Yaşama Karşı; Merhamet – Nietzsche

Bir Teklif. Eğer benimiz, kutsal olana göre, hep nefret edilmeye değer ise, nasıl olur da onu başkalarının sevmesine izin verip, kabul edebiliriz… bu başkası ister tanrı olsun, ister insan! Sadece nefreti hak ettiğini bile bile başka savunucu duygulardan söz etmemek için kendini sevdirmek, yakışık almaz.
“Ama aslında bu, merhamet alanına girer.” Öyleyse sizin yakınınıza karşı duyduğunuz sevgi bir merhamet mi? Acımanız merhamet mi? Şimdi, eğer bu sizin için mümkünse, o zaman bir adım daha atın: Kendinizi merhametten ötürü sevin. — O zaman tanrınıza hiç ihtiyacınız kalmaz ve içinizde günaha girmekle ve kurtuluşla ilgili dramın tümü son bulur!
Kendini Daha Fazla Düşünme. İnsan şunu enine boyuna bir düşünsün bakalım: Önümüzde birisi suya düşerse, arkasından ona hiç yakınlık duymasak bile niye atlarız? Merhametten: Orada insan sadece başkasını düşünür… der düşüncesizlik. İnsan kan tüküren birisi için, hatta ona karşı kötü ve husumetli bir tavır içinde olsa bile, neden acı ve sıkıntı duyar? Merhametten: Bu sırada insan artık kendisini düşünmez… der aynı düşüncesizlik. Gerçek, merhamet duygusundadır.. . yanıltıcı bir şekilde genellikle merhamet diye adlandırmaya alıştığımız şeyi kastediyorum… gerçi ar tık bilinçli olarak kendimizi düşünmeyiz, ama çok kuvvetli bir bilinçsizlikle düşünürüz, tıpkı bir ayağımız kaydığında kendi kendimize amaca yönelik karşı hareketler yaptığımız ve bu sırada anlaşılan aklımızı kullandığımız gibi. Başkasının kazası rencide eder bizi; eğer ona yardım etmezsek, bu bize güçsüz olduğumuzu, belki de korkak olduğumuzu gösterir. Ya da bu, başkalarının karşısında onurumuzun azalmasına veya kendimize olan saygımızın azalmasına neden olur. Ya da başkasının kazasında ve acısında bizi uyaran bir tehlike işareti vardır ve insanın tehlikeye maruz kalmasının ve zayıflığının belirtileri olarak zaten bize utandırıcı etki yapabilirler. Bu çeşit ıstırabı ve rencide olmayı geri çevirip, içinde ince bir özsavunmanın ya da intikamın da bulunabileceği merhamet eylemiyle misillemede bulunuruz. Aslında kuvvetli bir şekilde kendimizi düşünüyor olmamız, acı çekenlerin, yokluk içinde kıvrananların, feryat edenlerin bakışlarından kaçınmaya muktedir olduğumuz bütün durumlarda verdiğimiz karar bu durumu ortaya koymaktadır: Eğer biz daha güçlü, yardım eden kimseler olarak yeterli olup, alkış alacağımızdan emin olursak, mutluluğumuzun karşıtını duyumsamak istiyorsak ya da görünüş sayesinde sıkıntıdan kurtulabileceğimize inanıyorsak, bunu yapmamaya karar veririz. Böyle bir görünüşte bize verilen ve çok değişik türlerde olabilecek acıyı merhamet diye adlandırmak yanıltıcıdır, çünkü o acı, her koşulda karşımızda acı çekenin serbest olduğu bir acıdır: Nasıl onun acıları ona aitse, o acı da sadece bize aittir. Ama merhamet eylemini yaptığımızda kendimizden uzaklaştırdığımız işte sadece bizim bu acımızdır. Ancak, böyle bir şeyi hiçbir zaman bir güdü tarzında yapmayız; bu eylem sırasında kendimizi kesin olarak bir acıdan kurtarmak istersek, aynı eylemle mutlaka heves tepisine yol veririz.., heves, karşıt bir durumun görünmesiyle; sadece istersek yardım edebilme düşüncesiyle; yardım etmemiz durumunda övülme ve tanınma düşüncesiyle; yardım etkinliğinin bizzat kendisiyle, eylem gerçekleşir ve adım adım gerçekleşen bir şey olarak gerçekleştiren kimseyi sevindirmesiyle, özellikle de eylemimizde ortaya çıkan öfkede adaletsizliği sınırlama duygusu varsa (birisinin öfkesini boşaltması kendi başına zindelik verir) ortaya çıkar. Bütün bunlar ve daha ince olan diğer şeyler eklenince “merhamet” oluşur: Dil nasıl da beceriksizce bir sözcük ile çok sesli bir varlığa saldırır!
