abone ol: Sunular | Yorumlar

Nasıl Başladı: Mülkiyet ve Bilim

0 comments

Başlangıçta her kişi, yalnız kendi topluluğu ve kendi köyü için çalışırdı. Zamanla, silahçı yada çömlekçi, mallarını tahılla, kumaşın yada başka zanaatçıların mallarıyla değiştirmeye başladı. Maden ocaklarında kızdırılıp üstüne su dökülerek parçalanan taş gibi, eski soy düzeni de yavaş yavaş çatlayıp dağılmaya başlamıştı.

Önceleri soyun bütün üyeleri eşitti. Yavaş yavaş bir uçurumun, zenginleri yoksullardan, ikinci bir uçurumda zanaatçıları çiftçilerden ayırmıştı. Önce zanaatçı kendi topluluğu için çalışır, topluluk onu beslerdi. Çünkü insanlar, hep birlikte çalışır, elde ettiklerini de bölüşürdü. Zanaatçı yaptığı işi pazara sürmeye başlayınca, karşılık olarak aldığı tahılı ve kumaşları soydaşlarıyla paylaşmaktan vazgeçti. Çünkü tahıl ve kumaşı, kimseden yardım görmeksizin, çoluk çoçuğu ile birlikte kendisi kazanmıştı. İnsan böylece kendisinin olanı, başkasının olandan, kendi ailesini, soydaşının ailesinden ayırmaya başladı. İnsanlar ayrı ayrı aileler halinde yaşamaya başladılar.

Yüksek bir tepede, kalın duvarlarla çevrili evde zengin ve en kuvvetli aileler yaşardı. Böyle bir ailenin kalın duvarlar arkasında saklayacağı şeyleri vardı. Burada kabilenin önderi, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla birlikte yaşardı. Tepenin eteklerindeki kulübelerde ise yoksul çiftçiler barınırdı. Yamaçlarda silahçı, çömlekçi, bakırcı gibi zanaatçıların evleri vardı.

Bu yerlerde yaşayanlar, artık birbirleriyle eşit insanlar olarak konuşmazlardı. Çiftçiler zengin ve yetkili kabile önderlerini gördükleri zaman saygıyla selamlarlardı. Tanrıların kuvvetliyi koruduklarına inanırlardı çünkü. Bunu kahinler, çiftçilere daha küçük yaştan öğretmişlerdi.

Çiftçiler zanaatçılara ve maden ocaklarında çalışanlara da kardeş gözüyle bakmazlardı. Sakın, ateş püsküren yerin altından bakır çıkaran bu üstü başı isli adamlar, birer büyücü olmasınlardı! Yerin altında neler olduğunu nereden biliyorlardı bunlar! Maden cevherini nasıl buluyorlardı? Herhalde bunlara toprağın nereden kazılması gerektiğini söyleyen ve maden cevherini çıkarıp tılsımla bakır ve tunca çevirmelerine yardım eden birisi vardı. Orada toprağın altında muhakkak, yardım eden esrarengiz bir koruyucuları olmalıydı. İnsanlar bunlardan uzak dursa daha iyi ederlerdi.

Bu büyücü demirciler hakkında çok eskiden kalan masallar var. O zamanlar insanların zenginlikle yoksulluğu nasıl gördüklerini anlatan sözler dilimizde hala yaşıyor. İnsanların zengin ve yoksul diye nasıl bölündüğü bilinmediği için, insanların kaderini tanrıların tayin ettiği sayılırdı.

Dilimizde zengin anlamına gelen “bogatiy” kelimesi Tanrı demek olan “bog” sözünden gelir. Bu söz insanların, Tanrı’nın zenginlere yardım ettiğine, yoksullara da sefaletten başka bir şey vermediğine inandıkları zamanlar doğmuştur.

