abone ol: Sunular | Yorumlar

Gerçekle Yetinmeyenin Gereksinimi Şiir – Alain Bosquet

0 comments

markhalingre

“…Bir yumruk darbesiyle başlamak! Metnimi geliştirmek için bir saldırı ekseni arıyordum, geç belirdi: birinciyle ikinci dize arasında iki ay geçirmem gerekti. Hiçbir şey kendiliğinden gelmedi, şiirler ancak ateşli ve sistematik bir bekleyiş olduğu için kendilerini bana dayattılar. Bir formül aradığım içindir ki ilk dizeler çıktı: “Elmaya elma dedim yalan dedi bana.” Henüz nereye gideceğimi bilmiyordum, ama bunun ayakta kalacağını duyumsuyordum. Bu tek başlangıçtan hareketle bir kitap yazılabilir… Ve bütün bunlar ne demektir? Bu demektir ki nesne, doğa, evren olan elma -günah elması, meyve ağacı değil, kısaca bu besleyici, sade ve evrensel olan elma- benim adlandırdığım, neredeyse dinsel anlamda vaftiz ettiğimdir. “Yalan dedi bana”: bütünlüğü içinde, elmayla simgeleştirilmiş evren, tartışma konusu edilecek olandır. Bir elma konuşmaz; ancak ben, yeryüzünde ilk insanım -bu bir ön gerçektir-, konuşan ilk insanım, o zaman koşullar hesaba katılmadan onun bana yanıt vermeye hakkı vardır. Bana “yalan” diyerek insanın haklı olmadığını, hiçbir şey bilmediğini bana belirtir. Ve bunun ötesinde istenen yere gidilir: bütün olanakları açan kusursuz bir dizedir. Elbette hem yazarın hem de okurun izledikleri kuralları yaratmak ve onlara saygı göstermek koşuluyla. “istediğiniz yere gelin, ama smokininizi giyin!”

..Şiir özgürlük sağlar. 19. yüzyıldan bir roman alırsanız, Flaubert ya da Stendhal’ı, neyi okursanız okuyun, roman zaman içinde yer alır: hep alınan yollar, eylemler ya da belirli bir zamanda yapılan yer değiştirmeler söz konusudur. Buna karşın Shakespeare’ın bir sonesini, Villon’un bir baladını ya da Joachim du Bellay’in bir şiirini okuyun, zaman yoktur. Ve bunların eskimesi şu ya da bu sözcüğün artık kullanmadığından ya da eskidiğindendir. Ne ki şiirin büyüsü, içimizde şiirin zamanının uzatması dediğim şey, şairin ve şiirinin eskimesinden daha fazla eskimez.

Akıl her şeyi yapma yeteneğine sahiptir! Bu çok doğal. Ortalama bir Fransız, dinini uygulayan bir katolik alın. Asgari ücret kazanmakta, kırmızı şarabını içmekte, patates kızartmasıyla etini yemekte, akşam evine dönmekte, karısını dövmekte ya da öpmektedir. Ayın sonunu zor getirir, ama kiliseye gitmeyi eksik etmez. Kilisede fazla ışık yoktur, tanımadığı biri, tanrının temsilcisi ya da aracısı bir tip ona ayet okutmakta ya da pek anlamıdığı sözcüklerle kendisine aktöre söylevi çekmektedir; bununla birlikte adamımız bunu benimser ve bazen derinden ve samimi bir biçimde duyumsar. Ruhsal kişiliğindeki bütünlüğü neden yitirsin ki? Kestirme bir biçimde görmek ve yargılamamak gerekir. Ben kendimi bölümlere ayırdığımı söylüyorum: şairim ve pis bir burjuva olmayı bilirim. Hayvanat bahçesine ya da sinemaya gidilir. Neden şiire gidilmesin? Hepimizin olunan pek az şeyden başka şey olmaya gereksinimimiz var. Sizi yetiştiren ve değiştiren budur işte. Şiirden gerçekliğin yerine geçmesini istemiyorum; ondan uzakta değil, gerçekle yetinmeyenin, yani yüzde doksan dokuz kişinin elinin uzanacağı yerde var olmasını istiyorum. Yüzüncü insan, üzücü gerçekle yetinen ve alkolik olarak, üstelik kısa zamanda ölen hödüğün biridir!

Şiir başka biçimde bir gerçek öneremez. O andan itibaren gerçek değildir artık. Elle tutulamaz bir gerçektir diyelim. Bu başka şeydir, asıldır ama uçucudur. Bütün dinler şiirlerle başlar: incil ya da Mısırlıların Ölüler Kitabı bir dizi inanılmaz şeylere, gerçekliği kanıtlanamaz verilere dayanır ki, şiir adı verilen de budur belki. insan yirmi dört saat kendisi olabilir ve birdenbire gereksinimi duyulan, daha yüksek bir şeye ulaşmak için kendinden kopabilir. Herkese ve özellikle kötü yaşayanlara bir “başka şey” umudu gereklidir. Her gün biraz daha alıklaşmak için televizyonla yetinilemez.

