Vejetaryenlik Üzerine Konuşmalar

Mezbahaların cam duvarları olsaydı, herkes vejetaryen olurdu. (Paul McCartney)
Ben vejetaryen kelimesini seviyorum. Tam bir “kendi adını kendi koyma” örneği. Vejetaryenler bu sözcüğü “vegetable” (sebze) kelimesinden değil, Latince’de canlı anlamına gelen “vegetus” kelimesinden yola çıkarak seçtiler. Ama vejetaryen kelimesi içi boşaltılma tehlikesiyle karşı karşıya, çünkü sadece dört bacaklı hayvanları yemekten kaçınan hepçil insanlar da kendilerini vejetaryen sayıyor. Bunun nedeni sanırım “et” denince çoğunun aklına “kırmızı et”in gelmesi. Bu yüzden insanlar kanatlı hayvanları yiyen ya da balık yiyen vejetaryenler de olduğu yanılgısı içinde. Ayrıca insanların birçoğu dört bacaklı hayvanları yemenin sağlıksız, ölü tavukları ya da ölü balıkları yemeninse sağlıklı bir beslenme tarzı olduğunu düşünüyor. Benim için vejetaryenlik bir sağlıklı beslenme meselesi değil, etik bir mesele. Büyük yazar Isaac Bashevis Singer şöyle diyor: “Ben bu yolu kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için seçtim.” (Carol J. Adams – The Sexual Politics of Meat)
Etin Cinsel Politikası adlı kitabında bu şekilde ifade etmiş, Adams.
“İnsan bir hayvanı yemek için öldürmeye kalkınca, kendisinin adaletin hasretini çektiğini unutur. İnsan insaf için dua eder, fakat bunu başkasına uzatmaya hevessizdir. O zaman insan neden Tanrıdan insaf beklemeli? Vermeye hevesli olmadığın şeyi beklemen haksızlıktır. Kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için vejetaryen oldum.” Isaac B. Singer
Ünlü Rus yazar Leo Tolstoy evinde verdiği yemekte et yemeyi tercih eden bir misafirine canlı bir tavuk ikram eder. Şaşıran genç kadın dehşet içinde bunu nasıl yiyeceğini sorduğunda, Tolstoy kendi bilincinin hayvan öldürmeyi kabul etmediğini bu sebeple eğer et yemek istiyorsa öncelikle onu öldürmesi gerektiğini söyler. Aslında olayın özü bir anlamda budur. Eğer yediğimiz hayvanları kendimiz kesip pişiriyor olsaydık birçoğumuz buna tanıklık ettiği andan itibaren et yemeyi bırakırdı.
Burada da Dan Brown – Da Vinci Şifresi kitabından bir bölüm sunuyorum:
“İnsanın vejetaryen olmasını güçlendiren kanıtlar sanıldığından daha açık ve hissedilir şekildedir. Her şeyden önce doğaya bir göz atacak olursak, bu mahir kimyagerin yeryüzündeki her varlığın yiyeceğini kılı kırk yaran bir bilimsellik içinde bünyesine uygun olarak hazırlayıp sunduğunu görürüz. Öyle ki bunlar, onun sırları karşısında saygı ve temkinle başımızı eğmek zorunda bırakır bizi. Mesela bir bitki bataklık için, diğer çöl için yaratılırken, bir hayvanın ağzı atlamak, diğerinin dişleri parçalamak için yaratılmıştır. Yani her biri bünyesine ve bedensel gereksinmelerine yaraşır şekilde ve binlerce yüzyıl sürecinde bir yiyeceği kabul etmiştir. Bir kamış bataklıktan alınıp çöle dikilirse derhal kurur; meyve yiyen bir maymuna et yedirilirse çok geçmeden hayvanın kılları dökülür ve hastalanır…
İnsan yapısı itibarıyla yasalar dışında kalan ve diğer canlıların yaşamlarını düzenleyen bir varlık değildir. O da tabiattan doğmuş ve hayvanların evrimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle yakından bağlıdır onlara. Her bakımdan diğer canlılarla karşılaştırılacak olursa, insanın ne yırtıcı, ne de otlayıcı hayvanlara benzediğini görürüz. İnsanın bedeni et yiyecek şekilde yaratılmış olsaydı, yırtıcı hayvanlar gibi vahşi hayvanların peşinden koşup, canlı avı pençe ve dişleriyle parçalayarak ham eti, damarı, siniri, derisi ve kemiği ile birlikte yiyebilmesi gerekirdi. Oysa o kendini, yetiştirilip öldürülen, hazırlanıp pişirilen hayvan kaslarını yemeye ikna etmiştir. Bunların tümü doğaya aykırıdır.
…Şimdi insanın sindirim sistemini etobur, otobur ve her şeyi yiyen hayvanlarla karşılaştırarak bunlardan hangisine benzediğini görelim: Her şeyden önce insanın dişleri meyve yiyen iri maymunların dişlerine benzer. Çünkü yırtıcı hayvanlarda kesici dişler çok küçüktür. Köpek dişleri ise bunun aksine kalın ve uzundur. Öğütücü, sivri ve keskindir. Böylece avladıkları hayvanları parçalayıp etlerini parça parça ederek yutarlar… Kısacam meyve yiyenler, maymunlarla aynı seviyede dişe sahiptir ve sadece köpekdişleri belli belirsiz yükselir. Ancak parçalama işlemini gerçekleştiremez…”
Ve bir vicdan muhasebesini ve derin bir düşünsel analizi aktarıyor bize Carol J. Adams. Lütfen sözlerine tamamen kulak verelim.
‘Bir kere, vejetaryenler diğerlerine göre daha gerçekci düşünüyor, çünkü biz ‘kayıp göndergeyi’ yerine koyuyoruz. Biz onların tabaklarında yiyecek görmüyoruz, cesetler görüyoruz, ölü hayvanlar görüyoruz. Biz hem gerçekci düşünmeyi, hem de metaforik düşünmeyi bildiğimiz için işin aslını ifade etmeye kalktığımızda insanların huzursuzluk duyması ve bize düşmanca yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, insanlar giydikleri giysilerin ne koşullarda üretildiğini bilmek istemiyor. O giysileri çok kötü şartlarda çalışan kadınların ve çocukların ürettiklerini bilmek istemiyorlar. Oradaki ‘kayıp göndergeyi’ yerine koymayı istemiyorlar.’ ‘Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı.’
“Ben şiddete karşıyım. Mümkün olan en az zararla yaşamak taraftarıyım. Baskı, şiddeti ve şiddet kullanma araçlarını gerektirir. Bu şiddet genelde üç unsuru içeriyor: Bir varlığın nefes alıp veren, acı çeken bir canlı olarak değil de bir nesne olarak görülmesini sağlayan nesneleştirme; bir varlığın bütünlüğünü ortadan kaldıran parçalama ya da kesip biçme; son olarak da tüketme – insandışı hayvanın fiilen tüketilmesi ya da pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak yoluyla, parçalanmış kadın bedeninin tüketilmesi. Bu “kayıp gönderge” yapısında nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, bir tarihe, bir hayat öyküsüne, bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için “kötü muamele etme hakkını” doğuran bir yapı söz konusu.”
“Neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, kültürümüzdeki partiyarkal politika belirliyor ve et yemekle ilişkilendirilen anlamlar hep erkeklik etrafında dönüyor. The Sexual Politics of Meat’te, toplumsal cinsiyet politikalarının toplumumuzdaki yapılanma biçiminin hayvanlara, özellikle de tüketilen hayvanlara yönelik bakışımızla ilişkili olduğunu iddia ediyorum. PatriyarkaAtaerki, insan-hayvan ilişkilerinde örtük biçimde var olan bir toplumsal cinsiyet sistemidir. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı – “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri yapmadıklarıyla. Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor.”
“Kadınların birkaç nedenle vejetaryen olduklarını öne sürdüm. Bedenlerimizi tanıdıkça onları dinlemeyi öğreniyoruz, et yemekten vazgeçtikten sonra da kendimizi daha iyi hissettiğimizi görüyoruz. Ayrıca pek çok kadın, bir kadın olarak yetiştirilme tarzımızdan ötürü, haklarla (kimlerin, neden haklara sahip olduğuyla) değil, şefkatle (kimin neden yardımımıza ihtiyaç duyduğuyla) ilgilenen bir etik anlayışına sahip. Sadece tabağınıza bakmanız yeterli: “Ölü bir hayvanı yiyorum. Bu hayvan nasıl öldü? Nasıl yaşadı? Neden buna dahil oluyorum?”
“Popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı bir ortam yaratmaları üzerinde durdum. Hayvanların nasıl cinselleştirilip kadınsılaştırıldığını, kadınların da nasıl hayvanlaştırıldığını irdeledim. “Antropornografi” fikrini ortaya attım: Hayvanların birer fahişe gibi tasvir edilme biçimlerini ele aldım ve reklamlar üzerinden bunun örneklerini gösterdim. “Türün dişisini” ele alarak, kadınların nasıl “tür kimliğinin” taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da –sonuçta et haline getirilmek üzere– üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterdim. Tür, “dişi”yle özdeşleştirilen bir kategori haline geldi.”
“Et yemek “doğallaştırıldığında” karşı çıkmamız gereken iki nokta var. İlkin, biz insanların hayvanlardan farklı olduğumuz için et yediğimiz iddia edilir. Ama sonra birden et yemek, başka insandışı hayvanlar da et yediği gerekçesiyle meşrulaştırılır. Bu noktada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. İkinci olarak –ben bunun patriyarkal ataerkil kültürün parçası olduğu kanısındayım– kültürümüzde sadece etoburları değil, en yüksek etoburlar dediğimiz hayvanları, yani başka etoburları yiyen etoburları yüceltiyoruz. Et yiyenlerin büyük çoğunluğu otobur hayvanları yiyor. İnsanlar bu açıdan iyi bir örnek: Biz inekleri, kuzuları vs. yiyoruz. Ama kültürümüzde aslanlar ve kartallar, yani bizden daha etobur olan hayvanlar mitolojik açıdan yüceltiliyor. (Aslında hayvanların sadece yüzde altısından az bir kısmı etobur.) Ayrıca bazı erkek biyologlar erkek egemenliğini doğa kanunlarına dayandırmaya çalışıyor: Şu şu hayvan dişisine baskın, çünkü doğa böyle öngörmüş. Erkekler de kadınlara şöyle der bazen: “İçimdeki hayvanı uyandırıyorsun”. Ama biri çıkıp kendilerine hayvan dediğinde rahatsız oluyorlar nedense.
Bir de doğanın bütün kaynaklarını kullanmaktan yana olduğunu, ama mesela kendisi için fedakârlık yapan hayvana şükran duyduğunu ifade eden bazı çevreciler var. İyi de, neden tarih boyunca hep insandışı varlıklar insanlar için fedakârlık yaptılar? Belki de insandışı varlıkları yemeyerek fedakârlık etme sırası insanlara gelmiştir. Hem o hayvanın kendini feda etmek istediğini nereden biliyoruz? Hele de bu savı öne süren kişi bir avcı değilse? Bu insanlar yerlilerin hayvanlarla kurdukları ilişkiyi kullanıyor, daha doğrusu istismar ediyor. Yerli kültürlerin insandışı varlıklarla olan ilişkileri içinden hâkim kültüre aktarılan yegâne unsurlar, kendi pratiklerimizi meşrulaştırmak üzere seçilenler. Oysa hayvanları yemeyen birçok yerli kültür var.
Bence burada şöyle bir durum söz konusu: Ölü hayvanları yiyor olmak insanları zaten vicdanen rahatsız ettiği için bu iddialarla et yemeyi savunmaya çalışıyorlar. Bizi pek de mantıklı olmayan bu iddialarla oyalayıp vejetaryenlikle olan ilişkilerini sorgulamaktan uzak duruyorlar.
İnsanlar değişmek istemedikleri için her şeyi kendi istedikleri gibi doğallaştırıyor ya da savlarını meşrulaştıracak dinî gerekçeler türetiyor. Oysa istedikten sonra bunların tam tersi tezleri de doğallaştırabilir, tam tersi tezleri destekleyecek dinî gerekçeler de bulabilirsiniz.”
“Hayvan hakları anlayışının kullandığı dil, insan/hayvan arasındaki farklılaşmayı ortaya koyan felsefî çerçeveye dayanıyor. Evrensel haklar anlayışının dili, özerk bir varlık olarak ortaya konan Aydınlanma insanı (erkeği) anlayışının parçası. Oysa gerçekte hiç kimse özerk değil. Biz ilk önce ilişkilerimiz aracılığıyla öğreniyoruz. Yürümeyi, konuşmayı hep ilişkilerimizle öğreniyoruz. Şefkat etiğinde, temel haklar anlayışının dayandığı özerk insan/erkek mefhumu eleştirilir.
İkincisi, hayvan hakları anlayışı sadece duygusallığı dışlamakla kalmıyor, aynı zamanda çok “erkek”. Bu anlayış bize insandışı varlıklar için üzülmemizi salık vermiyor, doğru olan şeyi yapmamızı salık veriyor. Bazılarımız çıkıp bu varlıklar için üzüldüğünü ifade etti. Çünkü üzülmek de meşru bir bilme biçimidir. Civcivlerin gagalarının kesildiğini, danaların doğduktan bir gün sonra annelerinden ayrıldığını işittiğimiz zaman hissettiğimiz öfkeye ya da diğer duygulara neden güvenmeyelim? Öfke ve şefkat (caring) neden insanlar olarak bizi anlamlı bir şekilde tanımlamasın?
İnsanlar buna cevaben şöyle diyebilir: Kadınların erkeklerden daha şefkatli olduğunu mu iddia ediyorsun? Hayır. Erkeklerle özdeşleştirilen bir düşünme biçiminin kadınlarla özdeşleştirilen bir tepki gösterme ve düşünme biçimi üzerinde hâkimiyet kurduğunu iddia ediyorum.
