Bilimin İlk Sözü

Çoğu zaman bilimin «son sözü» şöyledir, böyledir deriz. Ya bilim ilk sözünü ne zaman söylemişti? Eğer bildiğimiz ilk bilim eserinin doğduğu zamanı, bilimin ilk sözü olarak kabul edersek, bu söz Milât’tan 547 yıl önce, Yunan şehri Milas’ta söylenmiştir. «Doğu Hakkında» başlıklı bu eseri Milaslı Anaksimandros yazmıştır. O halde 1953 yılında bilim, iki bin beş yüz yaşına girmişti.
Fakat bilim daha yaşlı değil mi? Anaksimandros’un öğrencileri vardı da, öğretmenleri yok muydu? Vardı tabii. Biz onun da öğretmeni olduğunu biliyoruz. Bu, Milaslı tüccar, denizci ve bilgin Tales’ti. Milâttan önce 585 yılında Milas halkı, güneşin tutulduğunu bir defa daha görmüştü. Güneş tutulmaları, önceleri de olur ve her zaman şehirde büyük heyecan doğururdu. Bu sefer halkı, güneşin tutulmasından çok, bu olayın önceden hesaplanıp haber verilmiş olması şaşırtmıştı. Ve bunu haber veren, hemşehrileri Tales’ti.
Tales de ilk bilgin değildi. Onun da öğretmenleri vardı. Bir söylentiye göre, Tales gemiyle Mısır’a tuz almaya gitmiş ve orada piramitlerin yüksekliğini ölçmeyi öğrenmişti. Güneş tutulmalarını hesaplamayıysa Tales, Babillilerden öğrenmiş olsa gerek. Bilim Milas’ta doğmamış, oraya başka ülkelerden gelmişti. Milas, boşuna dünyanın dört tarafına giden deniz ve kara yollan kavşağında bulunmuyordu. Her gün limandan Milas yapağısı ve vazolarıyla yüklü, iri kara gövdeli gemiler kalkardı. Bunlardan bazıları İskit’ler ülkesindeki Olviya’ya, bazıları da Mısır’daki Havkratis’e, ya da İtalya’daki Sibaris’e giderdi. Karadan da, bağlarla zeytinliklerin bulunduğu ovaların, merinos sürülerinin otladığı meraların yanından, doğu’ya; yani Libya’ya, İran’a ve Babilon’a giden kervanlar ağır ağır geçerdi.

- Miletus (Milet – Milas)
Babilon’da her tapınak, aynı zamanda bir gözetleme ve düşünme yeriydi. Hatta tapmak, dış görünüşüyle bile evreni, gezegen ve yıldızlan hatırlatmalıydı. Bu, dağ bir ev, evren eviydi. Birbiri üstüne oturtulmuş yedi kulesi, göğe yükselen dev bir merdivenin basamaklarına benziyordu. Gökteki yedi yıldıza göre, yedi basamak yapılmıştı. Tapınağın dibindeki mermer havuz, Babillilerin inançlarına göre, dünyanın peyda olduğu su deryasını temsil ederdi. Etrafta sıra sıra sütunlar, bunların ötesindeki yüksek duvarın arkasında da laboratuvarlar, okul, kitaplık ve arşiv vardı. Küçük dar bir oda olan okulda, öğretmenin dizinin dibinde öğrenciler otururdu.

- Babil Kuleleri – Etemenanki
Açık havalarda öğrenciler, balçıktan defter ve kitaplarını alıp tapmağın avlusuna çıkarlardı. Yandaki kitaplıkta, balçık levhacıklara yazılmış bu kitaplardan yığınlarla vardı. Bunlarda binlerce yılın bilgisi toplanmıştı. «Enuma eliş», yani «daha yukarıda» sözleriyle başlayan levhacıklardan birinde, «yukarıdaki göğe ve aşağıdaki toprağa daha ad verilmemişken», yani yerle gök yokken, olup bitenler anlatılırdı. Ve dünyanın doğuşu hakkındaki hikâye yedi levhada anlatılmıştı.

- Babil Kütüphanesi
Balçık levhalara yazılmış başka kitaplarda, «otlayan koyunlardan», yani yıldızlardan ve «yedi koçtan», yani gezegenlerden, güneşin geçtiği Zodyak kuşağı üzerinde yer alan takımyıldızlardan, yılın gün ve aylarını hesaplanmasından, yıldızların büyüklüğünden, güneş tutulması hesaplarından bahsedilirdi. Burada çeşitli el kitapları, ülkelerin, dağların, ırmakların, kanalların, tapmakların listeleri, sonra sözlükler, okuma kitapları, gramer örneklerinden derlemeler vardı. Tıp el kitapları ve ilk coğrafya haritaları da buradaydı. Bunlarda dünya, daire şeklinde çizilmişti. Dünyayı, «Acı Irmak», yani Okyanus kuşatıyordu. Dünyanın ortasındaki dağlardan Fırat Irmağı akıyordu. Fırat’ın sağ ve solunda da, dairecikler şeklinde, dünyanın bütün ülkeleri gösterilmişti. Kitaplıkta zooloji kitapları da vardı. Bunlarda bütün hayvanlar sınıflara ve türlere ayrılmıştı. Bir sınıfta kuşlar, başka bir sınıfta balıklar, bir başkasında da dört ayaklılar toplanmışlardı. Dört ayaklılar da köpeklere, eşeklere ve öküzlere bölünmüşlerdi. Bu listede aslan, köpekler arasında, at da eşekler arasındaydı. Herhalde Babilliler, aslanı da, atı da köpek ve eşekten sonra tanımışlardı.