****

İnsanın geçtiği yola bir kere daha göz atalım. Bir zamanlar insanlar arasında zengin, yoksul, köle ve köle sahibi yoktu. Kulübelerde yaşamış olan ilk avcıların hepsi de aynı derecede yoksuldu. Taştan ve kemikten yapılmış silahlan mükemmel olamazdı. İnsanlar yaban hayvanlarından, açlık ve soğuktan, ancak birlikte yaşayıp, birlikte avlanmak, tehlike halinde ortak gayretle kendilerini savunmak, hep birlikte evlerini kurmak sayesinde kurtulabiliyorlardı.

Tek başına mamut şöyle dursun, ayıyı bile öldürmek imkânsızdı. İnsanın, ocak yapmak için kocaman bir taş getirmeye, ya da bir kayanın dibinde taş bloklardan duvar örmeye, tek başına gücü yetmiyordu. İnsanların her şeyi ortaktı. Ve av uğurlu olduğu zaman, ihtiyarlar, vurulmuş hayvanı parçalayarak onu izleyip öldürenlere dağıtırlardı. Derken binlerce yıl geçti. Kulübe yerine evler kurulmaya başlandı. Taş ve kemik aletlerin yerini madenden aletler aldı.

İnsanlar önceleri toprağı çapalarla kazarlardı. Daha sonra sabanla sürmeye başladılar. İnek, at, koyun evcilleştirildi. Demirhanelerden çekiç sesleri duyulmaya başladı. Çömlekçi tezgâhlan belirdi. İnsanlar arasında iş bölümü doğdu. Demircinin bizzat toprağı sürmesine hacet yoktu. Yaptığı balta ya da orağı verip tahıl alabilirdi. Çiftçi koyun sürüleri olmadan da yaşayabilirdi. Çünkü hayvan yetiştirenlerden tahıl karşılığında istediği kadar yün alabilirdi.

Tahıl, yün, balta, kap kacak yüklü kayık ve gemiler kasabadan kasabaya, köyden köye dolaşmaya başlamıştı. Yabancı ellerden “misafir” olarak gelenlerin soygunculuk yaptıkları çok görülmüştü. Değiş tokuşla soygun bir arada gidiyordu. Önceleri kabilede zengin yoksul yoktu. Hepsi aynı ayardaydı. Daha sonraysa, eteklerinde yoksulların kulü¬beleri bulunan tepelerde, zengin ve kuvvetli ailelerin evlerini kuşatan yüksek duvarlar yapılmıştı. Duvarların arkasında ambarlar ağzına kadar doluydu. Böyle aile¬lerin serveti yıldan yıla artıyordu.

Zenginler iktidarı ele geçirerek daha yoksul olanlara boyun eğdiriyorlardı. Yoksulun, zengin komşusundan daha sık yardım istemesi gerekiyordu. Fakat bu yardım kendisine çok pahalıya mal oluyordu. Çünkü sıkıntı içinde alınan ödünç tahılı yıllarca çalışarak ödemek zorundaydı.

Böylece birtakım insanlar başkalarını köleleştirmeye başladılar. Köleleştirme yalnız bu yolla olmuyordu. Savaşlarda esir düşen özgür insanlar da köle oluyordu. Önceleri herkes çalışırdı. Sonra birtakım insanlar, kendileri hiç çalışmazken başkalarını zorla çalıştırıyorlardı. Eski zamanlarda her şey, yani av aletleri ve av ortak malken sonraları yalnız toprak, hayvan sürüleri, atölyeler değil, toprağı süren güden, atölyelerde çalışan köleler de köle sahibinin malı olmuştu.Önceleri bir topluluğun insanları, aralarında kavga etmez, barış içinde yaşarlardı. Rusçada «mir» sözünün hem barış, hem de topluluk anlamında kullanılması sebepsiz değildir. Fakat köleliğin doğmasıyla her köyde, her şehirde bir kavgadır almış yürümüştü.

Köle sahipleri köleleri insandan saymazlar, köleler de sahiplerinden nefret ederlerdi. Kölenin aklı fikri, sahibinden kaçmaktı. Köle sahibiyse malını, yani canlı ye konuşan aletini korumaya çalışırdı. Köle sahiplerinin devleti, özgürlerin mal ve mülkünü silah gücüyle korurdu. Köleler ayaklanmak isterse hadleri bildirilir, insafsızca ezilirlerdi. Böylece, eski ilkel topluluk düzeninin yerini yeni bir düzen, yani kölelik düzeni almıştı.