Belki de ihtiyacımız olan şey duygudur. Ortada sizi rahatsız eden bir şey varsa, kültürün söyledikleri doğrultusunda duygularınızı değiştirmek yerine, duygularınızın söyledikleri doğrultusunda kültürünüzü değiştirmek belki de daha doğrudur. Çünkü duygusal açıdan rahatsız oluyorsanız, o kültürde ters bir şeyler var demektir. Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama, ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı. Bu çok vahşi bir süreç. Ayrıca birçok hayvan o eski çiftliklere benzer yerlerde kesilmiyor, korkunç hayatlar yaşayıp korkunç yöntemlerle öldürülüyor.”
“Amerika’da devlet süt ve et sektörünü destekliyor. Böyle bir destek olmasaydı bugün bir hamburgerin fiyatının 35 dolar olması gerekirdi. O zaman veganlığın gerçekten de ucuz bir beslenme tarzı olduğu ortaya çıkardı. İkincisi, bu maliyet hesabını yaparken sağlık harcamalarıyla gıda harcamalarını birarada düşünmemiz gerekir – o zaman da veganlığın kat kat ucuz bir beslenme tarzı olduğu görülür. Amerika’da başta gelen on öldürücü hastalığın altısı yüksek yağ, yüksek kolesterol ve süt ürünleri tüketimine bağlı hastalıklar. Üçüncüsü, dünyanın büyük çoğunluğu temelde vejetaryen bir rejimle hayatlarını sürdürüyor, çünkü tahıllar ve baklagiller çok daha ucuz.”
“Mesela New York Times’da sınaî çiftliklerin yaygınlaşmasını, ve bunların insanlar ve çevre üzerindeki etkilerini konu alan, ama tek bir satırında bile hayvanlara değinilmeyen bir makale yayımlandığında öfkeleniyorum. Ama bu öfkeyi bazı şeyler üzerinde kafa yorabilmek için kullanıyorum: Burada olup biten nedir? Bu neyi temsil ediyor? O zaman bu öfke, meseleyi kuramsal açıdan ele almamı sağlıyor, çünkü ben mevcut durumu anlamayı ve değiştirmeyi istiyorum. Et yiyen insanlar bazen öyle şeyler yapıyorlar ki “beni tahlil et” diye bağırıyor adeta. Bu nedenle, bu öfke ve çaresizlik halinin beni felç etmesine izin vermek yerine, bunu bir süreç olarak görmeye karar verdim. Ne de olsa bir zamanlar ben de et yiyordum. Vejetaryenlerin geçirdiği süreci henüz tamamlamamış insanların arasında yaşıyoruz, hepsi bu.”
“Hiçbir zaman boş vermememiz, tartışmaya girmekten kaçınmamamız gerekir. Ama biz vejetaryenlerin yapması gereken, et yiyen bir insana neden bu yolu seçtiğimizi açıklamaya çalışmak yerine, onun neden et yediğini açıklamasını sağlamak. Hayvanlar, yaşadıkları süre içinde bile yığın olarak görülüyorlar. Geçenlerde 6 yaşındaki çocuğumla sinemaya gittik, filmin sonunda “bu filmin çekimlerinde hiçbir hayvan zulüm görmemiştir” yazdı. Çocuğum da şöyle dedi: “Yani bu filmde yedikleri etlerin hepsi sahte miydi?” Bu çok derinlikli bir soruydu, çünkü kültürümüzde hayvanları yemek zulümden sayılmıyor. Ama altı yaşındaki bir vejetaryen bütün bir kültürel pratiği sorgulayabiliyor.
“Hayvanları yiyen insanlar bir tahakküm ilişkisinden yararlanıyor, ama kültürümüzde bu ilişkiyi sağlayan yapıların ve bu süreçte zarar gören hayvanların görünmezliği teşvik ediliyor. Hayvanlara yığın gözüyle bakılıyor. Bireyselliklerinden kopartılıyorlar, böylece buradaki tahakküm ilişkisi görünmez oluyor. Eti, hayvanların varlık nedeni olarak görüyoruz; hayvanların yenmek için var olduklarını düşünüyoruz. Ama ekofeminist bir etik anlayışında ilk sorulması gereken şu: “Ne yaşıyorsun?” Bu soruyu sadece dilimizi konuşan varlıklarla empati kurarak değil, sütü sağılan bir ineğe, sürekli yumurtlatılan bir tavuğa, boğazları kesilmek üzere olan hayvanlara da sorabilmemiz gerek. Öncelikle de bu soruyu sormanın meşru olduğunu, hayvanların gerçekten de bir şeyler yaşadıklarını kabul etmek gerek. İkinci olarak da, o hayvanların ne yaşadıklarını anlayabilmek için gereken bilgileri edinmek gerek. Bu soruyu içtenlikle sorduğumuzda, inanın hayvanlar –kelimelerle olmasa bile– bize cevap veriyor.”
“Bilinçlenme süreci herkes için bir noktadan sonra kişisel bir süreç. Ama et yemek konusunda ve etin kaynağının hayvanlar olduğunu gizleme konusunda kültürel açıdan öylesine bir baskı var ki, kesilip biçilmiş et dilsel açıdan türlü türlü kisvelere büründürülüyor: “Bir kuzunun bacağı” demiyoruz, “kuzu budu” diyoruz. Kuzu ile bacağı arasındaki aidiyet ilişkisini ortadan kaldırıyoruz. Hayvanlar bireylerden oluşmayan, yekpare bir kitlenin adı değil. Su öyledir mesela. Ne kadar eklesen ne kadar çıkarsan su yine sudur. Et kelimesini kullanarak hayvanlar hakkında böyle bir yanılgı oluşturuyoruz.”
Vejetaryen olmayı tercih eden kişi, bedenine ve ruhuna daha iyi bakmaya, kendine ve dünyadaki diğer canlılara daha fazla özen göstermeye başladığından, hiç kuşkusuz bilinçli olarak tercih edilmiş sağlıklı bir yaşama adım atmış demektir. Çünkü vejetaryanlık bilinçli bir tercihtir ve her şeyi yiyerek giderek sağlıksız hale gelen bir bedene oranla daha yüksek kaliteye sahip, özenli bir beden ve ruh bütünlüğüne olanak sağlar.
Bir çoğumuza sürpriz gibi gelebilir ama, atalarımız milyonlarca yıl boyunca yarı-vejetaryen bir diyetle beslenmişlerdir. Bazı antropologlar atalarımızın yaman birer avcı olduğunu düşünseler de; son yapılan çalışmalarda bu görüş değişmiş, avcı-toplayıcı oldukları görüşü ağırlık kazanmıştır. Nitekim günümüzde hala benzer ilkel şartlarda yaşayan Avustralya aborijinleri veya Afrika`daki Kung toplulukları, yemiş, tohum, meyve ve sebze ağırlıklı beslenmekte, diyetlerinin sadece dörtte birlik kısımları hayvani gıdalardan oluşmaktadır.
Vejetaryenlik, Batıdaki pek çok güzel fikrin esin kaynağı olan eski Yunan`dan gelişmiştir. Pisagor tanınan en meşhur vejetaryen idi. Onun dışında Diyojen, Plato ve Epikür gibi filozoflar da vejetaryen beslenme tarzını benimsemişlerdi. Daha sonra Romalılar, her ne kadar düşmanlarını aslanlara yem yapmakla ünlüyseler de, Yunanlardan aldıkları “vejetaryen beslenme” tarzını benimsediler. O devirlerde ağırlıklı olarak etle beslenen Germen ırkı, Yunan ve Roma kültürlerince “barbar” olarak değerlendirilirdi.
