Uygarlığa Karşı Primitivizm
İnsan doğası uysaldır, sosyal ve doğal çevreye göre nitelikleri biraz değişir. Dahası, insanoğlu kapalı bir sistem değildir. Bizler bütününde iyi olan, ancak olağanüstü felaketlere tabi olan bir doğal dünyada yaşamaktayız. Belki de uygarlığın ilk aşamalarında insanlığın geçirdiği travma Buzul Çağ sonrası eşlik eden ezici küresel tufanlara bir tepki idi. Krallık ve savaş hayatta kalma stratejileri olarak ortaya çıkmış olabilir. Sonra, uygarlığın kendisi, kendi psiko-sosyal temellerini korumak ve yeniden oluşturmak için her bir jenerasyonu yeniden travmatize eden bir mekanizmaya dönüşmüş olabilir.
Richard Heinberg
Çeviri: Betül Belma
III. Uygarlığa Karşı Primitivizm
Yabani Kişilik/Evcilleştirilmiş Kişilik
İnsanlar doğuştan itibaren kültürel çevreleri ve kendilerine en yakın etkileşimde bulunan insanlar tarafından şekillenir. Uygarlık bu birincil ilişkileri bebeği evcilleştirme gibi yollarla yönetir, yani onu doğadan bir adım uzaklaştırılmış bir sosyal yapı içindeki hayata alıştırır. Gerçek bir evcilleştirme süreci, psikolojinin nesne ilişkileri okulundan alınmış terimlerle şöyle açıklanabilir:
Bebek şimdiki zamanda annesine derinden bağlı olarak tamamen güven ve dürüstlük durumu yaşar. Ama büyüdükçe, öncelikleri ve sınırlarıyla annesinin ayrı bir varlık olduğunu keşfeder. Bebeğin birebir ilişkilerinde deneyimlediği spontan güven ihtiyaç ve arzu ile doludur. Bu, bebeğin bilincinde Kendi ve Öteki arasında bir boşluk yaratır ve bebek bu derinleşen çatlağı kimi geçiş nesneleri ile doldurmaya çalışır; başlangıçta oyuncak bir ayıyla, daha sonra ruhsal boşluğu doldurmaya yarayan bağımlılık ve inançlarla. Böylece güvenlik duygusu sağlar. Bu geçiş nesneleri, bireyleri kendi mülkiyet ve güç arayışlarına götüren güçlü insani ihtiyaçlardır ve teknolojiler, bürokrasiler gibi birey çabalarının havuzunu oluştururlar.

Bu süreç ilkel çocuk yapma durumlarında aynı şekilde oluşmamaktadır, burada çocukla hoşgörüyle ilgilenilmekte, çocuk ona bakan kişiyle sürekli bir temas halinde olmakta, daha sonra geçiş törenlerine tabi olmaktadır. İlkel kültürlerde geçiş nesnelerine duyulan ihtiyaç çok az gibi görünmektedir. Antropolojik ve psikolojik araştırmalar uygar insanların duygusal hastalıklarının kültürümüzün doğal çocuk bakımı yöntemlerimlerinden, ilk usullerden vazgeçmesinden ve bununla sistematik olarak yer değiştiren beşikten üniversiteye, yabancılaştırıcı pedagojik uygulamalardan kaynaklandığını öne sürmektedir.
Sağlık: Doğal mı Yapay mı?
Sağlık ve yaşam kalitesi açısından uygarlık hafifletilmiş bir felakettir. S. Boyd Eaton, M.D., ve diğerleri Paleolithic Prescription (Paleolitik Reçete, 1988)’ da, tarım öncesi insanlarının genellikler sağlıklı bir hayat sürdükleri, kanser, kalp hastalığı, felç, şeker hastalığı, amfizem, yüksek tansiyon ve siroz gibi sanayileşmiş ülkelerdeki ölümlerin yüzde yetmiş beşini oluşturan hastalıkların uygar yaşam tarzlarımızdan kaynaklandığını iddia etmektedirler. Diyet ve egzersiz açısından tarım öncesi yaşam tarzı, tarım insanlarının ve uygar insanların yaşamlarına açık bir üstünlük göstermektedir.