- Mezopotomya Babil
Kitaplıkta matematik kitapları da az değildi. Babilliler dört işlemden başka şeyler de bilir, sayıların karelerini, küplerini hesaplamayı, yine kare, küp ve başka kökler bulmayı, ikinci dereceli denklemler çözmeyi becerirlerdi. Dairenin çevresini ve piramidin hacmini ölçmeyi de bilirlerdi. Dairenin çevresini çapma bölerek, sonraları matematikçilerin sık sık karşılaştıkları pi sayısını (π) bulmuşlardı. Gerçi Babilliler bu sayıya yaklaşık olarak: (π) = 3 demişlerdi. Biz de hesaplarımızda (π)’nin yaklaşık değerini, yani 3,14 kullanmaz mıyız?

- Babil Haritası
Biz de, Babilliler gibi, daireyi 360 dereceye, yılı 12 aya böleriz. Bizim haftamızda da 7 gün var, çünkü Babilliler 7 gezegen bilirlerdi (ay ve güneşi de gezegen sayarlardı).
Babillilerden sonra Fransızlar da pazartesiye Ay günü, salıya Mars günü, Çarşambaya Merkür günü, perşembeye Jüpiter günü, cumaya da Venüs günü derler. Almanlar ve İngilizler, pazara güneş günü derler, çünkü eski Samiler, yani Babilliler öyle derlerdi.

- Babil Asma Bahçeleri
Saatin kadranına baktığımızda, işaretler ve çizgicikler görürüz: on iki saat ve altmış dakika. Günü ve saati böyle bölen yine Babillilerdi. Milas’tan çıkıp, bilimin izinden yürüyerek Babil Tapınağı’na geldik. Fakat izler zinciri, tapınağın avlusunda ‘durmayıp daha ötelere, Fırat kıyılarındaki sulama kanallarına, bent ve setlere, dünyanın ilk su kemerlerine, Babil tüccarlarının bürolarına, hükümdar sarayının kapısına kadar gider. Tapmakta kâhinler bilimle uğraşırdı. Niçin uğraşırlardı? Çünkü gerekliydi. Okullarda çocuklara dualar ve tanrılar hakkında destanlar ezberletilirdi. Bununla birlikte, toprak kesimlerinin yüzölçümünü ölçmeyi, iş mektupları yazmayı, defter tutmayı, yıldızlara bakarak ırmakların taşmasını önceden hesaplamayı da öğretirlerdi.
Öğrenciler, büyüdüklerinde kahin olurlardı. «Kâhin ve «hesap» sözleri, balçığa, çivi yazısının benzeri işaretlerle çizilirdi. Kâhinler yalnız tanrıların değil, hükümdarların da lıizmetindeydiler. Bunlar, hükümdarın kalem odasında, mahkemede, arşivde, kâtiplik yaparlardı. Babilliler bilimi dinden ayırmazlardı. Onlara göre, ikisi de aynı şeydi. Babü’de her doktor sihirbaz, her astronom müneccimdi.
Aradan binlerce yıl geçti. Babillilerin dini hakkında, pek az kimse bilgi sahibi olduğu halde. Babil bilimi bugün de takvimlerde, saatlerde ve matematik kitaplarında yaşıyor. Babil bilimi dediğimiz, bizimkinden ne kadar başka! Günümüzün bilimiyle kıyaslanamayacak kadar sınırlı. Fark yalnız bunda değil. Yassı levhacıkların, alışmış olduğumuz kitaplara hiçbir benzer tarafı yok. Bunları okumayı öğrendikten sonra bile, yazılı şeylerin anlamını birden kavrayamayız. Çünkü binlerce yıl önce yaşamış olan insanlar, bizim düşündüğümüz gibi düşünmezlerdi. Burada bir dilden öbürüne çevirmeyi öğrenmek yetmez. Bir düşünüş tarzından öbürüne çevirmeyi de bilmek gerek.
«Enuma eliş»… «Yukarıda daha gök yokken ve aşagıda daha yer yokken, ilk varlık olan yaradan Apsu, Mummu ve bütün bunları yaratmış olan Tiamat, suları karıştırıyorlardı. Toprak yoktu, ada yoktu, hiçbir tanrı yoktu, kimsenin adı yoktu, kimin ve neyin ne olacağı daha belli değildi. Tanrılar o zaman yaratıldı…»
Daha ilerde, tanrı Apsu’nun ve karısı Tiamat’in, kendi oğulları olan tanrı Marduk’la nasıl savaşa giriştiklerini okuyoruz. Marduk Apsu’yu öldürmüş, Tiamat’ı midye gibi ikiye ayırmış, bir yarısından da yeryüzünü yaratmış. Bunu yazanlar, daha bizim gibi düşünmeyi bilmiyorlardı. Boşluğu, yani uzayı, tanrıların atası Apsu şeklinde tasavvur ederlerdi. Ve inançlarına göre, dünyanın doğmuş olduğu su deryasına, basbayağı su demezlerdi. Onlann nazarında su, Tiamat anaydı.