Roma`nın düşüşü ve Hıristiyanlığın yayılışı, vejetaryenlik açısından karanlık bir dönemin başlangıcıydı. Hıristiyanların büyük bir kesimi için, hayvanların kullanılması, öldürülüp yenmesi tamamen mubah sayıldı çünkü onların inancına göre Tanrı hayvanları, sırf insana hizmet etsinler diye yaratmıştı. Sadece bazı keşişler, insandaki hayvani tutkuları bastırmak amacıyla et yemekten kaçınılması gerektiğini düşünüyorlardı onlar et yememekle manevi açıdan gelişeceklerine inanıyorlardı. (Et yemenin saldırganlığı artırdığı konusunda, günümüzde bazı bilimsel tezler mevcuttur.)
Yamyamlıktan daha çok midemizi bulandıran hiç bir şey yoktur, fakat biz de Budistlere ve vejetaryenlere aynı izlenimi veriyoruz bebek yediğimiz için, her ne kadar kendi bebeklerimizi yemesek de. (Robert Louis Stevenson, yazar (1850-1894))
15. yüzyılda klasik felsefe,sanat ve bilimdeki gelişmelerden sonra Avrupa, vejetaryenliği yeniden keşfetti. Leonardo Da Vinci dönemin en ileri gelen vejetaryenlerindendi.
18. ve 19. yüzyıllar vejetaryen Rönesansı kabul edilebilir. Zira Darwin`in buluşları, hayvanların insanlardan temelde tamamen farklı yaratıklar olmadıklarını, sadece daha az gelişmiş olduklarını ortaya koydu. Hayvanların uzak akrabamız oldukları fikri, o dönemin diğer insani reform hareketlerinin içinde yerini aldı: Artık vejetaryenler ve hayvan hakları savunucuları, aynı anda kölelik aleyhtarlığı ve çocuk hakları konularında da birlikte mücadele etmeye başladılar. Avrupa`da vejetaryenlik üzerine ilk kitapların ortaya çıkması da bu döneme rastlar. Leo Tolstoy ve Percy Bysshe Shelley gibi yazarlar etsiz beslenme tarzının avukatlığına soyundular.
İnsan et yemeden yaşayıp sağlıklı olabilir; o nedenle et yerse hayvanların sırf iştah için öldürülmesinde payı olur. Ve böyle davranmak ahlaksızlıktır. (Leo Tolstoy)
1800 yıllarının başında bazı Hıristiyan toplulukları da vejetaryen beslenmeyi benimseyerek, ona bazı dini anlamlar yüklemeye başladılar. Örneğin İsa`nın merhamet öğretilerinin hayvanlara karşı da uygulanması gerektiğini, Tanrıya olan görevleri yerine getirebilmek için sağlıklı olunması gerektiğini ve bu şekilde daha sağlıklı yaşayacaklarını ileri sürdüler. Böylece, dindar kişilerden oluşan bir grup, 1847`de ilk Vejetaryen Derneğini kurarak; dünya kardeşliğini sağlamak; mutlu, barışçıl ve uygar yaşamak için vejetaryen beslenmenin yaygınlaşması gerektiğini öne sürdüler. (Bu dernek “Vegetarian Society of the United Kingdom” adı altında halen faaliyetlerine devam etmektedir.)
Et endüstrisi bu yüzyılın bütün savaşlarının, doğal felaketlerinin ve trafik kazalarının sebep olduğu ölümlerden daha çok sayıda Amerikalının ölümüne neden olmuştur. Eğer ‘Et gerçek insanlar için gerçek yiyecektir’ diye düşünüyorsanız ‘Gerçekten İyi’ bir hastaneye yakın otursanız iyi edersiniz. (Neal Barnard, doktor ve PCRM, “Sorumlu Tıp için Doktorlar Komitesi”nin kurucusu ve başbakanı)
20.yüzyıla gelindiğinde vejetaryen dernek sayısı arttı. George Bernard Shaw ve Mahatma Gandi gibi kişiler öncülüğünde bu beslenme tarzı yayılmaya devam etti. 1908`de kurulan ve halen faaliyette olan “Uluslararası Vejetaryen Birliği” konferanslar tertipleyerek dünyanın tüm vejetaryenlerini bir araya getirmekte ve bilgi alışverişini sağlamaktadır.
Hayvanlar benim arkadaşlarım… ve ben arkadaşlarımı yemem. Bir insan; bir kaplanı öldürmek istediği zaman, buna spor der; bir kaplan kendisini öldürmek istediği zaman, buna vahşilik der. (George Bernard Shaw)
1960-70`li yıllarda, sosyal hareket ve evrensel bilinçlenmenin artmasıyla (diyetin sağlık üzerindeki etkisinin anlaşılması, Doğu felsefelerine karşı uyanan ilgi, insanın çevreye yaptığı zararların yarattığı endişe, barış hareketleri, baskı görenlere destek hareketleri ve mükemmel topluma kavuşma arzusu …gibi), vejetaryenlik daha da önem kazanmaya başladı.
Küçük bir grub düşünceli, kendini adamış yurttaşların dünyayı değiştirebilceklerinden şüpheniz olmasın. Aslına bakarsanız, dünyayı değiştiren tek şey bu. (Margaret Mead, antropolog (1901-1978)
Osho’ya geçmeden önce tüm vejetaryenlerin Vegan Haftasını (1-7 Kasım) kutluyorum.
Şimdi de Osho’ya kulak verelim, bu keskin duyarlılığa teşekkür edelim.
[kaltura-widget wid="ylb7yeoshi" width="410" height="364" addpermission="2" editpermission="2" /]
[kaltura-widget wid="1xe1bkti5c" width="410" height="364" addpermission="2" editpermission="2" /]
[kaltura-widget wid="s25ozj98co" width="410" height="364" addpermission="2" editpermission="2" /]
Kaynaklar:
Patriyarka, Kadınlar ve Vejetaryenlik
Vejetaryen Kulubu
Vegansociety.com
Vegetarianism
Kedimveben.com
Veganarsi
Karakok
Carol J. Adams – The Sexual Politics of Meat
Dan Brown – Da Vinci Şifresi
Mezbahaların cam duvarları olsaydı, herkes vejetaryen olurdu. (Paul McCartney)
Ben vejetaryen kelimesini seviyorum. Tam bir “kendi adını kendi koyma” örneği. Vejetaryenler bu sözcüğü “vegetable” (sebze) kelimesinden değil, Latince’de canlı anlamına gelen “vegetus” kelimesinden yola çıkarak seçtiler. Ama vejetaryen kelimesi içi boşaltılma tehlikesiyle karşı karşıya, çünkü sadece dört bacaklı hayvanları yemekten kaçınan hepçil insanlar da kendilerini vejetaryen sayıyor. Bunun nedeni sanırım “et” denince çoğunun aklına “kırmızı et”in gelmesi. Bu yüzden insanlar kanatlı hayvanları yiyen ya da balık yiyen vejetaryenler de olduğu yanılgısı içinde. Ayrıca insanların birçoğu dört bacaklı hayvanları yemenin sağlıksız, ölü tavukları ya da ölü balıkları yemeninse sağlıklı bir beslenme tarzı olduğunu düşünüyor. Benim için vejetaryenlik bir sağlıklı beslenme meselesi değil, etik bir mesele. Büyük yazar Isaac Bashevis Singer şöyle diyor: “Ben bu yolu kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için seçtim.” (Carol J. Adams – The Sexual Politics of Meat)
Etin Cinsel Politikası adlı kitabında bu şekilde ifade etmiş, Adams. “İnsan bir hayvanı yemek için öldürmeye kalkınca, kendisinin adaletin hasretini çektiğini unutur. İnsan insaf için dua eder, fakat bunu başkasına uzatmaya hevessizdir. O zaman insan neden Tanrıdan insaf beklemeli? Vermeye hevesli olmadığın şeyi beklemen haksızlıktır. Kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için vejetaryen oldum.” Isaac B. Singer
Ünlü Rus yazar Leo Tolstoy evinde verdiği yemekte et yemeyi tercih eden bir misafirine canlı bir tavuk ikram eder. Şaşıran genç kadın dehşet içinde bunu nasıl yiyeceğini sorduğunda, Tolstoy kendi bilincinin hayvan öldürmeyi kabul etmediğini bu sebeple eğer et yemek istiyorsa öncelikle onu öldürmesi gerektiğini söyler. Aslında olayın özü bir anlamda budur. Eğer yediğimiz hayvanları kendimiz kesip pişiriyor olsaydık birçoğumuz buna tanıklık ettiği andan itibaren et yemeyi bırakırdı.