Uygar nüfusun pek de övülen artan uzun ömürlülüğü mucize ilaçların değil, aşırı kalabalık şehirlerdeki koşulların ıslahı gibi daha sağlıklı koşulların sonucu ve bebek ölümlerindeki azalma sonucudur. Birçok hayatın modern antibiyotikler tarafından korunduğu doğrudur, ancak antibiyotikler de mikropların dirençli türlerinin evriminden sorumlu görünmektedir, bu yüzden sağlık yetkilileri önümüzdeki yüzyılda görülmemiş salgın hastalıkların olmasından endişelenmektedir.
Bulguları en az 60,000 yıl öncesine dayanan herbalizm antik uygulamaları içgüdüsel bir şekilde bütün hayvanlar tarafından uygulanmaktadır. Modern ilacın temelini oluşturan bitkisel bilgi ve birçok yönden ondan hala üstündür. Daha güvenli ve etkili olduklarından değil, ancak üretimleri daha karlı olduğu için, sayısız durumda modern sentetik ilaçlar bitkilerin yerini almıştır.
“Doğal” tedavinin diğer şekilleri- masaj, “placebo etkisi”, meditasyon ve görselleştirme kullanımı- etkili olarak gösterilmektedir. Tıp doktoru olan Bernie Siegel ve Deepak Chopra mekanize tıbbı eleştirmekte ve geleceğin şifa mesleklerinin doğal ve davranış terapileri doğrultusunda olacağını söylemektedirler.
Maneviyat: Çiğ mi Pişmiş mi?
Maneviyat herkes için farklı bir anlam taşır: daha yüce bir güç ya da güçler önünde tevazu, acı çekenlere gösterilen şefkat, bir soy ya da geleneğe itaat, Doğa ya da Dünya ile bir sıkı bağlantı hissetmek, daha “yüksek” bilinç seviyelerine evrimleşmek, ya da tüm yaşam ya da Tanrı ile birliğin mistik deneyimi. Kutsalın tanımı ya da deneyiminin temel yollarından her biri bakımından, spontan maneviyat uygarlığın gelişimiyle birlikte sistematik bir düzene sokulmuş, dogmalaştırılmış, militarize edilmiştir. Dünya dinlerinin kurucularından bazıları (İsa, Lao Tze, Buda) sezgileri güçlü birer primitivist iken, onların takipçileri çoğunlukla hiyerarşilerin hakimiyetlerinin büyümesini teşvik etmişlerdir.
Ama görüntü her zaman o kadar basit değildir. Erken 20.yy. Almanya’ sının yeni-şaman, vejetaryan, herbalist hareketleri otorite yanlısı iki başı-Heinrich Himmler ve Adolph Hitler’i cezbederken tamamen uygar Roma Katolik Kilisesi Batı’ nın iki büyük primitivistini yetiştirmiştir: St. Francis ve St. Clair. St Francis ve St. Clair’in istemli yoksullukları ve hayvanları kutsal olarak ele alışları avcı-toplayıcı halkların dünya görüşlerini ve yaşam tarzlarını anımsatıyorken, Nazizm’ in militarizmi ve katı hükmedici yaklaşımları primitif yaşama tamamiyle yabancı idi. Eğer Nazizm atavistik ise, bu sadece son derece seçiçi olduğu içindir.
Bu tarihsel ironilere şöyle bir gözatmak, bizim gerçek primitivist maneviyatın esasları olan kendiliğindenlik, karşılıklı yardım, doğal çeşitliliğin teşviği, doğa sevgisi ve başkalarına şevkati ayırdetmemize yardımcı olacaktır.