- Marduk’un Tiamat’ı Yengisi
Nasıl ve neden doğdu? diye sormazlardı. Soruyu başka türlü koyarlardı: her şey kimden doğdu? Hangi babadan ve anadan? İnsanlar binlerce yıl boyunca klan bağlarıyla sımsıkı bağlıydılar. Ve uzun zaman dünyada her şeyin, ana babayla çocuklar gibi akrabalar olmaları gerektiğini sanıyorlardı.
Biz bile, eski alışkanlıkla «toprak ana» demez miyiz?
İşte başka bir levhacık; güneşin tutulması üstüne.
«Nisan ayının birinde güneş kararırsa, Akkad hükümdan ölecek. Eğer ayın birinde güneş kararır, batarken ışığı parlak olursa ve eğer ay da tutulursa, o yıl hükümdar ölecek. Eğer güneş tutulması ayın on birine rastlarsa, vahşi insan sürüleri ülkeyi yağma edecekler, memleket mahvolacak, insanlar insan eti yiyecek. Güneş temmuzun dokuzunda tutulursa, tanrı İstar merhametinin yere inmesine izin verecek, yeryüzüne adalet inecek.»
Babilliler, bir güneş tutulmasından öbürüne kadar kaç yıl, kaç ay ve kaç gün geçeceğini biliyorlardı. Güneşin tutulması, onlar için bir gök olayı olmayıp, uğur ve ya uğursuzluk getiren bir işaret sayılırdı. Babilliler, gözlemlerini yüzyıllar boyunca toplamışlardı. Arşiv ve kitaplıklar, balçık levhacıklara yazılmış el kitaplan ve cetvellerle doluydu. Bunlarda birçok bilgi toplanmıştı. Bilgi, daha kör inançlardan ayrılmamıştı. Bu kitaplar büyü ve dualarla doluydu. Hasta dişe, tedavi için banotuyla karıştırılmış reçina koymadan, tanrının gökyüzünü, gökyüzünün yeri, yerin ırmakları, ırmakların kanalları, kanalların çamuru, çamurun kurtçuğu yarattıkları, kurtçuğun da dişe girdiği hakkında, uzunca bir dua okumak gerekirdi. Dua kurtçuğa: «Tanrı Ea, var gücüyle seni doğsun» diye sona ererdi.
Böylece, bilimin köklerini araştırırken, onun daha din ve büyüyle sımsıkı örülü olduğu zamana vardık. Milas’tan doğuya, Babil’e gidecek yere güneye, yani Mısır’a gitmiş olsaydık, orada da aynı şeyi bulurduk. Mısır’da da çocuklar okullarda dualarla birlikte, turla ölçmenin kurallarını ve mektup örneklerini kopya ederlerdi. Orada da kâhinler
bilgin, bilginler kâhindi. Kâhinler, taş bir merdivenden Nil’e inip ırmaktaki su seviyesini, tapınağın duvarına çizdikleri işaretlerle kontrol ederlerdi. Zaman, gündüzleri güneş saatine göre, geceleyin de yıldızlara göre tayin edilirdi. Bunu kâhinler yapardı. İki kâhin, yassı damda kendilerine ayrılan yerde karşı karşıya, kımıldamadan, dimdik otururlardı, İstemeyerek ileriye ya da geriye eğilmemek için, kendilerini çekülle yoklarlardı. Kâhinlerin her biri hem gözlemci, hem de âletti, âlettense dakiklik istenirdi.
Yerinden kımıldamaksızın oturan kâhin? Siriüs’ün, yılı da herhangi başka bir yıldızın, karşısındaki kâhinin omuzu üzerine geldi, şimdi de kulak hizasında. Artık sadece cetvele bakıp saati söylemek mümkündü. Mısırlı kâhinler vakti ölçmede ustaydılar. Kâhinlerin su saatleri de vardı. Bunlarda vakit, delikli bir kaptan suya göre tayin edilirdi. Mısır takvimi, bizimkinden çok az farklıydı: yıl 12 aydan, ay 30 günden ibaretti. Yılın sonuna, yetmeyen 5 gün daha eklenerek 365 gün doldurulurdu.
Mısırlı kâhinler, vakti niçin böyle dikkatle ölçüyorlardı? Sadece dua saatlerini, bayram ve tören günlerini göstermek için mi? Hayır, asıl mesele Nil’in taşacağı zamanı, kâhinlerin isabetle tahmin etmeleriydi. Bilim Mısır’da da, hayatta ve insanın çalışmalarında lazım olduğu için gelişiyordu.

