbuki bizim ne bilime ne de teknolojiye ihtiyacımız var.Aslında doğa ana bize ihtiyacımız olan her şeyi verir.Biraz araştırma yaparsanız medeniyet öncesi kabile toplumlarının ne kadar sağlıklı ve dayanıklı olduklarını öğrenebilirsiniz.Ayrıca bu kabile toplumlarında kadın erkek eşitliği vardı ve genelde seçilmiş bir şef önderliğinde demokratik bir şekilde yaşarlardı.Bu kabileler binlerce yıl doğaya büyük saygı göstermiştir.İnandıkları dinler bile doğayla iç içedir(Örneğin Druidizm ve Animizm).Bu insanlara göre onur,cesaret,misafirperverlik,özgürlük ve doğruluk gibi günümüzün kapitalist dünyasında hiçe sayılan değerler çok önemliydi.Onlar günümüzde sadece sömürülecek kaynaklar olarak bakılan hayvanlar ve bitkilere büyük saygı duyar ve asla doğal kaynakları yağmalamazlardı.Ayrıca beslenmelerinin büyük bölümünü yüzlerce çeşit bitkiler oluştururdu.Bu yüzden böyle toplumlar çoğu hastalığa karşı bağışıklıdırlar.Zaten onlarda ne sıkışık şehir yaşantısının neden olduğu veba ne de radyasyon ve kimyasalların neden olduğu kanser vardı.Başka nedenlerden ölenler çoktu fakat bu doğanın dengesi için gereklidir.Çoğalan nüfus insanların doğayı yok etmesine neden olur günümüzdeki gibi.Unutmayalım ki doğal kaynaklar sınırsız değil ve dünyamız tehlike sinyalleri veriyor.Şimdi bir seçim yapmak zorundayız; ya şerefli,özgür,sağlıklı ve doğayla bütünleşik bir yaşama karar vereceğiz ya da insanların fakirleşmesini,doğal kaynakların tükenişini ve evimiz dünyanın yok oluşunu izlemek zorunda kalacağız.

  3. Bu anlattıklarınız gayet güzel. Ama; …

    Bilginin olmadığı, bilme ediminin kendini aşmadığı, bilimin gelişmediği bir doğa tarifi yapıyorsunuz; Doğa karşısında suskun kalmak, onu incelememek demek bu. Bir bebek nasıl annesini inceliyorsa, insan da doğayı o şekilde inceler, bu şekilde bilimin şefkatle ilerleyebilmesi de sağlanabilir.  Uygar toplumlar diye belirtilen 21. yy insan topluluklarının aslında uygar (veya belirgin biçimde diğer bir) tanımının içinde olmadıklarını biliyoruz, buna uygar bir şey demeyiz, başka bir şey deriz… Gerekli bir eylem olmadığı halde, doğanın  kutsallaştırılması sağlanmıyor, doğa üstü şeyler kutsanıyor.  Doğanın yaşam kaynağı, bilgi kaynağı olduğunu ve diğer ekseri şeylerle, doğanın bu kapsam gücünün görüldüğü yerde zaten sevgi ve şefkatle, bir ana kucağındaymış gibi davranacaktır insan.

    Eşitsizlik, tahribat vesaire, doğanın ve doğadışının eşleştirilme usulunun yanlış yapılmasından kaynaklanıyor… Yani bilgi edinimin kendisinin eksikliği ile beraber ortaya çıkan dezenformasyonundan kaynaklanıyor…

    Bilgi güçtür, insanlığın ortak gücü. Gerçek de özgür düşünceyi ve sevgiyi doğuracaktır.

  4. mem diyor ki:

    kültür, insan topluluklarının yaşam biçimleri ile ortaya çıkan ve  nesilden nesile biriken değerler (düşünceler, duygular, irfan, teknikler, bilgelikler vs) ise, uygarlık ta bu değerlerin kavimleri ve zamanları aşıp insan türüne malolması, birikimi ve nesilden nesile tekamül etmesidir. uygarlığı teknolojik bişey olarak ele almak  batının takılıp kaldığı rasyonel aklın (ölçülere bağlı akıl) sonucudur.  aklın rasyonel kısmına saplanıp kalmış olan batı, bu durumda teknolojik olmayan yerde uygarlık göremez ve ilkel olarak görür. dolayısıyla rasyonel ”uygarlığının” yıkıcılığına muhalefet ederken de ilkelliğe (ilksel olana değil) dönmeyi tek çare olarak görebilir.  rasyonel akıl teknikler geliştirmeye elverişlidir ama o teknikleri, uygar-medeni yani irfanlı yani tüm canlı ve cansız doğa ile ilişkilerimizde şefkatli bir hakkaniyet geliştirecek ve gözetecek şekilde kullanmamızı sağlayacak bir akıl türü değildir. dolayısıyla tek başına yıkıma yol verir.  irfan, şefkat ve uygarlık üretecek olan akıl biçimleri ise reason (sebebe bağlı akıl) ve entelektus (ereğe bağlı akıl) biçimleridir. bizler yaradılış veya türeyiş (herkes gönlü nasıl hoş oluyorsa öyle düşünüp inanabilir veya iman edebilir) sonucu akıl ve zeka taşıyan varlıklarız. bu elimiz gözümüz kadar varlığımızın özelliğidir. dolayısıyla aklın bütünsel haline tekamül etmedikçe ister ilkel ister teknolojik olalım varoluşun bütününe zarar vereceğimiz açıktır.  irfana dayalı bir uygarlığın, rasyonel aklı ve onun üreteceği teknikleri de canlı cansız tüm varoluşa şefkatli bir yaklaşım için biçimlendireceği ve kullanacağı da açıktır. bir irfan uygarlığı yüksek bir teknolojiye sahip olabileceği gibi gündelik hayatta ilksel toplulukların görünümünde olabilir. teknolojiyi, yani nesneleri biçimlendirebilme bilgisi ve yetisini, hastalılık bir tüketim ve abuk bir fiziksel kolaylık için kullanmıycağı da açıktır. insanlık uygarlık yolunda henüz bebeklik çağında belki…

Leave a Reply

canada goose jacka canada goose jakke canada goose trillium canada goose canada goose parka canada goose jakker montebello canada goose canada goose trillium parka