Maneviyat hocalarının daima vurguladıkları gibi; ruh, maneviyat (yada farkındalık durumu) önemlidir, biçim ( isimler, ideolojiler, teknikler) değil. Teilhard de Chardin’ in ruhsal evrimcilik görüşü bakış açısından beri primitivist maneviyat başlangıçta evrim karşıtı yada gerici görünebilir, bahsettiğimiz esaslar zamansız ve trans-evrimseldir, onlar her aşamada, her zaman, tüm insanlar için mevcuttur. Uygarlığa kültürel evrim teorileri açısından bakmaktan vazgeçtiğimizde ve yanlızca sosyal organizasyonun birkaç mümkün biçimi olarak dinin primitivist ideallere sürekli olarak tutunduğunda neden özgürleştirici, aydınlatıcı ve güçlendirici olabileceğini ya da güç çıkarlarına hizmet için tercih edildiğinde baskıcı ve katılaştırıcı olabileceğini anlamaya başlarız.
Ekonomi: Parasız mı Satınalınabilir mi?
Bir kural olarak, ekonomi insanların maddi istek ve ihtiyaçlarını yerine getirme sürecinde toprak ile ve birbirleri ile nasıl ilişkili olduklarıyla ilgilidir. Primitif toplumların çoğunda, bu ilişkiler doğrudan ve açıktır. Arazi, barınak ve gıda ücretsizdir. Herşey paylaşılır, zengin yada fakir insan yoktur ve mutluluğun materyal sahibi olmakla alakası yoktur. Primitif, göreceli bolluk içinde yaşar (tüm ihtiyaç ve istekler kolaylıkla karşılanır) ve bol boş zamana sahiptir.
Buna karşılık, medeniyet iki destek üzerine oturur: teknolojik yenilikler ve pazar. “Teknoloji” burada pulluktan nükleer reaktöre kadar herşeyi içerir, doğadan daha verimli enerji ve kaynak ayıklamak anlamına gelir.
Ancak verimlilik zamanın maddi birşey olarak ele alınmasını gerektirir, bu nedenle uygarlık her zaman geçmiş ve gelecek ile meşgul olmayı getirir, sonuçta şimdiki zaman neredeyse görüntüden kaybolur. Verimliliğin diğer insani değerlerin üzerine çıkarılışının en güzel örneği, işçinin makinanın yanlızca bir uzantısı olduğu, saatlere ve ücretlere köle olduğu, otomatikleştirilmiş işyerleri olan fabrikalardır. Pazar, uygarlığın birbirine benzemeyen şeyleri takas ortamı aracılığıyla eşitlemesi anlamına gelir. Bizler herşeye para karşılığı değer vermeye alışarak büyüdüğümüz için, şeylerin tekliği duygusunu kaybetmek eğilimindeyizdir. Bir hayvanın, bir dağın, bir sekoya ağacının, ya da insan ömründe bir saatin değeri o zaman nedir? Pazar, kıtlık ve ihtiyaca dayalı sayısal cevaplar verir. Bizim inancımızda bu değerlerin bir anlamı yoktur; kutsallık ve duyarlılıktan yoksun, kalpsiz ve ruhsuz bir dünyada yaşamaktayız.
İnsana özgü ekonomik kafesi yok etmeye ilişkin fikirleri, sadece primitif yaşam stillerini inceleyerek değil, ekonomist E.F. Schumacher’ in önerilerini, teknolojinin ve paranın kenara atıldığı ütopik toplumların deneyimlerini, gönüllü sadelik tutumunu benimseyen bireylerin yaşamlarını incelemek gibi, ekolojik yıkım dışında gelişen fikirlerden de edinebiliriz.
Yönetim: Yukarıdan Aşağıya yada Aşağıdan Yukarıya
Primitiv insan topluluklarının çoğunda, liderler, patronlar, politikacılar, kanunlar, suç ya da vergi yoktur. Kadın ve erkek arasında çok az iş bölümü olmakta, ve böylesi durumlarda her iki cinsiyetin katkıları da az-çok eşit değerlendirilmektedir. Belki de, bunun sonucu olarak, yiyecek arayan halklar nispeten daha sakin bir yaşam sürmektedirler (antropolog Richard Lee, bir Kuzey Afrika yerli kabilesi olan Kung’ ların “kavgadan nefret ettiklerini ve kavga eden insanların aptal olduğunu düşündüklerini” saptamıştır.)