- Mısırlı Kahin
Cebir meseleleri çözerken, bilinmeyeni, hep «x» harfiyle belirtiriz. Mısırlılar, cebirde «x» yerine «yığın» yazarlardı. Bu, matematiğin gökte değil, yeryüzünde doğduğunu hemen gösteriverir. İlk matematik meselelerinde «x», bir yığındaki tanelerin sayısıydı. Yığının yüksekliğini ve tabanını ölçerek, bunda kaç buğday tanesi bulunduğunu hesaplarlardı. Sonraları da, her bilinmeyene «yığın» denmeye başlandı.
Mısırlılar, gökle yeri tasvir ederken, bunları tanrı şeklinde çizerlerdi: yer tanrısı aşağıda yatar, yukarıda da, başının üstünde iki eliyle gök tanrıçasını tutan hava tanrısı dururdu. Gök tanrıçasının etrafında yaldızlar parıldardı.
Bu durumda, dinin nerede bitip, bilimin nerede başladığını anlamak zor.
Milas’tan Babil’e, ya da Mısır’a gideceğimize, üçüncü bir yolla batıya, yani Milaslıların doğduğu yerlere de gidebilirdik. Milaslılar, eski yurtlan Yunanistan’dan, beraberlerinde ne getirmişlerdi? Dil, inanç, görenek ve töreler. Milas’ta da, Yunanistan’da da, aynı tanrılara inanır, söylentiye göre, eski ozan Homeros‘un düzmüş olduğu destan sarkıları söylerlerdi. Bunları okurken yine din, bilim ve şiirin, ortak bir gövdeden daha üç dala ayrılmadığı zamanlara düşeriz.
«İlyada» ile «Odiseya», Yunanlıların neye inandıklarını ve ellerinden neler geldiğini anlatır. Homeros’ta teknik, dinle kopmaz bağlarla bağlıdır, Ozan, silah atelyesini, güçlü bir demircinin balyozla, Akileus’un kalkanını nasıl dövdüğünü tasvir eder. Demirci, alelade bir insan değil, tann Hefestos’tur. «Odiseya» da, o zamanki denizcilerin tüm bilgilerine rastlamak mümkündür. Homeros, fırtınalan bütün aynntılarıyla öyle anlatır ki, onun hikâyelerine göre hava haritaları yapmak ve Odiseus’un, gemileri hangi kasırgalann hırpalamış olduğunu söylemek işten değildir. Homeros’ta her rüzgâr bir tanrıdır.
Ya Heziodos‘un şiirleri? Bu köylü ozan, dağlık Beotiya’nın küçük köylerinden Akra’da yaşardı. Şürlerini, hükümdar ve beylerin cümbüşlerinde değil, yurdunda, köylülerin derneklerinde okurdu. Söylentiye göre, Heziodos’un yurdu, esin perilerinin de yurduymuş. Esin perileri buraya yakın Helikon Dağı’nda halay çekerlermiş. Bura köylüleri, yalnız taştan ev yapmayı değil, türkü düzmeyi de bilirlermiş. Soğuk kış günlerincje yapacak iş kalmadığı zaman Akra halkı, herhangi bir güneşli tepede toplanırdı. Heziodos, lir ya da kitara çalmasını bilmediği için, eline aldığı değneği yere vura vura tempo tutarak, kafiyeyle, bildiği şeyleri anlatırdı.
Heziodos, Ülker Takımyıldızı ufukta göründüğü zaman orağa, batıp gözden kayboluncada, tarla sürümüne başlamak gerektiğini söylerdi. Denizler ötesine mal götürmek için, kara gövdeli iri gemileri ne zaman suya indirmek gerektiğini, kıyıya çekilmiş bir geminin etrafına, dalgalar sürüklemesin diye taş yığmayı, dümeni, iyi kuruması için ocağın üstüne asmayı tavsiye ederdi. Bundan sonra da tannların nasıl doğduklarına, kaostan aydınlıkla karanlığın, yerle göğün nasıl çıktığına, yerle göğün evlenmesinden Gigantların, Titanların, Kiklopların nasıl doğduğuna dair hikâyeye geçerdi.
Heziodos, tanrı kılığında ve birer adı olan doğa güçlerini terennüm ederdi. Eski kılıktaki bu doğa güçlerinde, artık yeni çizgiler belirmiştir.

- Heziodos
Homeros’un tanrılarıyla titanları canlı birer varlıkken, Heziodos’unkiler artık canlılıklarını kaybetmişlerdi. Yer, Işık, Gün, Kuzey Yeli, İhtiyarlık, Kaygı, Yalan gibi adlarım muhafaza etmişlerdi. Artık bunların alelade birer doğa gücü, doğa olayı, ya da birer kavram olmayıp canlı varlıklar olduklarına inanmak zordu. Heziodos’ta bütün tanrılar birbirine benzer. Bütün tanrıçalar için de, «Fevkalade güzel ayaklılardır» der. Herhalde ozan, tanrıları artık birbirlerinden iyice ayıramıyordu. Homeros’un canlı birer varlık olan tann ve tanrıçaları, sonraları bulanık bir şekil almıştı. Tanrıların hayalleri silikleştikçe insanlar tabiatı daha aydınlık görüyorlardı.
İnsanlar yeni tarzda düşünmeye alışıyorlardı. Beotiya’nın ıssız ve küçük köylerinden birinde köylüler, daha Heziodos’un şarkılarını söylerlerken, başka yerlerde yeni konularda konuşmalar işitiliyor, yeni şarkılar duyuluyordu.
Bilim, Bilimliğini Anlamaya Başlıyor
Milas’ta gürültü patırdı, bütün gün sürerdi. Limanda gemi yapanlar çekiçlerini takırdatırken, pazarda eşekler uzun uzun anınrdı. İskelelerde hamallar, «heey hop» diye bağırarak ellerinin işini kolaylaştırırlardı. Hele halk toplantıları günlerinde meydandaki cümbüş görülmeye değerdi. Bir yanda zengin tüccarlar, tefeciler, gemi sahipleri; öte yanda çalışan insanlar, yani zanaatçılar, denizciler, hamallar toplanırlardı. Bazan işin kavgaya kadar vardığı da olur. Lavanta sürünmüş. ergüvani harmaniler giymiş ve saçlarını özene bezene taramış züppelerin cakaları bozulup tartaklandıkları görülürdü.
Gürültü ve konuşmalar arasında, ney sesleri ve haykırmalar işitiliyor. Bunlar Fenikeli denizciler. Buraya gelişleri münasebetiyle, ney eşliğinde oynayıp zıplayarak, yerlerde yuvarlanarak tanrı Melkart’ı övüyorlar. Hemen yanlarında da, uzak Ege Denizi adalarından gelen Yunanlılar, gemilerini kuma çekmişler, deniz tanrısı Poseidon’a kurban sunmak için ateşler yakıyorlar.
Önceleri insanlar, bütün ömrünü atalarının yurdunda geçirir ve inançlarına sımsıkı bağlı kalırdı. Deniz, insanları da, tanrıları da, birbirine karıştırdı. Dünyayı dolaşırken neler işitilmez, neler görülmezdi! Tanrılar hakkında anlatılanlar, ne kadar çelişikti! Bakın, sözgelimi, Habeşlerin tanrıları tara ve kalkık burunlu, Trakyalılarınkilerse tunç tenli ve mavi gözlü. Niçin yalnız Yunanlıların dini doğru olsun da, Habeş ve Trakyalılarınki yanlış olsundu?
Milaslılar iş adamı, yani tüccar ve denizciydiler. Tanrılarla kahramanlar üstüne anlatılan eski masallardan çoktan şüphelenmeye başlamışlardı. Gezici ozanlara bakılırsa, bütün soylular kötü tanrılara dayanıyordu. Eğer bu doğruysa, Milaslı tüccarlar, dokumacılar, denizciler ve hamallar, soyluları tepelerken, tanrılar niçin yardımlarına koşmamışlardı?