****

Bir zamanlar bütün dünya insan için bir masaldı. Her şey karanlık ve anlaşılmayan birer varlıktı. Her adım, elin her hareketi, insanı talihli ya da talihsiz edebilecek gizli bir kuvvet tarafından idare ediliyor sanılırdı. Tecrübe o kadar azdı ki, insanlar geceden sonra gündüzün ya da kıştan sonra baharın gelip gelmeyeceğine bile emin değillerdi. İnsanlar, güneş doğsun diye törenler yaparlardı. Mısır’da güneşin sembolü sayılan Firavun, her gün tapınağın etrafında dolaşırdı.

Mısırlılar, güzün “güneş asası” dedikleri bayramı kutlar ve yoluna devam edebilsin diye, zayıflayan güz güneşinin eline bir asa vermek gerektiğini sanırlardı. Fakat bir yandan da, insan, yavaş yavaş dünyanın ve maddenin özelliklerini öğreniyordu.

Taşı yontan ve cilalayan ilkel zanaatçı, taşın özelliklerini, kendi elleri ve gözleriyle incelerdi. Zanaatçı, taşın sert olduğunu, kuvvetle vurulursa parçalanabileceğini ve bağırmayacağını bilirdi. Gerçi taşlar birbirine benzemezlerdi. Belki aralarında dile geleni de bulunurdu. Böyle tahminler bizi güldürebilir. Ama ilkel insan bunu çok ciddiye alırdı. İlkel insan, daha olayları yasalara bağlayamadığı için, hayat ona hep istisnalarla dolu gibi gelirdi. Dünyada birbirine benzeyen iki taş bile bulunmadığım gören insan, özelliklerinin de başka olabileceğini sanırdı. Taştan yeni bir kazma yaparken, bunun da toprağı eski kazma gibi kazabilmesi için onu tıpkı eskisine benzetmeye çalışırdı.

Yüzlerce ve binlerce yıl geçti. İnsanın elinden gelip geçen çeşitli taşlardan, yavaş yavaş özellikleri ortak olan genel bir taş kavramı meydana geliyordu. Bütün taşlar sertti. Demek taş sert bir maddeydi. Hiçbir taş konuşmadığına göre demek taslar konuşmazdı. Böylece, bilimin ilk tohumlan, yani eşyalar hakkında kavramlar doğdu. Bir usta, çakmaktaşı sert bir taştır derken, yalnız elindeki çakmaktaşını değil, bütün çakmaktaşlarım kastediyordu. Yani insan doğanın yasasını, dünyada mevcut bir kuralı artık biliyordu.

“Kıştan sonra bahar gelir.” Biz buna hayret etmeyiz. Çünkü kıştan sonra sonbahar değil, bahar geleceğine şüphemiz yoktur. Atalarımız için mevsimlerin değişmesi uzun gözlemlerden sonra yapmış oldukları ilk bilimsel keşiflerden biriydi. İnsanlar mevsimlerin, ancak sıra izleyerek geldiklerini anladıktan sonradır ki, yılların hesabını tutabilmişlerdi.