Buna karşın merhamet, ıstırap ile bir cins, ıstırap karşısında ortaya çıkıyor olması, ya da ıstırap için özel, ince, etkileyici bir anlayışı olması; her ikisi de deneyime ters düşer ve kim merhameti tam da bu iki açıdan överse, işte o ahlakın bu alanında yeterli deneyimden yoksun demektir. Bu benim Schopenhauer’in merhametle ilgili anlattığı bütün inanılmaz şeyler konusundaki şüphemdir: Bizi bununla kendince büyük yeniliğine, merhamet etmeye inandırmak istemesi — işte onun çok eksik gözlemleyip, berbat bir şekilde tanımladığı merhamet etmeye— o geçmiş ve gelecekteki her türlü ahlaksal eylemlerin kaynağıymış… ve aslında ilk kez Schopenhauer’ın onun için uydurduğu yeteneklerden dolayı.
Sonuçta, merhametsiz bir insanı merhametli olandan ne ayırır? Her şeyden önce onlarda —burada sadece kaba hatlarıyla deyi verirsek… korkunun duyarlı fantezisi, tehlikeye karşı sezginin ince yetisi yoktur; engelleyebilecekleri bir şey olduğu zaman gururları da öyle çabuk incinmez (Gururdan gelen dikkatleri, boş yere başkalarının işine karışmalarını yasaklar, evet, onlar herkesin kendi kendine yardım etmesini ve kendi kartını oynamasını severler). Kaldı ki, onlar acılara dayanmaya çoğunlukla merhamet edenlerden daha alışkındırlar; kendileri acı çekmiş oldukları için, başkalarının acı çekmesi onlara haksızlık olarak da görünmez. Nihayet nasıl merhametliler için Stoacı soğukkanlılık durumu utandırıcıysa, onlar için de yumuşak kalplilik durumu utandırıcıdır; onu aşağılayıcı sözcüklerle doldururlar ve bu münasebetle erkekliklerinin ve soğuk cesaretlerinin tehlikede olduğunu düşünürler… Gözyaşlarını başkalarından gizleyip, kendilerine kızarak silerler. Benciller, merhametli kimselerden başka türlüdür.., ama onları tam anlamıyla kötü ve merhametlileri iyi olarak nitelendirmek, geçerli olan modadan başka bir şey değildir: Bunun tersi olan modanın da belli bir zamanı vardı ve uzun bir zamandı!