- Hekateosun Haritası
Milaslı Hekateos, birçok yer dolaştı, dağlara tırmandı, mağaralara girdi. Daha delikanlıyken yeraltı ülkesinin iki kapısı olduğunu, birinin kuzeyde Leukas kayası yakınlarında, öbürünün de güneyde, Tenarya burnunda bulunduğunu işitmişti. Hekateos, Tenarya burnunda bulduğu derin mağaraya, elinde bir meşaleyle girdi. Hades kapısını, Serber adlı üç başlı korkunç köpeğin koruduğunu işitmişti. Bu köpeğin, kuyruk sokumunda bir yılan bulunduğu söylenirdi. Hekateos bu masala inanmadı. Korkmadan mağaranın derinliklerine indi, eğri büğrü koridorlarında dolaştı ve meşalesi, eski kör inançları dağıttı. Hekateos, mağaranın önünde bekleyen arkadaşlarının yanına döndüğünde, içeride yılan ve yarasalardan başka bir şey görmediğini söyledi.
Herhalde,
diyordu Hekateos,
insanlar mağarada büyük bir yılana rastlamışlar ve bunu, görülmedik bir canavarın kuyruğu sanmışlardı karanlıkta korkularından.
Böylece insan, masal canavarını, kılıçla değil, masala inancını kaybetmekle öldürüyordu. Hekateos, gezi izlenimlerini topladığı kitabına:
«Helenlerin fikirleri, bana çelişik ve gülünç geliyor»
sözleriyle başlar. Bunu sezen yalnız Hekateos değildi. O, daha dünyaya gelmeden, Milas’ta yepyeni bir görüşle düşünebilenler vardı, tik Yunan bilginleri Tales’le Anaksimandros gibi.
Bunlar neyi öğretirlerdi? Kitaplarını açıp, ilk satırından son satırına kadar okuyabilseydik, iş çok kolaylaşmış olurdu. Ne var ki, bunlardan tek tük cümle kırıntılarından başka bir şey kalmamıştır. Eski bütün bilimlerin kaderi böyle olmuştur. Araştırıcılar, ilk bilim adamlarının fikirlerini, daha sonra yazılmış eserlerde güçlükle bulurlar. Bu fikirler, başkalarının kitaplarında, yabancı ve çoğu zaman düşman bir ortamda, şöyle barınabilmişlerdir. Bir ortaçağ papazının, tanribilim alanındaki kitabına, antik dünyanın putperest bir filozofundan birkaç satır olurdu. Fakat bu, genel olarak filozofu yermek için yapılırdı. İlk kitaplardan, yıkılmış binaların harabeleri gibi, şurada burada satırlar duruyor karşımızda. Bir binanın harabelerinden, onun ilk şeklini tasavvur eder gibi, şu ya da bu kitaptan kalan satırlardan da, bu kitapların nasıl olduğunu bilmeye çalışırız.
Bu kitaplar papirüs rulolarına yazılırdı. Papirüs pek sağlam bir malzeme değildi. Yirmi beş yüzyıl az bir zaman olmamakla beraber, papirüs buna dayanamayacak kadar da çürük değildi. Nitekim, birçok Mısır yazılı papirüsleri, çok daha eski oldukları halde, pekâlâ zamanımıza kadar kalabilmişlerdir. Zamana, yıkıcı işinde kim yardım etmişti? İnsan eli. İlk Yunan bilginlerinin kitaplarında, yeni, cesur düşünceler vardı. Bunların her satın, eski inançlara bir meydan okumaydı. Eskiyse, savaşsız çekilmiyordu meydandan. Çoğu zaman, yenilen düşmanları, kendilerine engel olan işlerine gelmeyen kitapları toplatıp yakıyorlardı.