Mısır’da, bu buluş Nil’in belli zamanlarda taşması gözlenerek yapılmıştı. Orada yıl, Nil’in bir taşmasından öbürüne kadar süren zamandı. Nil’in taşmasını kâhinler izlerdi. Çünkü insanların inancına göre, Nil bir tanrıydı. Nil kıyılarındaki Mısır tapınaklarının duvarlarında, kâhinlerce çizilmiş olup suyun seviyesini gösteren işaretler kalmıştır. Tarlaların sıcaktan çatlak çatlak olduğu Temmuz ayında, çiftçiler, Nil’in bulanık sarı sularının arklara akacağı vakti dört gözle beklerlerdi. Suyun akıp akmayacağını kim bilebilirdi? Ya tanrılar insanlara öfkelenip tarlalara su göndermezlerse, ne olurdu halleri! Her taraftan tapınaklara akın akın armağan ve kurbanlar gelmeye başlardı. Çiftçiler ellerinde kalan son tahılı kâhinlere götürüp onlardan tanrılara daha candan dua etmelerini dilerlerdi. Kâhinler, suyun kabarıp kabarmadığım öğrenmek için her sabah ırmağa inerlerdi. Akşamlan da tapınağın yassı damına çıkıp, diz çökerek uzaklara, yıldızlara bakarlardı. Yıldızlı gök onların takvimiydi. Sonunda kâhinler tapınaktan törenle: «Tanrı dualarımı kabul etti. Üç gece sonra tarlalara su gönderecek» diye ilan ederlerdi. Böylece insan yavaş yavaş, adım adım, kendisi için yeni olan bir dünyaya, yani eski masal dünyası yerine, yeni bilim dünyasına hâkim oluyordu. Tapınağın damı ilk gözlemeviydi. Çömlekçinin ve demircinin atölyeleri de ilk denemelerin yapıldığı laboratuarlardı. İnsan gözlemeyi, hesaplamayı ve bunları bir sonuca bağlamayı öğreniyordu.

Şimdiki bilime çok az benzer tarafı olan eski bilim, büyüye pek benziyordu ve bundan kurtulmak kolay değildi. İnsanlar yıldızlan yalnız gözetlemez, onlara bakarak başkalarının falını da söylerlerdi. Yerle göğü ince¬lerken, yer ve gök tanrılarına dua ederlerdi. Bununla beraber insanı saran kör inançlar sisi azar azar dağılıyordu.

****

Büyülü masal dünyasının sisleri arasından, insanın gözleri önünde yavaş yavaş eşyanın gerçek şekilleri belirmeye başladı. İlkel insanlar, eski zamanlarda, her yerde, yani her taşta, her ağaçta ve her hayvanda ruhların yaşadığına İnanırlardı. Artık bu inancın sonu gelmişti. İnsan, her hayvanda bir ruh yaşadığına inanmaz oldu. Onun zihninde bütün hayvanların ruhunu, ormanın sık ve karanlık yerinde yaşayan bir orman tanrısı temsil etmeye başladı.Artık çiftçi de her demette bir ruh yaşadığına inanmıyordu. Kafasında, bütün ürünlerin ruhları birleşerek, başakları büyüten bir tek bereket tanrıçasına çevrilmişti.

Eski ruhların yerini alan bu tanrılar, artık insanların arasında yaşamıyorlardı. Bilgi onları insanın yaşadığı yerlerden gittikçe daha uzaklara kovuyordu. Tanrılarda mesken olarak insan ayağının basmadığı karanlıkları aydınlatıyor dağları saran sisleri dağıtmaya başlıyordu. Yeni yerlerinden de kovulan tanrılar, bu sefer göklere çıkıyor, denizlerin dibine iniyor, yerin derinliklerinde, yeraltı ülkesinde gizleniyorlardı. Zaman geçtikçe tanrılar insanların arasında daha seyrek görülmeye başladılar. Tanrıların yeryüzüne inerek savaşlara, bir kalenin kuşatılmasına katıldıkları hakkındaki efsaneler ağızdan ağıza dolaşmaya başlamıştı. Kılıç ve mızrakla silahlı tanrılar, insanlar arasındaki kavgalara karışıyorlardı. Son dakikada, başkomutanı kara bir bulutla koruyan ve düşmanlara yıldırımlar indiren de onlardı. Bu efsaneleri anlatanlar, bunun çok eski zamanlara ait olduğunu da eklerlerdi.

Böylece, insan deneyi gittikçe daha uzaklara gidiyor ve tanrıları yakınlardan uzaklara, şimdiki zamandan geçmişe, bu dünyadan öbür dünyaya çekilmeye zorlayan ışık dairesi yavaş yavaş genişliyordu. Tanrılarla işi olmak da gittikçe güçleşiyordu. Önceleri herkes mucizeler gösterebilir, törenler yapabilirdi. Eskiden törenler de basitti. Örneğin yağmur yağdırmak için, ağıza alınmış suyu, oyun sırasında püskürtmek yeterliydi. Bulutlan dağıtmak için de dama çıkıp yeli taklit ederek üflemek gerekirdi.