Tarımda genellikle iş bölümü, artan cinsel eşitsizlik ve sosyal hiyerarşinin başlangıcı vardır. Papazlar, krallar ve organize ve kişisel olmayan savaşların hepsi bir paket halinde geliyor gibi görünmektedir. Sonunda yasalar ve sınırlar tam teşekküllü bir devlet oluşumunu tanımlamaktadır.Baskı ve şiddetin odağı olarak devlet 19. ve 20. yy.’ larda sömürgecilik, faşizm ve Stalinizm’ de doruğuna ulaşmıştır. Demokratik sanayi devleti bile çok uluslu şirket tarzı sömürgeci baskı ve evcil köleleştirme aracı olarak işgörmekte, vatandaşlarına ancak, kurumsal güç ilerleyişi için gündemleri biraz değişen politik partilerin seçilmiş profesyonel bürokrat temsilcileri arasından, seçim hakkı tanımaktadır.
19. yy.’ ın başlarında William Godwin ile birlikte, anarşist sosyal filozoflar dünyanın uygar siyasi liderlerinin çoğunun giderek artan radikal devletçilik anlayışlarına eleştirel bir karşı görüş sunmaya başlamıştır. Anarşizmin temel düşüncesinde insanların temelde sosyal varlıklar oldukları, kendi hallerine bırakıldıklarında, karşılıklı yarar için işbirliği yapma eğiliminde oldukları vardır. Herzaman istisnalar olacaktır, ancak bunlar gayrı resmi ve bireysel kökenli en iyi ele alışlar olmuştur. Pek çok anarşist Atinalı polis i , Fransız Devrimi sırasında Paris’ teki “section” ları, 18.yy.’ da New England kasaba toplantılarını, 1930 sonlarında Barselona’ daki halk meclisleri , 1968 Paris genel grevini, anarşi eylemlerine olumlu birer örnek olarak anar. Doğadaki ve insani ilişkilerdeki engellenemez gelişim için çeşitliliğe ve kendiliğindenliğe izin veren bir tür sosyal ekoloji olasılığına işaret etmektedir.
Eleştirmenler anarşizmi pratik bir başarısızlık olarak tanımlamaya devam ederken, organizasyonlar ve sistemler kuramcıları Tom Peters ve Peter Senge hiyerarşik, bürokratize edilmiş organizasyonların daha özerk, bağımsızlaştırılmış, spontan olanlarına dönüşümünü savunmaktadır. Bu dönüşüm şu anda endüstriyel uygarlığın omurgasını şekillendiren çokuluslu şirketlerde, heryerde devam etmektedir.
Uygarlık ve Doğa
Uygar halklar dünyanın antroposentrik görüntüsüne alışkındırlar. Çevreyle olan ilişkilerimiz çıkarcıdır: Yanlızca konaklama ya da dinlenme yeri olarak değerlidir, çünkü insanlık için kullanımı ( yada potansiyel kullanımı) söz konusudur.
Primitif halklar, bunun aksine, doğayı özünde anlamlı olarak görme eğilimindedirler. Birçok kültür hayvanların ihtiyaç fazlası avlanılmasını ya da ağaçların kesilmesini yasaklar. Avusturalya’ daki aborjin yerlileri kozmik düzen içindeki birincil amaçlarının toprağı korumak olduğuna inanırlardı, bu anlamda bitki ve hayvan türlerinin periyodik yenilenişleri ve manzaranın kendisi için törenler düzenlenlerdi.

Antroposentrik ve ekosentrik dünya görüşlerinin etki bakımından farklılıklarının haddi hesabı yoktur. Hali hazırda, biz insanlar, bir yandan kendimizi gezegen üzerindeki en akıllı tür olarak addederken, hayal edilebilecek en akılsız girişimlerde bulunmaktayız: kendi doğal yaşam- destek sistemimizi tahrip etmekteyiz. Burada yanlızca, evcil gıda hayvanlarının yetiştirilişi, toprağın tahrip edilişi, hava ve suyun kirletilişi, vahşi türlerin yok edilişi gibi belgelenmiş dehşetleri, standart fabrika işlemleri konularını konuşmalıyız. İnsanlığı doğal bağlamından ayıran ve insan dışı doğaya değer vermeyen yerleşik ve sürekli derinleşen bir düşünce biçimiyle bunların olmaması imkansız gibi görünmektedir.