- Tales yıldızları inceliyor…
Bilimle birlikte, dalgın bilginler hakkında fıkralar da doğmuştur. Bunlardan birinde Tales’ten bahsedilir. İnsanlar, Tales’in yıldızlara niçin baktığını pek anlayamazlardı ama, bir kere dalgınlıkla kuyuya düştüğünü ve Trakyalı köle bir kadının kendisine:
«Sen göktekileri bilmek isterken, ayaklarının altındakini görmüyorsun»
diyerek çıkıştığını gülerek anlatırlardı. Görüyor musunuz, bilginlerin dalgınlığına dair fıkralar ne kadar eski! Antik çağda çalışmak kölelerin, zanaatçıların ve köylülerin, ticaret de tüccarların işiydi. Ama bilgin, dünyadan elini çekmiş bir adam olmalıydı. Bunun için Tales’i, Demokrit’i, Arşimet’i ve daha başka birçok bilim adamlarını, hep dalgın ve dünyayla ilgilerini kesmiş olarak tasvir ederlerdi. Oysa Tales, çevresindeki tabiatı incelediği için büyük bir bilgindi. Bastığı toprağı hiç de kötü görmüyordu ve yalnız karada değil, denizde de dolaşmayı bilirdi.
Tales hem tüccar, hem denizci, hem de mühendisti. Gemiyle Mısır’a tuz almaya gider, köprüler kurar, kanallar açardı. Bir gün gökyüzünü gözetlerken, daha ilkbaharda o yıl zeytin ürününün bol olacağım haber vermişti. Elindeki bütün paralarla yağhaneleri kiralamıştı. Zeytin toplama zamanı geldiğinde, ürün o kadar bol olmuştu ki, yağhaneler az gelmişti. O zaman Tales yağhaneleri yüksek fiyatla kiraya vermeye başlamıştı. Bunu anlatanlar şunları eklerler:
«Tales, böylece çok para toplayarak, isterlerse filozofların da zengin olmalarının zor olmadığını ispat etti. Fakat filozofların gözü zenginlikte değil.»
Tales’in bulduğu yenilik neydi? Hakkında bütün anlatılanları toplayalım:
- Tales’in, yılı mevsimlere ve 365 güne böldüğünü söylerler. Bunu, Mısır’dayken de öğrenmiş olabilirdi.
- Tâles, «Araba», yani Küçük Ayı yıldız kümesine işaret etmişti. Ama ondan daha önce Fenikeli denizciler, gemiciler, denizde Araba yıldız kümesine göre yön tayin ederlerdi.
- Güneş çapının, gök çemberinin 720′de birine eşit olduğunu hesaplamıştı. Ama bunu Babilli kâhinler de bildiklerine göre, oradan Milas’a geçmiş olabilirdi. Çünkü Milas, yukarıda gördüğümüz gibi, yol kavşaklarındaydı.
- Tales, güneşin tutulacağını önceden hesaplamıştı. Ama, bunu Babilliler de biliyorlardı.
- Yunanlılar arasında geometriyi ilk öğrenmeye başlayan Tales olmuştu. Piramidin gölgesini ölçerek, yüksekliğini hesaplama usulünü o bulmuştu. Ama, geometriyle Mısırlılar da uğraşırlardı. Tales’se bunu sadece yurduna getirmişti.
- Dünyanın kara kısmının, yuvarlak bir tahta sal gibi suda yüzdüğünü söylerdi. Tales’e göre, su yeri sallayıp sarsarak, altından derinliklerine sokulur, böylece de depremler olurdu. Ama yerin su üzerinde durduğunu Babilli kâhinler de, Dünyanın Tiamat anadan, yani su deryasından doğduğunu söylememişler miydi? Mısırlı kahinler de, ilk başlangıçta ihtiyar Nuh’un, yani su unsurunun var olduğunu söylerlerdi.