İnsan Kendisini Merhametten Ne Ölçüde Korumalı. Merhamet etme, eğer gerçekten ıstırap veriyorsa.., ve bu bizim burada tek bakış açımız olduğu iddia ediliyor, zararlı bir duygulanımda her kendini kaybetme gibi bir zayıflıktır. Dünyadaki ıstırabı artırır: Dolaylı olarak ara sıra merhametin sonucu olarak, bir ıstırap azaltılıp yok edilebilse bile, insan bu arasıra ve bütünüyle önemsiz sonuçları, söylediğimiz gibi, zararlı olan varlığını haklı çıkarmakta kullanamaz. Onun sadece bir gün hüküm sürdüğünü varsayalım; o zaman insanlık derhal mahvolur. Esasen o herhangi bir dürtü gibi hiç de iyi karakterli değildir: sadece istenip, övüldüğü yerde… ve bu insanın onun içindeki zarar verici öğeyi kavramadığı, ama içinde bir neşe kaynağı keşfettiği yerde oluyor, vicdan huzuru ona tutununca, ancak o zaman insan seve seve ona bağlanıp, gösterisinden utanmıyor. O, zararlı olduğunun düşünüldüğü başka koşullarda zayıflık sayılıyor, ya da Yunanlılarda olduğu gibi, insanın zaman zaman keyfi boşalımlarla tehlikesini ortadan kaldırabileceği hastalıklı periyodik bir duygulanım oluyor. Her kim bir kez denemek için, merhamet nedenlerini pratik yaşamda bir süre bile bile takip edip çevresinde yakalayabileceği bütün sefaleti her zaman ruhunun karşısına dikerse, hasta ve melankolik olmaktan kaçınamaz. Bununla beraber her kim doktor olarak herhangi bir anlamda insanlığa hizmet etmek isterse, o duyguya karşı çok dikkatli olmak zorundadır… duygu onu bütün önemli anlarda felç edip bilgisine ve yardımsever narin ellerine engel olur.
Merhamet Edilmek. Başkasının merhamet etmesi düşüncesi vahşilerde ahlaksal dehşet uyandırır: Bu gibi durumlarda insan bütün erdemlerden yoksundur. Merhamet bahşetmek, aşağılamak gibi bir şeydir: İnsan aşağılık bir yaratığı acı çekerken görmek istemez, bu ona zevk vermez. Buna karşın insanın eşdeğer gururlu olarak kabul ettiği ve işkence altında gururundan vazgeçmeyen bir düşmanı acı çekerken görmek ve esasen merhamet dilemeyi reddeden, yani en utandırıcı ve derin aşağılamalarda bulunan her yaratığı görmek… işte bu zevklerin zevkidir, bu sırada vahşi kişinin ruhu hayranlığa dönüşür: Sonunda, eğer eline geçirirse, böyle cesur bir yaratığı öldürür ve ona, inatçı düşmana, son şerefini teslim eder: Bağırıp çağırsaydı, yüzündeki soğuk alaycı ifadeyi kaybetseydi, kendini aşağılık bir şekilde gösterseydi… o zaman, bir köpek gibi yaşamasına izin verilirdi.., artık ıstırabını seyredenlerin gururunu tahrik etmez ve hayranlığın yerini merhamet etme alırdı.
Merhametteki Mutluluk. Eğer insan Hintliler gibi insan sefaleti konusundaki bilgiyi bütün zihinsel etkinliklerin amacı olarak koyar ve tinin birçok kuşağı boyunca böyle korkunç bir hedefe bağlı kalırsa: merhamet etme kalıtımsal kötümserlikteki insanların gözünde, sonuçta yaşamı koruyan güç olarak yeni bir değer kazanır; her ne kadar varlık tiksinti ve dehşet karşısında fırlatılıp atılmaya layık olsa da, o yine de varlığı katlanılabilir hale getirir. Merhamet etme, zevki barındıran ve üstünlüğü küçük dozlarda tattıran bir duyum olarak intihara karşı panzehirdir: Tortularımızı alır, kalbi doldurur, korkuyu ve kasılmayı giderir; konuşmaya, yakınmaya ve eylem yapmaya sürükler… bireyi her tarafından köşeye sıkıştırıp karanlığa iten ve soluğunu kesen bilgi sefaleti ile ölçülürse göreli mutluluktur. Ama hangi mutluluk olursa olsun insana hava, ışık ve serbest hareket sağlar.