Doğayı kendimizden ayrı bir nesne olarak ele alma eğiliminin kökeni ve gelişimi, Neolitik devire ve uygarlığın kuvvetlenme ve büyümesinin bir uçtan diğer uca çeşitli aşamalarına dayandırılabilir. Bu eğilimin karşıt akımları ilk Taoculardan günümüz koyu ekolojistlerine, ekofeministlerine ve bioregionalistlerine dayandırılabilir.
Doğaya Verdiğimiz Zararı Nasıl Telafi Ederiz?
Primitif yaşam biçimimize verdiğimiz zararı nasıl telafi edebiliriz? Psikoterapi, egzersiz ve diyet programları, tatil ve eğlence gayretleri, sosyal refah programları, uygarlaştırılmış endüstriyel yaşam biçimleri tarafından zorunlu kılınmaktadır. Henüz pek çok açıdan geçici olan bu telafi çabalarının maliyeti büyüktür.
Tıp camiası az lifli, yüksek doymuş yağ oranlı modern beslenme biçimimizin sağlığımız için bir felaket olduğunu söylemektedir. Ancak hastane masrafları, ameliyat, erken ölüm vb. açısından bunu bize maliyeti tam olarak nedir? Yanlızca Kuzey Amerika’ da kaba bir tahminle her yıl on milyarlarca dolara yakındır.
Aşırı uygarlaşmış stresli ve baskılanmış vücutlarımızı sağlığın doğal kaynağına geri götürecek “iyileştirme” hareketinin ön saflarında doğal gıdalar, egzersiz programları (sırt çantası ile uzun yürüyüşler dahil), herbalizm ve diğer tedaviler vardır.
Psikolojideki son yaklaşımların amacı primitif ruh ile içimizdeki çocuğun kaybolmuş kısımlarına yeniden kavuşma çalışmasıyla yetişkinlerin yabancılaştırıldıkları çocukluklarını telafi etmek, ya da uygar insanların içlerindeki önsezileri kuvvetli “vahşi” yönüne erişmektir.
Bütün bu fiziksel, psikolojik ve hatta ruhsal odaklı çabalar uygarlığın çektiği sıkıntının panzehirleridir. Ancak, bu program ve tedavilerle giderilmesi amaçlanan sorunların oluşumunun basitçe engellenmesi daha iyi olmaz mıydı?
IV. Sorular ve İtirazlar
- Uygarlık evrimsel dürtünün kaçınılmaz bir dışavurumu değil midir? Primitivizm bu nedenle gerici değil midir?
Batı uygarlığını kaçınılmaz bir evrimsel ilerleme olarak düşünmeye alıştık. Ancak bu, kendiliklerinden kendi uygarlıklarını geliştirmeyen bütün bu dünya halklarının bizden çok daha az evrildiğini ya da geride kaldığını ima etmektir. Bu tür halklarla zaman geçiren tüm antropologlar bu şekilde düşünmemektedirler. Gerçekten, kültürel materyalist düşünce okuluna ve öncellikle Marvin Harris’ e göre teknolojik yenilenme ve sosyal tabakalaşma yönündeki toplumsal değişimin kaynağı krizlerin doğurduğu doğal evrimsel dürtü değildir o kadar da, aşırı nüfus ve kaynak kıtlığıdır.
- İlkel yaşam korkunç değil miydi? Bizler gerçekten modern konforlar ve kolaylıklar olmaksızın yaşamayı, toplayıcı ve avcı olmayı ister miyiz?