- Miletli Tales
«Kim» sözünü «ne» sözüyle değiştirmek ve soruyu: «Dünya kimden doğdu?» yerine «Dünya neden doğdu?» şeklinde koymak, önemsiz bir şey gibi görünür. Bu düzeltme, bilimin, gittikçe dinden uzaklaşarak, kendi yolunda yürümesini sağlamıştı. Tales, Evren sudan çıktı, Dünya sudan doğdu, su her şeyin aslıdır, dedi. Bir denizci olan Tales, her şeyde suyu görür, dünyanın kara kısmını bile, dalgalarda sallanan bir gemi gibi düşünürdü.
Tales, suyu niçin her şeyin ana unsuru sayardı? Doğada, her şeyin terkibinde bulunan maddeyi aramış ve bunun için ondan daha uygun bir şey bulamamıştı. Su, içine girdiği kabın şeklini aldığına göre, herhangi bir eşya şeklini de alamaz mıydı? Su, akıcı ve hareketliydi. Dünyanın hareket halinde oluşu da bundan değil miydi? Su, her şeye can verirdi ve su olmayan yerde hayat da yoktu. Eşya sudan çıkmış ve yine suya dönmüştü. Dünyada hiçbir şey doğmaz ve yok olmazdı. Madde hep değişir, ne yoktan doğar, ne de varken kaybolurdu. Bilimdeki bu ilk buluşta, son bilimsel gerçekleri hayretle görüyoruz. Çünkü bugün de, maddenin yoktan var olmadığı ve varken yok olmadığı, en son bilimsel gerçeklerdendir.
Böyle olmakla beraber, madde hakkında bilimin öğrettiği bu ilk gerçek, günümüzün biliminden çok uzaktır. Bugün maddenin su olduğunu, kim iddia eder. Tales’in yargıları, küçük bir çocuğun ilk sezileri kadar safçadır. Tales, daha kendisiyle çelişme halindedir: «Dünyanın tanrılarla, şeytan ve ruhlarla dolu olduğunu», mıknatısın, ruhu olduğu için demiri çektiğini sanır. Tales gibi bir insanın bile, tanrılara inanmaktan kurtulması kolay olmamıştır. Yine de Tales’in görüşleri, öteden beri soyluların egemenliğini kutsallaştıran eski dine indirilen bir darbe olmuştu. Tales, kökü tanrılara dayanmayan, köle sahipleri zengin tüccar olan yeni insanlardan, yani tüccar ve denizcilerdendi. Bunlar, bir bey torununun da, sıradan bir denizcinin de, asılları aynı olduğunu iddia ederlerdi. Dünyayı tanrılar yaratmamıştı. Dünyada her şey, aynı maddeden doğmuştu. Denizdeki dalgalar gibi, devlette de bütün yurttaşlar eşitti.
Bilim Dünyanın Duvarlarını Geri İtiyor
Bilim günden güne değil, saatten saate gelişiyordu. Çok geçmeden, bilinen dünya, kendisine dar gelmeye başladı. Bilim, kendisini sıkan eski duvarları var gücüyle geri itmeye koyuldu. İnsanlar yüzyıllar boyunca, gökkubbesinin yeryüzünü, bir sahan kapağı gibi örttüğünü sanmışlardı. Zamanla göğün sınırları, yeryüzünün sınırlarını aşmaya başladı. Gökyüzü, Olimp’in karlı tepelerinden ayrılarak bittikçe yükseliyordu. Yer, havada asılı kalmıştı. Ayakların altında, aşağıda da gökkubbesi vardı. Peki, karanlık yeraltı ülkesi neredeydi öyleyse? Gök duvarları gittikçe geri çekiliyordu ve bir gün gelip duvar diye bir şey kalmadı. Sonsuzluktu çevre. Bu sonsuzlukta, sayısız dünyalar arasında, dünyamız serbestçe yüzüyordu.

- Anaksimandros
25 yüzyıl önce yazılmış ilk bilim kitabında dünya işte böyle tasvir edilir. Doğu hakkındaki bu kitabı, Tales’in dostu ve öğrencisi Anaksimandros yazmıştı. Öğrenci, öğretmenini geçmişti. Tales, dünyanın yuvarlak bir sal gibi okyanus dalgalarında sallandığını sanırdı. Öğrencisiyse Dünyayı dayanaktan ayırarak, sonsuzlukta asılı gördü. Anaksimandros, dünyanın yuvarlak olduğunu daha bilmiyordu. Dünya, ona silindirel bir sütun parçası gibi gelmişti. Anaksimandros’a göre bu sütun, gökkubbesini taşımıyor ve bir temele dayanmıyordu.
Uçsuz bucaksız, sonsuz bir uzay tasavvur etmek zordur. Biz hâlâ gökkubbesinden, göktavanından, başımızın üzerinde bir kapakmış gibi söz ederiz. Oysa 2500 yıl önce insanlar, yalnız böyle demekle kalmaz, dünyayı böyle düşünür, böyle görürlerdi. Herkesin gördüğünü reddetmek, dünyanın uçsuz bucaksız olduğunu, ne zamanda, ne uzayda sonu olmadığını söyleyebilmek için, en büyük cesaret lazımdı! Evrenin ne başlangıcı, ne sonu vardı. Bugün bizim de fikrimiz aynı. Anaksimandros’un hemşehri ve çağdaşları geçmişe bakarlarken, tanrıların dünyayı yaratmış oldukları zamandan, kendilerini ancak birkaç yüzyılın ayırdığını sanırlardı. Gezgin Hekateos bile, tanrı atalardan, kendisini on beş kuşağın ayırdığını sanırdı. Daha önceleriyse, ölümsüz tanrılardan, ölümlü çocukların doğduğu masal çağlarıydı.
Anaksimandros da geçmişe bakıyor. O başkalarından daha uzağı görüyordu, yani insanların tanrılardan değil, hayvanlardan üredikleri ilk zamanları. Gelişme yolunun, tanrılardan insana doğru aşağıya değil, hayvanlardan insana doğru yukarıya gittiğini sezmeye başlamıştı. Anaksimandros şöyle demişti:
«Başlangıçta, insan balığa benzerdi. İlk hayvanlar, suda doğmuş olup dikenli pullarla kaplıydılar. Karaya çıktıklarında pulları çatlamış, dış görünüşleri ve yaşayışları da değişmişti.»
Nem ve toprak nereden çıkmış, dünya nasıl meydana gelmişti? Anaksimandros’un gözleri hep uzaklardaydı. Karşısında, zamanın duvarları, gittikçe geriye, geçmişe doğru çekiliyordu. Orada ne insan vardı, ne de dünya… Ya ne vardı? Her şeyin aslı olan «sonsuzluk.»
Sonsuzluk uzayı solduruyordu. Bu madde ölü ve hareketsiz değil, hareket doluydu. Ondan dünyalar doğuyordu. Bir tek varlık ikiye bölünüyordu: soğuk sıcaktan, toprak nemden ayrılıyordu. Dünyayı ateşten bir kubbe sarıyordu. Bu kubbe, halka halka parçalanarak, yıldızlar meydana geliyordu. Dünyalar böyle olmuştu. Bazı dünyalar doğarken, bazıları yok oluyordu. Doğadaki bu sonsuz yaratma seyri, hiçbir zaman durmuyordu ve duramazdı da. Çünkü doğanın yaratma aracı olan cevher bitmez tükenmezdi.
Anaksimandros, ustası Tales’in: «Su her şeyin başlangıcıdır» sözlerini hatırlar.
«Hayır,
der. Anaksimandros,
su her şeyin başlangıcı olamaz. Su, sonsuz değildir. Okyanusun bile kıyıları var. Madde okyanusuysa kıyısızdır. Zaman okyanusunun da sınırları yoktur.»
Anaksimandros, çevresine bakıp sorardı: Sonsuz bir şey var mıdır? Ve yine kendi kendine cevap verirdi: İnsanlar doğup ölüyor, devletler kurulup yıkılıyor, dünyalar doğup yokoluyor. Başlangıcı ve sonu olmayan yalnız bir şey vardır: hareket. Böylece bilim, uzayın da, zamanın da duvarlarım sonsuzluğa itmişti. Uçsuz bucaksız uzaya bakmaya çabaladıklan zaman, Anaksimandros’un en iyi öğrencilerinin bile başları dönüyor, yıkılmış duvarların yerine hemen yenilerini kurmaya girişiyorlardı. Böylece, dünyanın çevresinde yine katı bir gökkubbe, muazzam bir billur kubbe parlamıştı. Bu gökkubbesine yıldızlar, altın çiviler gibi çakılıydı. Kubbe, yuvarlak bir şapkanın, başın çevresinde döndüğü gibi, dünya çevresinde dönüyordu. Yerle gök arasındaysa gümüş, ay, gezegenler, sonbahar yaprakları gibi uçuşuyorlardı.