“İnsanın vejetaryen olmasını güçlendiren kanıtlar sanıldığından daha açık ve hissedilir şekildedir. Her şeyden önce doğaya bir göz atacak olursak, bu mahir kimyagerin yeryüzündeki her varlığın yiyeceğini kılı kırk yaran bir bilimsellik içinde bünyesine uygun olarak hazırlayıp sunduğunu görürüz. Öyle ki bunlar, onun sırları karşısında saygı ve temkinle başımızı eğmek zorunda bırakır bizi. Mesela bir bitki bataklık için, diğer çöl için yaratılırken, bir hayvanın ağzı atlamak, diğerinin dişleri parçalamak için yaratılmıştır. Yani her biri bünyesine ve bedensel gereksinmelerine yaraşır şekilde ve binlerce yüzyıl sürecinde bir yiyeceği kabul etmiştir. Bir kamış bataklıktan alınıp çöle dikilirse derhal kurur; meyve yiyen bir maymuna et yedirilirse çok geçmeden hayvanın kılları dökülür ve hastalanır…
İnsan yapısı itibarıyla yasalar dışında kalan ve diğer canlıların yaşamlarını düzenleyen bir varlık değildir. O da tabiattan doğmuş ve hayvanların evrimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle yakından bağlıdır onlara. Her bakımdan diğer canlılarla karşılaştırılacak olursa, insanın ne yırtıcı, ne de otlayıcı hayvanlara benzediğini görürüz. İnsanın bedeni et yiyecek şekilde yaratılmış olsaydı, yırtıcı hayvanlar gibi vahşi hayvanların peşinden koşup, canlı avı pençe ve dişleriyle parçalayarak ham eti, damarı, siniri, derisi ve kemiği ile birlikte yiyebilmesi gerekirdi. Oysa o kendini, yetiştirilip öldürülen, hazırlanıp pişirilen hayvan kaslarını yemeye ikna etmiştir. Bunların tümü doğaya aykırıdır.
…Şimdi insanın sindirim sistemini etobur, otobur ve her şeyi yiyen hayvanlarla karşılaştırarak bunlardan hangisine benzediğini görelim: Her şeyden önce insanın dişleri meyve yiyen iri maymunların dişlerine benzer. Çünkü yırtıcı hayvanlarda kesici dişler çok küçüktür. Köpek dişleri ise bunun aksine kalın ve uzundur. Öğütücü, sivri ve keskindir. Böylece avladıkları hayvanları parçalayıp etlerini parça parça ederek yutarlar… Kısacam meyve yiyenler, maymunlarla aynı seviyede dişe sahiptir ve sadece köpekdişleri belli belirsiz yükselir. Ancak parçalama işlemini gerçekleştiremez…” Dan Brown – Da Vinci Şifresi
Ve bir vicdan muhasebesini ve derin bir düşünsel analizi aktarıyor bize Carol J. Adams. Lütfen sözlerine tamamen kulak verelim.
‘Bir kere, vejetaryenler diğerlerine göre daha gerçekci düşünüyor, çünkü biz ‘kayıp göndergeyi’ yerine koyuyoruz. Biz onların tabaklarında yiyecek görmüyoruz, cesetler görüyoruz, ölü hayvanlar görüyoruz. Biz hem gerçekci düşünmeyi, hem de metaforik düşünmeyi bildiğimiz için işin aslını ifade etmeye kalktığımızda insanların huzursuzluk duyması ve bize düşmanca yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, insanlar giydikleri giysilerin ne koşullarda üretildiğini bilmek istemiyor. O giysileri çok kötü şartlarda çalışan kadınların ve çocukların ürettiklerini bilmek istemiyorlar. Oradaki ‘kayıp göndergeyi’ yerine koymayı istemiyorlar.’ ‘Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı.’
“Ben şiddete karşıyım. Mümkün olan en az zararla yaşamak taraftarıyım. Baskı, şiddeti ve şiddet kullanma araçlarını gerektirir. Bu şiddet genelde üç unsuru içeriyor: Bir varlığın nefes alıp veren, acı çeken bir canlı olarak değil de bir nesne olarak görülmesini sağlayan nesneleştirme; bir varlığın bütünlüğünü ortadan kaldıran parçalama ya da kesip biçme; son olarak da tüketme – insandışı hayvanın fiilen tüketilmesi ya da pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak yoluyla, parçalanmış kadın bedeninin tüketilmesi. Bu “kayıp gönderge” yapısında nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, bir tarihe, bir hayat öyküsüne, bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için “kötü muamele etme hakkını” doğuran bir yapı söz konusu.”
“Neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, kültürümüzdeki partiyarkal politika belirliyor ve et yemekle ilişkilendirilen anlamlar hep erkeklik etrafında dönüyor. The Sexual Politics of Meat’te, toplumsal cinsiyet politikalarının toplumumuzdaki yapılanma biçiminin hayvanlara, özellikle de tüketilen hayvanlara yönelik bakışımızla ilişkili olduğunu iddia ediyorum. PatriyarkaAtaerki, insan-hayvan ilişkilerinde örtük biçimde var olan bir toplumsal cinsiyet sistemidir. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı – “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri yapmadıklarıyla. Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor.”
“Kadınların birkaç nedenle vejetaryen olduklarını öne sürdüm. Bedenlerimizi tanıdıkça onları dinlemeyi öğreniyoruz, et yemekten vazgeçtikten sonra da kendimizi daha iyi hissettiğimizi görüyoruz. Ayrıca pek çok kadın, bir kadın olarak yetiştirilme tarzımızdan ötürü, haklarla (kimlerin, neden haklara sahip olduğuyla) değil, şefkatle (kimin neden yardımımıza ihtiyaç duyduğuyla) ilgilenen bir etik anlayışına sahip. Sadece tabağınıza bakmanız yeterli: “Ölü bir hayvanı yiyorum. Bu hayvan nasıl öldü? Nasıl yaşadı? Neden buna dahil oluyorum?”
“Popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı bir ortam yaratmaları üzerinde durdum. Hayvanların nasıl cinselleştirilip kadınsılaştırıldığını, kadınların da nasıl hayvanlaştırıldığını irdeledim. “Antropornografi” fikrini ortaya attım: Hayvanların birer fahişe gibi tasvir edilme biçimlerini ele aldım ve reklamlar üzerinden bunun örneklerini gösterdim. “Türün dişisini” ele alarak, kadınların nasıl “tür kimliğinin” taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da –sonuçta et haline getirilmek üzere– üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterdim. Tür, “dişi”yle özdeşleştirilen bir kategori haline geldi.”
“Et yemek “doğallaştırıldığında” karşı çıkmamız gereken iki nokta var. İlkin, biz insanların hayvanlardan farklı olduğumuz için et yediğimiz iddia edilir. Ama sonra birden et yemek, başka insandışı hayvanlar da et yediği gerekçesiyle meşrulaştırılır. Bu noktada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. İkinci olarak –ben bunun patriyarkal ataerkil kültürün parçası olduğu kanısındayım– kültürümüzde sadece etoburları değil, en yüksek etoburlar dediğimiz hayvanları, yani başka etoburları yiyen etoburları yüceltiyoruz. Et yiyenlerin büyük çoğunluğu otobur hayvanları yiyor. İnsanlar bu açıdan iyi bir örnek: Biz inekleri, kuzuları vs. yiyoruz. Ama kültürümüzde aslanlar ve kartallar, yani bizden daha etobur olan hayvanlar mitolojik açıdan yüceltiliyor. (Aslında hayvanların sadece yüzde altısından az bir kısmı etobur.) Ayrıca bazı erkek biyologlar erkek egemenliğini doğa kanunlarına dayandırmaya çalışıyor: Şu şu hayvan dişisine baskın, çünkü doğa böyle öngörmüş. Erkekler de kadınlara şöyle der bazen: “İçimdeki hayvanı uyandırıyorsun”. Ama biri çıkıp kendilerine hayvan dediğinde rahatsız oluyorlar nedense.
Bir de doğanın bütün kaynaklarını kullanmaktan yana olduğunu, ama mesela kendisi için fedakârlık yapan hayvana şükran duyduğunu ifade eden bazı çevreciler var. İyi de, neden tarih boyunca hep insandışı varlıklar insanlar için fedakârlık yaptılar? Belki de insandışı varlıkları yemeyerek fedakârlık etme sırası insanlara gelmiştir. Hem o hayvanın kendini feda etmek istediğini nereden biliyoruz? Hele de bu savı öne süren kişi bir avcı değilse? Bu insanlar yerlilerin hayvanlarla kurdukları ilişkiyi kullanıyor, daha doğrusu istismar ediyor. Yerli kültürlerin insandışı varlıklarla olan ilişkileri içinden hâkim kültüre aktarılan yegâne unsurlar, kendi pratiklerimizi meşrulaştırmak üzere seçilenler. Oysa hayvanları yemeyen birçok yerli kültür var.
Bence burada şöyle bir durum söz konusu: Ölü hayvanları yiyor olmak insanları zaten vicdanen rahatsız ettiği için bu iddialarla et yemeyi savunmaya çalışıyorlar. Bizi pek de mantıklı olmayan bu iddialarla oyalayıp vejetaryenlikle olan ilişkilerini sorgulamaktan uzak duruyorlar.
İnsanlar değişmek istemedikleri için her şeyi kendi istedikleri gibi doğallaştırıyor ya da savlarını meşrulaştıracak dinî gerekçeler türetiyor. Oysa istedikten sonra bunların tam tersi tezleri de doğallaştırabilir, tam tersi tezleri destekleyecek dinî gerekçeler de bulabilirsiniz.”
“Hayvan hakları anlayışının kullandığı dil, insan/hayvan arasındaki farklılaşmayı ortaya koyan felsefî çerçeveye dayanıyor. Evrensel haklar anlayışının dili, özerk bir varlık olarak ortaya konan Aydınlanma insanı (erkeği) anlayışının parçası. Oysa gerçekte hiç kimse özerk değil. Biz ilk önce ilişkilerimiz aracılığıyla öğreniyoruz. Yürümeyi, konuşmayı hep ilişkilerimizle öğreniyoruz. Şefkat etiğinde, temel haklar anlayışının dayandığı özerk insan/erkek mefhumu eleştirilir.
İkincisi, hayvan hakları anlayışı sadece duygusallığı dışlamakla kalmıyor, aynı zamanda çok “erkek”. Bu anlayış bize insandışı varlıklar için üzülmemizi salık vermiyor, doğru olan şeyi yapmamızı salık veriyor. Bazılarımız çıkıp bu varlıklar için üzüldüğünü ifade etti. Çünkü üzülmek de meşru bir bilme biçimidir. Civcivlerin gagalarının kesildiğini, danaların doğduktan bir gün sonra annelerinden ayrıldığını işittiğimiz zaman hissettiğimiz öfkeye ya da diğer duygulara neden güvenmeyelim? Öfke ve şefkat (caring) neden insanlar olarak bizi anlamlı bir şekilde tanımlamasın?
İnsanlar buna cevaben şöyle diyebilir: Kadınların erkeklerden daha şefkatli olduğunu mu iddia ediyorsun? Hayır. Erkeklerle özdeşleştirilen bir düşünme biçiminin kadınlarla özdeşleştirilen bir tepki gösterme ve düşünme biçimi üzerinde hâkimiyet kurduğunu iddia ediyorum.
Belki de ihtiyacımız olan şey duygudur. Ortada sizi rahatsız eden bir şey varsa, kültürün söyledikleri doğrultusunda duygularınızı değiştirmek yerine, duygularınızın söyledikleri doğrultusunda kültürünüzü değiştirmek belki de daha doğrudur. Çünkü duygusal açıdan rahatsız oluyorsanız, o kültürde ters bir şeyler var demektir. Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama, ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı. Bu çok vahşi bir süreç. Ayrıca birçok hayvan o eski çiftliklere benzer yerlerde kesilmiyor, korkunç hayatlar yaşayıp korkunç yöntemlerle öldürülüyor.”
“Amerika’da devlet süt ve et sektörünü destekliyor. Böyle bir destek olmasaydı bugün bir hamburgerin fiyatının 35 dolar olması gerekirdi. O zaman veganlığın gerçekten de ucuz bir beslenme tarzı olduğu ortaya çıkardı. İkincisi, bu maliyet hesabını yaparken sağlık harcamalarıyla gıda harcamalarını birarada düşünmemiz gerekir – o zaman da veganlığın kat kat ucuz bir beslenme tarzı olduğu görülür. Amerika’da başta gelen on öldürücü hastalığın altısı yüksek yağ, yüksek kolesterol ve süt ürünleri tüketimine bağlı hastalıklar. Üçüncüsü, dünyanın büyük çoğunluğu temelde vejetaryen bir rejimle hayatlarını sürdürüyor, çünkü tahıllar ve baklagiller çok daha ucuz.”