Bir kent insanını konforsuz ve yaşamı kolaylaştıran şeyler olmaksızın vahşiliğin içine koymak evcil bir hayvanı sokağa terketmek kadar zalimcedir. Hayvan hayatta kalsa bile perişan olur. Eğer uygar donanımlarımız birden bire elimizden alınsaydı olasılıkla bizler de perişan olurduk.
Tıpkı evlerden, ambalajlı pet mamalarından uzakta oldukça mutlu yaşarken yakalayıp evcilleştirmeye çabaladığımız papağan, kedi ya da köpek gibi farazi dostlarımızın vahşi kuzenleri gibi, primitif halklar da medeniyet olmaksızın ve sıklıkla bunun empozesine direnerek oldukça mutlu yaşamaktadırlar. Hayvanlar (buna insan da dahil) vahşi ya da evcilleştirilmiş yaşam biçimlerine birkaç jenerasyonluk süreç içinde uyum sağlayabilir, yetişkin bireylerin daha az uyum gösterme eğilimleri vardır. Bunu savunanların görüşlerine göre primitivizm anlık olanın karşında hep ya da hiçin seçimi gibi, zaman içindeki sosyal değişime bir yön gerektirir. Endüstriyel yaşamın içindeki bizler giderek kendimizi geniş kapsamlı biyolojik bir toplu ölüme götüren bir yaşam biçimine alıştırmaktayız.
- Soru, yavaş yavaş kendimizi ekolojik zorluklara başarıyla uyum göstermeye alıştırmak mı, yoksa hali hazırdaki tercihlerimize acı sona kadar sadık kalmak mıdır?
Zamanı geri döndüremeyeceğimiz açıktır, ancak tarihin bu noktasında bizler elimizden geleni yapmayı değil, insan kültürünün tüm hali hazırdaki ve geçmişteki öğeleri arasından en insani ve kalıcı olanını didikleyerek bulup tercih etmek zorundayız. Yaratacağımız yeni kültür basitçe acilen yabani yiyecek toplayıcılığına geri dönüşü temsil etmeyecek, uygarlık becerileri için elden çıkardığımız özgürlüğü, doğallığı, kendiliğindenliği geri verebilecek ve insanlığın, kökleri uzak geçmişte olan kültürel formlarının yeni versiyonlarını içerebilecektir. Geçmişi körü körüne taklit etmek zorunda değiliz; daha çok, geçmiş ve hali hazırdaki insan adaptasyonlarına ilişkin en iyi örneklerden esinlenebiliriz. “Geriye gitmek” yerine “geri almak” süreci üzerine düşünmeliyiz.
- Uygarlık sayesinde önemli bilgiler ve yetenekler kazanmadık mı? Bunları reddetmek aptallık ve dar görüşlülük olmaz mı?
Eğer insanlık özünde iyi, toplumcul, yaratıcı ise, girişimlerimiz bütünüyle çarpık da olsa, uygarlığın gelişimi aşamalarında yaptıklarımızın kaçınılmaz bir değeri vardır. Fakat neyi koruyacağımıza nasıl karar vereceğiz? Tabii ki bazı kriterler üzerinde fikir birliğinde bulunmalıyız. Ben ilk ölçütümüzün ekolojik devamlılık olmasını öneriyorum. Nesiller boyunca en az çevresel zararla hangi etkinlikler yürütülmelidir? İkinci ölçüt insan onuru ve özgürlüğünü- aşağılamaktan ziyade- teşvik edecek ne tür etkinlikler yapılmalıdır?
- Eğer insanlık özünde iyi ise, neden uygarlık yaratma “hatasında” bulunduk? Bu iki önerme (insanlık iyidir, uygarlık kötüdür) tutarsız değil mi?