- Miletli Anaximenes
Anaksimandros’un öğrencisi Anaksimenes, evreni işte böyle düşünüyordu. Bu, tam olmasa da, bir geri çekilmeydi. Dünyaya yine kubbemsi bir kabuk geçirilmişti; ama bu, artık dünyanın kenarlarına bitişik olmayıp gerilere itilmişti. Şunu da söyleyelim ki, başka bir alanda Anaksimenes, öğretmeninden daha ileriydi. Anaksimandros, daha yıldızlan gezegenlerden ayırt edeimiyordu. Anaksimenes’se, yıldız ve gezegenlerin aynı şey olmadığını sezmişti: gezegenler yere daha yakın olup boşlukta dolaşır, yıldızlarsa daha uzaktalar. Bunun için de ısıtmazlar.
Anaksimenes, gözlerini göğe çevirir, bulutların nasıl meydana geldiğine, güneş ışınlanmn, koyu kara bulutları delip geçmediği zaman, gökkuşağının nasıl parladığına bakar. Uçan kuştan daha hızlı esen yelin uğultuşunu dinler ve kendisinden her şeyin çıktığı cevher nedir? diye düşünür. Bu, su olamaz. Su ateşi söndürür. Suyun kıyıları vardır. Her şeyin özü olan cevherse bütün dünyayı doldurmalıdır. Ama bu cevher nedir? Sonsuzluk mu? O halde sonsuzluk nedir? Anaksimandros bile bunu tarif edememişti. Öğrenci, öğretmeninden ileri gitmek istiyordu. Doğada, bütün dünyayı doldurabilen ve her şeyin başlangıcı olabilen bir cevher arıyordu. Bu cevher hava değil miydi?
Hava katılaştığı zaman, bulutlar meydana geliyordu. Daha da yoğunlaşınca yağmur yağmaya başlıyordu. Bazan yağmur damlalarının donduğu da görülüyordu. O zaman dolu yağıyordu. Bulutlar donduğunda kar yağıyordu. Demek, hava daha katılaşarak toprak, taş da olabilirdi diye düşünüyordu, Anaksimenes. Topraktan ağaçlar bitiyor, Hayvanlar çıkıyordu. Böylece Anaksimenes şu sonuca varmıştı: Her şey havadan meydana gelir ve yine havaya döner. Sudan buğu çıkar. Ağaç yanıp duman olur.
Havanın zerrecikleri, kâh birbirine yakınlaşır, kâh birbirinden uzaklaşırlar. Yeri de, güneşi de, yıldızları da zerreciklerin bu hareketi meydana getirmiştir. Bu hareket sonsuzdur. Bunun için dünya, durmadan hep değişir. Böylece bir bilginin, ilk maddenin derinliklerine dalmaya başladığını görüyoruz. İnsanlar, öteden beri bir kum taneciğini, eşyaların en ufağı sanırken Anaksimenes, gözle görülmeyecek kadar küçük zerreciklerin var olduğunu sezmişti. Bir duvar daha yıkılmış, arkasında küçük varlıklar dünyası açılmıştı. Ve insan, evrenin büyük dünyasına anahtar bulmak için, yine küçük varlıklar dünyasına başvurmuştu. Dev dünyaların doğuşunu havanın gözle görülmez küçük zerreciklerinin hareketiyle açıklamak istemişti. Bu eksik de olsa, atom kuramına giden yoldu.
İnsan Nasıl İnsan Oldu,
M. İlin – E.Segal,
Say Yayınları
Temmuz 95



