“Mesela New York Times’da sınaî çiftliklerin yaygınlaşmasını, ve bunların insanlar ve çevre üzerindeki etkilerini konu alan, ama tek bir satırında bile hayvanlara değinilmeyen bir makale yayımlandığında öfkeleniyorum. Ama bu öfkeyi bazı şeyler üzerinde kafa yorabilmek için kullanıyorum: Burada olup biten nedir? Bu neyi temsil ediyor? O zaman bu öfke, meseleyi kuramsal açıdan ele almamı sağlıyor, çünkü ben mevcut durumu anlamayı ve değiştirmeyi istiyorum. Et yiyen insanlar bazen öyle şeyler yapıyorlar ki “beni tahlil et” diye bağırıyor adeta. Bu nedenle, bu öfke ve çaresizlik halinin beni felç etmesine izin vermek yerine, bunu bir süreç olarak görmeye karar verdim. Ne de olsa bir zamanlar ben de et yiyordum. Vejetaryenlerin geçirdiği süreci henüz tamamlamamış insanların arasında yaşıyoruz, hepsi bu.”
“Bir kere, vejetaryenler diğerlerine göre daha gerçekçi düşünüyor, çünkü biz “kayıp göndergeyi” yerine koyuyoruz. Biz onların tabaklarında yiyecek görmüyoruz, cesetler görüyoruz, ölü hayvanlar görüyoruz. Biz hem gerçekçi düşünmeyi hem de metaforik düşünmeyi bildiğimiz için, işin aslını ifade etmeye kalktığımızda insanların huzursuzluk duyması ve bize düşmanca yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, insanlar giydikleri giysilerin ne koşullarda üretildiğini bilmek istemiyor. O giysileri çok kötü şartlarda çalışan kadınların ve çocukların ürettiklerini bilmek istemiyorlar. Oradaki “kayıp göndergeyi” yerine koymayı istemiyorlar. İkinci olarak şunu söylemek istiyorum: Vejetaryenler, sofrada ölü bir hayvan bulunduğu zamanlarda bu konuyu konuşmaktan kaçınmalı. Çünkü o zaman çok fazla gerilim oluyor. O sırada o hayvanı yemekte olan kişi yaptığı şeyi meşrulaştırmak için daha da fazla çaba harcıyor.”
“Hiçbir zaman boş vermememiz, tartışmaya girmekten kaçınmamamız gerekir. Ama biz vejetaryenlerin yapması gereken, et yiyen bir insana neden bu yolu seçtiğimizi açıklamaya çalışmak yerine, onun neden et yediğini açıklamasını sağlamak. Hayvanlar, yaşadıkları süre içinde bile yığın olarak görülüyorlar. Geçenlerde 6 yaşındaki çocuğumla sinemaya gittik, filmin sonunda “bu filmin çekimlerinde hiçbir hayvan zulüm görmemiştir” yazdı. Çocuğum da şöyle dedi: “Yani bu filmde yedikleri etlerin hepsi sahte miydi?” Bu çok derinlikli bir soruydu, çünkü kültürümüzde hayvanları yemek zulümden sayılmıyor. Ama altı yaşındaki bir vejetaryen bütün bir kültürel pratiği sorgulayabiliyor.
“Hayvanları yiyen insanlar bir tahakküm ilişkisinden yararlanıyor, ama kültürümüzde bu ilişkiyi sağlayan yapıların ve bu süreçte zarar gören hayvanların görünmezliği teşvik ediliyor. Hayvanlara yığın gözüyle bakılıyor. Bireyselliklerinden kopartılıyorlar, böylece buradaki tahakküm ilişkisi görünmez oluyor. Eti, hayvanların varlık nedeni olarak görüyoruz; hayvanların yenmek için var olduklarını düşünüyoruz. Ama ekofeminist bir etik anlayışında ilk sorulması gereken şu: “Ne yaşıyorsun?” Bu soruyu sadece dilimizi konuşan varlıklarla empati kurarak değil, sütü sağılan bir ineğe, sürekli yumurtlatılan bir tavuğa, boğazları kesilmek üzere olan hayvanlara da sorabilmemiz gerek. Öncelikle de bu soruyu sormanın meşru olduğunu, hayvanların gerçekten de bir şeyler yaşadıklarını kabul etmek gerek. İkinci olarak da, o hayvanların ne yaşadıklarını anlayabilmek için gereken bilgileri edinmek gerek. Bu soruyu içtenlikle sorduğumuzda, inanın hayvanlar –kelimelerle olmasa bile– bize cevap veriyor.”
“Bilinçlenme süreci herkes için bir noktadan sonra kişisel bir süreç. Ama et yemek konusunda ve etin kaynağının hayvanlar olduğunu gizleme konusunda kültürel açıdan öylesine bir baskı var ki, kesilip biçilmiş et dilsel açıdan türlü türlü kisvelere büründürülüyor: “Bir kuzunun bacağı” demiyoruz, “kuzu budu” diyoruz. Kuzu ile bacağı arasındaki aidiyet ilişkisini ortadan kaldırıyoruz. Hayvanlar bireylerden oluşmayan, yekpare bir kitlenin adı değil. Su öyledir mesela. Ne kadar eklesen ne kadar çıkarsan su yine sudur. Et kelimesini kullanarak hayvanlar hakkında böyle bir yanılgı oluşturuyoruz.”
Vejetaryen olmayı tercih eden kişi, bedenine ve ruhuna daha iyi bakmaya, kendine ve dünyadaki diğer canlılara daha fazla özen göstermeye başladığından, hiç kuşkusuz bilinçli olarak tercih edilmiş sağlıklı bir yaşama adım atmış demektir. Çünkü vejetaryanlık bilinçli bir tercihtir ve her şeyi yiyerek giderek sağlıksız hale gelen bir bedene oranla daha yüksek kaliteye sahip, özenli bir beden ve ruh bütünlüğüne olanak sağlar.
Bir çoğumuza sürpriz gibi gelebilir ama, atalarımız milyonlarca yıl boyunca yarı-vejetaryen bir diyetle beslenmişlerdir. Bazı antropologlar atalarımızın yaman birer avcı olduğunu düşünseler de; son yapılan çalışmalarda bu görüş değişmiş, avcı-toplayıcı oldukları görüşü ağırlık kazanmıştır. Nitekim günümüzde hala benzer ilkel şartlarda yaşayan Avustralya aborijinleri veya Afrika`daki Kung toplulukları, yemiş, tohum, meyve ve sebze ağırlıklı beslenmekte, diyetlerinin sadece dörtte birlik kısımları hayvani gıdalardan oluşmaktadır.
Vejetaryenlik, Batıdaki pek çok güzel fikrin esin kaynağı olan eski Yunan`dan gelişmiştir. Pisagor tanınan en meşhur vejetaryen idi. Onun dışında Diyojen, Plato ve Epikür gibi filozoflar da vejetaryen beslenme tarzını benimsemişlerdi. Daha sonra Romalılar, her ne kadar düşmanlarını aslanlara yem yapmakla ünlüyseler de, Yunanlardan aldıkları “vejetaryen beslenme” tarzını benimsediler. O devirlerde ağırlıklı olarak etle beslenen Germen ırkı, Yunan ve Roma kültürlerince “barbar” olarak değerlendirilirdi.