Mutlak olarak ele alınırlarsa, evet. İnsan doğası uysaldır, sosyal ve doğal çevreye göre nitelikleri biraz değişir. Dahası, insanoğlu kapalı bir sistem değildir. Bizler bütününde iyi olan, ancak olağanüstü felaketlere tabi olan bir doğal dünyada yaşamaktayız. Belki de uygarlığın ilk aşamalarında insanlığın geçirdiği travma Buzul Çağ sonrası eşlik eden ezici küresel tufanlara bir tepki idi. Krallık ve savaş hayatta kalma stratejileri olarak ortaya çıkmış olabilir. Sonra, uygarlığın kendisi, kendi psiko-sosyal temellerini korumak ve yeniden oluşturmak için her bir jenerasyonu yeniden travmatize eden bir mekanizmaya dönüşmüş olabilir.

- Primitivizmden gelecek için ne tür pratik öneriler gelmektedir? Toplayıcılığa ve avcılığa geri dönemeyiz, çünkü çokuz. Primitivizm yaşam için uygulanabilir bir tasarım önerebiliyor mu?
İnsani problemlerin çözümü için hiç bir felsefe ya da “-izm” sihirli bir formül değildir. Primitivizm kolay yanıtlar sunmamakta, bir alternatif yön ya da değerler kümesi önermektedir. Yüzyıllar boyunca uygarlık yapaylık, kontrol, otorite ve yönünde yolculuk etmiştir. Primitivizm bu yönde devam eden bir hareketin doğal bir sınırı olduğunu söylemektedir ve bu noktada biz kendimizi doğaya yeniden adapte etme yolunu tercih etmeye başlamalıyız. Uygarlığın primitivist eleştirisi, modern yaşamın her yönüyle mutlak reddedilmesi gerektiği üzerinde ısrar etmemekte ancak, sorunların çözümü için şu an yapılmakta olanların daha iyi anlaşılmasına, doğal ile kişisel alışverişlerimizi yeniden masaya yatırma sürecini derinleştirmeye, toplum sözleşmelerimizin yeniden çerçevelendirilmesine katkıda bulunmaya çalışmaktadır.
V. Bazı Tamamlayıcı Düşünceler
Herhangi bir primitivist tartışmada uygarlığın “güzel” yüzünü aklımıza tutmamız gerekir, Lewis Mumford’ un sözleriyle nitelendirilirse:
yazının bulunuşu ve yazılı kayıt tutma, görsel ve müziksel sanatlarının gelişimi, herhangi bir yerel topluluğun sınırlarının çok ötesinde iletişim ve ekonomik ilişki dairesini genişletme çabası: buluşları, icatları, sanat ve düşünce eserlerini, herhangi bir grubun keşfettiği değerleri ve mesajlarını herkes için ulaşılabilir kılmak..
Uygarlık yanlızca konfor getirmemiştir, Plato ya da Thoreau’ nun fikirlerini düşünme, uzak diyarlara seyahat, belli hakları garanti eden bir hukuk sistemi altında yaşama fırsatını da sağlamıştır. Tüm bunların değerini nasıl inkar edebiliriz?
Doğal olarak, hepsini; uygarlığın yıkıcılığını frenlerken sağladığı yararları korumak istemekteyiz. Ancak bunu yapacak yolu bulamadık henüz. Geride bıraktıklarımızı ve şu an yapmakta olduklarımızın olası sonuçlarını reddederek bunu sağlamamız mükün görünmemektedir.
Uygarlığa eleştirel bir gözle yaklaşmayı savunurken, hakkında nihai bir karar vermek durumunda olduğumuzu öne sürmüyorum. Bizler herhangi bir insan topluluğunda şimdiye kadar bilinenden daha hoşnut, yaratıcı, adaletli ve kalıcı olarak karakterize edilebilecek olası bir yaşam tarzına doğru kültürel bir değişimin eşiğinde durmaktayız. Eğer bu dönüşümü takip edebilirsek ve sonucu “ uygarlık” olarak adlandırabilirsek, uygarlığın ses getiren bir başarısını ilan etme hakkına kesinlikle sahip olacağız.
Sunan:
Uzelgi.com
Kaynak ve Bilgiler»
Yabanıl
Anarcho-primitivism
Primitivism
İsyan.8M
Çeviri:
The Primitivist Critique of Civilization
Türkçeye Çeviren: Betül Belma



