Şiir bir gereksinimdir, ne kadar temel olduğunu açıklamakta güçlük çeken bir gereksinim. Yalnız ilk taslağında kabul edilebilir ya da kabul edilemez olan özü üzerine değil, biçimi üzerine çalışılabilir. Daha sonra yıllarca üzerinde çalışmak, durmadan süsleyip püslemek olasıdır: bir külçemiz varsa onu durmadan inceltip işleyebiliriz, yeter ki bir külçemiz olsun.

Yaratıcı süreç, genellikle bir hayranlıkla başlar. ilkin örneğin Meksika’ya ve onun yabanıl yanına, kurban edilen insanlar üzerine kurulmuş tarihine hayranlık duydum; antik sanat orada Yunanlılarınkinden daha zengin kuşkusuz. Bu hayranlıktan ilk şiir kitaplarımdan biri olan “Hangi Unutulan Krallık?” doğdu. Ardından iç dökmeler biçiminde bir dizi Vasiyetnameler geldi: kimim? neyi düşünüyorum? neye inanıyorum? Sonuç şu: bu yüzyılın verdiği her şeyi kaydenen gözenekli bir varlığım. Bunun bilincinde olarak saçmayla mücadele ediyorum. Camus ve Sartre’a, “Haksızsınız, tavırlarınız geride kaldı. Bilmediğiniz için umutsuz musunuz? Yazık!” diyerek yanıt veriyorum. Ama ben de umutsuzum, ama düşsel şeyler yaratma gücünü, onların egemen olamadıkları imgelem gücünü koruyorum: şiirde, motorsuz uçma işinde benim kadar yetenekliydiler.

Saçmayı mahkum ediyorum.  Saçmanın varlığını kabul ediyorum, ama onu yendim.”

Ağustos 2000 – Olivier Brun – Alain Bosquet Söyleşisi (Türkçesi: Aytekin KARAÇOBAN)

Tanımsız Şiir

Şiir, boğazın orta yerindeki bu ülser.
Şiir, kafatasını temizleyen bu akbaba.
Şiir, aklını yitirdiğin bu poker.
Şiir, gerçeklikten bu kaçma ödevi.
Şiir, sözcüklerin birbirini öldürdükleri sessizliğin.
Şiir, bu çığırtkan ve etobur çiçek.
Şiir, derinin altında yatan bu kızkardeş.
Şiir, en tatlı şeylere edilen bu küfür.
Şiir, sevecenliğin dibindeki bu isyan.
Şiir, görünür krallığı reddedişin.
Şiir, sana kuşku şırıngalayan bu zehir.
Şiir, ağaçları deli bu bahçe.
Şiir, artık hiçbir şey öğrenmemek için aldığın ders.
Şiir, doğduğun okyanusa dönüşün.
Şiir, senden başkası olma mutluluğun

Türkçesi: Aytekin KARAÇOBAN


Beaujon Hastanesi

Göğsümde
bir tren devrildi.
Ben bir kazanım.
Bir lastik teker.
Şarkıların biraz
oksijen istedikleri
bu yaşlı yüreği sakinleştirmeye
yeter mi bir iğne?

Göğsümde bir demir yığını
bağımsız olmak istiyor.

II

Yüzüm yok benim:
bir grafik, yanan bir düğme,
ekranda bir zigzag.
Kan benim kanım değil,
bir şişeden geliyor,
bir tur atıyor ve kentin altında
üvezağaçlarının ortasında
bir kanaldan çekip gidiyor.
Anonimliği öğreniyorum.
Bir sayıyım ben.
Süngerim.

III

Evren bir yatak,
ovası var, plajı, tatlı tatlı
inleyen ırmağı var.
Buradakileri ziyaret ediyorum:
havlu, küvet,
kendisiyle tartıştığım şırınga
çünkü yaşam karmaşa, çünkü yaşam pıhtı.
Bazen bir örtü altında tir tir
bakım isteyen bir şiir
buluyorum.

Yatak, evrenim oluyor.

IV

Küçülmeyi öğrenmek gerek.
Dört duvar sarı
uzakta bir hastalık ateşi gibi
geniş alanım varken.
Pencere hiçliğe bakıyor,
gece korkuya.
Çıkarıp atıyorum ceketimi, ayakkabılarımı
ve on iki sözcüğe indiriyorum şu eski sözlüğü.
Giysi dolabı herhangi bir çocukluktan söz ediyor bana.
Tavandan biraz yaklaşmasını istiyorum.
Tek kola ihtiyacım var
ve yarım bir dize.
Bir saat sürüyor bir yüzyıl.
Siliyorum bir perşembeyi, pazarı, salıyı.
Tasarruf ediyorum yaşlılıktan.

V

Söyler misiniz, kimin kanıdır
damarlarımda dolaşan?
Cesaretiniz yok mu yanıtlamaya?
Laboratuar analizlerinden
yeterli bir sonuç çıkmıyor.
Ne şu adama ait bu kan
ne safkan ceylanlara,
ne de şafaktan önce
benim için toplanan yıldızlara.
Bir hemşire sır veriyor:
Denizin kanı bu:
onca köpük, bir camgöz,
bir ada ve bir yığın esriklik!