Roma`nın düşüşü ve Hıristiyanlığın yayılışı, vejetaryenlik açısından karanlık bir dönemin başlangıcıydı. Hıristiyanların büyük bir kesimi için, hayvanların kullanılması, öldürülüp yenmesi tamamen mubah sayıldı çünkü onların inancına göre Tanrı hayvanları, sırf insana hizmet etsinler diye yaratmıştı. Sadece bazı keşişler, insandaki hayvani tutkuları bastırmak amacıyla et yemekten kaçınılması gerektiğini düşünüyorlardı onlar et yememekle manevi açıdan gelişeceklerine inanıyorlardı. (Et yemenin saldırganlığı artırdığı konusunda, günümüzde bazı bilimsel tezler mevcuttur.)
Yamyamlıktan daha çok midemizi bulandıran hiç bir şey yoktur, fakat biz de Budistlere ve vejetaryenlere aynı izlenimi veriyoruz bebek yediğimiz için, her ne kadar kendi bebeklerimizi yemesek de.
Robert Louis Stevenson, yazar (1850-1894)
15. yüzyılda klasik felsefe,sanat ve bilimdeki gelişmelerden sonra Avrupa, vejetaryenliği yeniden keşfetti. Leonardo Da Vinci dönemin en ileri gelen vejetaryenlerindendi.
18. ve 19. yüzyıllar vejetaryen Rönesansı kabul edilebilir. Zira Darwin`in buluşları, hayvanların insanlardan temelde tamamen farklı yaratıklar olmadıklarını, sadece daha az gelişmiş olduklarını ortaya koydu. Hayvanların uzak akrabamız oldukları fikri, o dönemin diğer insani reform hareketlerinin içinde yerini aldı: Artık vejetaryenler ve hayvan hakları savunucuları, aynı anda kölelik aleyhtarlığı ve çocuk hakları konularında da birlikte mücadele etmeye başladılar. Avrupa`da vejetaryenlik üzerine ilk kitapların ortaya çıkması da bu döneme rastlar. Leo Tolstoy ve Percy Bysshe Shelley gibi yazarlar etsiz beslenme tarzının avukatlığına soyundular.
İnsan et yemeden yaşayıp sağlıklı olabilir; o nedenle et yerse hayvanların sırf iştah için öldürülmesinde payı olur. Ve böyle davranmak ahlaksızlıktır.
Leo Tolstoy
1800 yıllarının başında bazı Hıristiyan toplulukları da vejetaryen beslenmeyi benimseyerek, ona bazı dini anlamlar yüklemeye başladılar. Örneğin İsa`nın merhamet öğretilerinin hayvanlara karşı da uygulanması gerektiğini, Tanrıya olan görevleri yerine getirebilmek için sağlıklı olunması gerektiğini ve bu şekilde daha sağlıklı yaşayacaklarını ileri sürdüler. Böylece, dindar kişilerden oluşan bir grup, 1847`de ilk Vejetaryen Derneğini kurarak; dünya kardeşliğini sağlamak; mutlu, barışçıl ve uygar yaşamak için vejetaryen beslenmenin yaygınlaşması gerektiğini öne sürdüler. (Bu dernek “Vegetarian Society of the United Kingdom” adı altında halen faaliyetlerine devam etmektedir.)
Et endüstrisi bu yüzyılın bütün savaşlarının, doğal felaketlerinin ve trafik kazalarının sebep olduğu ölümlerden daha çok sayıda Amerikalının ölümüne neden olmuştur. Eğer ‘Et gerçek insanlar için gerçek yiyecektir’ diye düşünüyorsanız ‘Gerçekten İyi’ bir hastaneye yakın otursanız iyi edersiniz.
Neal Barnard, doktor ve PCRM, “Sorumlu Tıp için Doktorlar Komitesi”nin kurucusu ve başbakanı
20.yüzyıla gelindiğinde vejetaryen dernek sayısı arttı. George Bernard Shaw ve Mahatma Gandi gibi kişiler öncülüğünde bu beslenme tarzı yayılmaya devam etti. 1908`de kurulan ve halen faaliyette olan “Uluslararası Vejetaryen Birliği” konferanslar tertipleyerek dünyanın tüm vejetaryenlerini bir araya getirmekte ve bilgi alışverişini sağlamaktadır.
Hayvanlar benim arkadaşlarım… ve ben arkadaşlarımı yemem. Bir insan; bir kaplanı öldürmek istediği zaman, buna spor der; bir kaplan kendisini öldürmek istediği zaman, buna vahşilik der. (George Bernard Shaw)
1960-70`li yıllarda, sosyal hareket ve evrensel bilinçlenmenin artmasıyla (diyetin sağlık üzerindeki etkisinin anlaşılması, Doğu felsefelerine karşı uyanan ilgi, insanın çevreye yaptığı zararların yarattığı endişe, barış hareketleri, baskı görenlere destek hareketleri ve mükemmel topluma kavuşma arzusu …gibi), vejetaryenlik daha da önem kazanmaya başladı.
Küçük bir grub düşünceli, kendini adamış yurttaşların dünyayı değiştirebilceklerinden şüpheniz olmasın. Aslına bakarsanız, dünyayı değiştiren tek şey bu. (Margaret Mead, antropolog (1901-1978)
Şimdi de Osho’ya kulak verelim, bu keskin duyarlılığa teşekkür edelim.




















Hayvanlar hakkında genel bir biçimde konuşmaktan kaçınırım. Bence “hayvanlar” diye bir şeyden bahsedilemez. “Hayvanlar” dediğiniz anda, birşeyleri anlamamaya ve de hayvanı bir kafese kapatmaya başlamışsınız demektir.. Değişik hayvan türleri arasında dikkate değer miktarda farklar söz konusudur. Hepsini bir araya, tek bir kategori altında toplamanın bir açıklaması yoktur: maymunlar, arılar, yılanlar, köpekler, atlar, eklembacaklılar ve mikroplar.. Tüm bunlar birbirinden radikal bir biçimde farklı canlı organizmalardır ve tüm bunlara hayvan diyerek hepsini bir kategori altına koymak, maymunu ve karıncayı, gayet şiddet barındıran bir jesttir. İnsan olmayan tüm canlıları tek bir kategori altında toplamak, öncelikle, aptalca bir tutumdur, teorik açıdan saçmalıktır ve tam da insanların hayvanlara uyguladığı gerçek şiddete iştirak etmek demektir. Mezbahanelere, endüstriyel muamelelere maruz kalmalarına, tüketilmelerine yol açan şey budur. Hayvanlara yönelik tüm bu şiddet, genel olarak “hayvanlar”dan bahsedilmesine olanak sağlayan bu kavramsal basitleştirme ile vuku bulur. Bu sebeble, dilime dikkat ederek, “hayvanlar” hakkında konuşmam. “Bu spesifik hayvan türü” ya da “ şu ya da bu hayvan” diye bahsederim. Jacques Derrida (Gün Doğmadan: Elisabeth Roudinesco ile Söyleşi)