“Ben” Neden İkilensin! Kendi yaşantılarımızı başkalarının yaşantılarını görmeye alıştığımız gözlerle görmek… bu çok rahatlatır ve önerilmeye değer bir ilaçtır. Buna karşın, başkalarının yaşantılarını sanki bizim yaşantılarımızmış gibi görmek ve algılamak… bir merhamet felsefesi isteği, bu bizi mahveder, hem de çok kısa zamanda: ama bu denensin ve daha fazla hayal kurulmasın! Bunun dışında, ilk maksim akla ve akıllı olmaya yönelik iyi niyete mutlaka daha uygundur çünkü bir olay bizim değil de başkasının başına gelirse, o olayın değer ve anlamı hakkında daha nesnel karar veririz: örneğin bir ölüm olayının, para kaybetmenin, bir iftiranın değeri hakkında vereceğimiz karar gibi. Buna karşın eylem ilkesi olarak merhamet etme, “başkasının rahatsızlığından onun duyduğu kadar rahatsızlık duy” talebiyle, ben bakış açısı, abartması ve aşırılığıyla, başkasının da bakış açısı, merhamet edeninki de olmayı beraberinde getirirdi: Böylelikle kendi yükümüzü mümkün olduğu kadar azaltacak yerde kendi benimizden ve başkasının beninden aynı anda ıstırap çekip, büyük bir istemle çift akılsızlıktan şikâyetçi olurduk.
Daha Sevecen Olmak. Eğer birisini sever, sayar, ona hayranlık duyar ve ardından acı çektiğini keşfedersek, büyük bir şaşkınlık duyarız, çünkü ondan bize akan mutluluğun kendi mutluluğumuzun yaşama sevinci veren zengin pınarından kaynaklandığından başka türlü düşünmeyiz… böylece sevgi, saygı ve hayranlık duygularımız daha önemli bir ilişkiye dönüşür: Daha sevecen olur, yani: Onunla bizim aramızdaki uçurumun kapandığı, eşitliğe yaklaşma sağlandığı görünür. Eskiden o, hayalimizde minnettarlığımızın üstünde yaşarken, ona geri vermemiz ilk kez ancak şimdi mümkün olur. Bu geri verebilme yeteneği, bize büyük sevinç ve övünme sağlar. Onun acısını neyin azaltacağını keşfetmeye çalışır ve onu kendisine veririz; teselli edici sözler, bakışlar, ikramlar, hizmet, armağan isterse… onları veririz; ama her şeyden önce: ıstırabıyla ilgili acı çekmemizi isterse, o zaman acı çekiyor gibi davranırız, ama bütün bunlara rağmen etken minnettarlığın zevkini çıkarırız: onun zevkini, kısaca, iyi intikam olarak çıkarırız. Bizden hiçbir şey istemez ve kabul etmezse, keyifsiz ve üzgün, neredeyse gücenmiş olarak çekip gideriz: Sanki minnettarlığımız geri çevrilmiş gibi olur… ve bu onur noktasında en yardımsever insan hala tehlikelidir. Bütün bunlardan, en uygun durumda bile ıstırap çekmede biraz aşağılayıcı, merhamet etmede biraz yüceltici ve üstünlük duygusu verici bir şey bulunduğu sonucu çıkmaktadır; bu iki duyguyu sonsuza değin birbirinden ayırıcı unsur olarak.
Sözde Daha Yüksek! Merhamet etmeye ilişkin ahlakın, Stoacı ahlaktan daha yüksek olduğunu mu söylüyorsunuz? İspatlayın! Ama ahlaktaki “daha yüksek” ve “daha alçak” derecelerin ahlaksal arşınlarla ölçülmediğine dikkat edin: Çünkü mutlak bir ahlak yoktur. Yani, ölçüleri başka yerden alın ve… şimdi dikkat edin! Duygusu büyük ve büyüleyici bir başarı ile dolup taşmış, bir utku yorgunluğu başlamışsa, o zaman insan gururundan vazgeçer; adama duygusu yükselir ve nesnesini arar. Azarlansak da övülsek de bizler bu arada yakınlarımız için alışıldığı üzere fırsatız, çok sıklıkla, keyfi olarak saçından tutulup sürüklenen, içlerinde kabaran azarlama ya da övme dürtüsünü dışarı akıtan fırsatız. Her iki durumda da onlara iyilik ederiz, ama bu iyilikten bizim herhangi bir kazancımız yoktur, onlar da teşekkür etmezler.
Tan Kızıllığı
Friedrich Nietzsche



