Türkçesi: Aytekin KARAÇOBAN


Yanardağları Sen Biçimlersin

Yanardağları sen biçimlersin,
yanardağlar seni.
Leylekleri tutan sen suçlularevinde,
leylekler seni tutuklar.
Adaları avlayan sen,
etçil adalar
sen avlar
o denli uzak ki, sen kendin bile değilsin
Ey sen, karşılıklı etki.

Uygarlaştırırsın
birkaç nesneyi: Pencereyi, gemi günlüğünü,
evini öksüzün.
Umut taşırsın
birkaç ırmağa
denize ulaşamıyan.
Savunursun birkaç meşeyi
savunurcasına dilini
yabancı bir dile karşı.
Elma sence
konuşan elma olur.
Sence uzayıp gider göçü serçelerin.

Nesnesin
düşünce onu güzelleştiren,
kavram onu öldüren.
Bu sarı boyunbağı,
ondan sorumlusun
öldürüm gibi eski bir bahçe eşiğindeki.
Sen adlandırınca
mavi gökyüzünü, denizi, yıldız yellerini,
özgürlüğünden edersin.
Sözcüklerin,
kızarmış demir yokluğun omuzunda.
Bozuyorsun
çok anlamakla.

Olacağı söylersin
öğrenildiği gibi a b c, iki artı iki.
Yeniden yaratırsın
yüreği, şu sin yazıtını güvercinlerin uyuduğu.
Yüzün yok,
çaldın onları çakmak taşından,
kısraktan, kasımpatıdan.
Saltı taşıyorsun
kendinle, bir torbada, bir kilo pirinç gibi.
Egemen olduğunu sanırsın sonsuza
bunca tüyler altında sen
tozlara saldırır toz ancak.

Türkçesi: Abdullah Rıza ERGÜVEN

Kaynak:

1 kişi bu yazıyı beğendi.

Benzer yazı bulunamadı, ancak bu yazılara bakabilirsiniz.

  • İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma
    Eğer prensiplerimize sadıksak kütüphanelerimizi gözden geçirdiğimizde neleri feda etmemiz gerekmez! Elimize mesela theoloji veya skolastik metafizike ait bir eser alırsak kendimize şunu soralım: ...
  • Paracelsus: Cinler, Periler ve Bilim
    Theophrastus Aureolus Bombastus von Hohenheim ya da kendine verdiği isimle Paracelsus tıp alanında Kopernik'in yaptığına benzer bir devrime yol açmıştır. 16 ve 17. yy'da batı tıbbı kuramsal olarak c...
  • Hakikat ‘Olan’dır ve Bilinmek Zorundadır – Krishnamurti
    Bizim yapmaya çalıştığımız şey kendi kalbimizdeki şarkıyı bulmak, başkasının şarkısını dinlemek değil. Birçok insan başkasının şarkısını dinlemeye alışmış, dolayısıyla kalpleri boş, her zaman d...
  • Bir Sevi En
    Bir öykümüz olsa Sana ben anlatırdım Duyan öyküsü sansa Şarkıların dilini Sen burada öykümüz burada Öylece dallanıp budaklansa Sen burada olsan Bir sevi en Bir rast'tan Gelirdi kul...
  • Bengi Dönüş
    Söze neresinden başlanılacağını sözün çizdiği yolu takip edip etmediğini düşünerek başlamak söz konusu olmamalıdır (M.Blanchot’un izinden). Bu, Platon ile ideasını merkeze alan parçanın bir bütüne u...
  • Şiirsel Sinemanın Mucidi: Andrey Tarkovsky
    "Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, Yaradan'a benzediğimiz belirli bir andır. Bu y...
  • Mars ve Phoenix Mars Mission
      Mars ya da Merih, Güneş Sistemi'ndeki, Güneş'ten itibaren dördüncü gezegendir. Bu gezegen Roma mitolojisindeki savaş ilahı Mars'a ithafen bu adla adlandırılmıştır. Literatürde kullanılan diğ...
  • Gören Göz İçin Masal – Herşeyi Açıklar Kılan (1)
    2000-2001'de yazılan bu ilk uzun öykü tamamen nihilistik biçeme dayalıdır. İçerdeki fantezi yorum 16-17 yaşın saldırgan ve gerinmiş devinimine bağlanabilir. Çoğunlukla bir durum öyküsüdür. Ötede bir h...
  • Anarşist Felsefe Üstüne – İyi ve Kötü
    Uzun insanlık tarihinin etrafında dolaşıldığında görülecektir ki: toplumların ve ilkel insanların arasında benzersiz olan, iyi ve kötüyü ayırma isteğidir, en azından ahlaki olarak. Bütün ...
  • Hallucinogen – LSD
    Uzmanlığı Goa Trance olan İngiltereli elektronik müzisyeni Simon Posford'un sahne ismi Hallucinogen, LSD ise önemli bir çalışması... Twisted (1995), The Lone Deranger (1997), In Dub (2002) isimli ...

Leave a Reply

canada goose jacka canada goose jakke canada goose trillium canada goose canada goose parka canada goose jakker montebello canada goose canada goose trillium parka