Sonraları insan, böylece ne yağmur yağdırmanın, ne de bulutları dağıtmanın mümkün olmadığını anlamıştı. İnsanlar, tanrıları büyüyle kandırmanın zor olduğunu görüyorlardı. Bunun için de insanlarla tanrılar arasına, bütün karışık törenleri ve tanrılarla ilgili efsaneleri bilen kâhinler giriyordu.

Eski zamanlarda büyücü, herhangi bir avcı oyununda yalnız bir tören idarecisi vazifesini görürdü ve ruhlara, soydaşlarından daha yakın değildi. Kâhinse büsbütün başkaydı. Kâhin kutsal sayılan bir ormanda, tanrıların komşusu olarak yaşardı. Tapınağın damına çıkar, yıldızlı gökyüzü kitabından tanrıların iradesini okurdu. Yıldızların kitabım yalnız o okuyabilirdi. Savaştan önce hayvanların iç organlarım yoklayarak fal açar ve savaşın kazanılacağını veya kaybedileceğini bildirirdi. Böylece kâhin, insanlarla tanrılar arasında aracı olmaya başlamıştı. İnsanlardan gittikçe uzaklaşmakta olan tanrıların herkese aynı gözle baktıkları zamanlar çoktan geçmişti.İnsanlar, kendilerine ve yaşayışlarına baktıkları zaman, artık önceki eşitlikten bir iz görmüyorlardı. Kâhinler: “Zaten böyle de olmalı, insan her şeyi tanrılara emanet etmelidir. Padişahlar ve krallar, halkları idare ettikleri gibi, tanrılar da dünyayı idare ederler” diyorlardı. Kâhinlerin bu öğütlerine herkes kulak asmıyordu. Tanrıların buyruğuna boyun eğmek istemeyenler de vardı.

Bir gün gelecek ve bir Yunan şairi “Zeus’un adaleti nerededir?” diye soracaktı. “İyiler acı çekiyor, kötülerse mutluluk içinde. Çocuklar babalarının günahları için cezalandırılıyor. İnsanların arasında kalan tek tanrıya, Umut tanrısına yalvarmak kalıyor yalnız. Bütün tanrılar Olimp’e çekildiler.”

****

İlkel insan, gerçeği masaldan, bilgiyi kör inançlardan ayıramazdı.

Kaymağın sütten ayrılıp sütün üstünde toplandığı gibi, bilginin de kör inançlardan ayrılıp başlı başına bir varlık olması için binlerce yıl gerekmişti.

Yunanlılar, bize “lllyada” ve “Odiseya”yla eski türkü ve destanlarım bırakmışlardı. Bu destanlar, Yunanlıların Troya’yı nasıl kuşatıp tahrip ettiklerini, sonra Yunan kabilelerinden birinin önderi Odiseus’un, yurdu Itaka adasına dönünceye kadar denizlerde başından geçenleri arılatırlar. Troya önlerinde tanrılar, insanlarla yanyana savaşırlar, bazıları kuşatanlardan, bazıları da kuşatılanlardan yanadırlar. Tanrıların gözdelerinden biri ölümle yüz yüze geldiğinde, tanrılar onu savaş meydanından sağ salim kaçırırlardı. Olimpos dağının tepesinde tanrılar ziyafetlerde keyif çatarken, savaşa yeniden baş¬anıp başlanmaması ya da birbirine düşman olan halkların barıştırılıp barıştırılmaması hususunda aralarında görüşürlerdi. Bu destanlarda gerçek, uydurmalarla karışmıştır.

Burada hangi kısım tarih, hangi kısıra masaldır? Yunanlılar gerçekten bir zamanlar Troya önlerinde savaşmışlar mıdır? Sonra, Troya diye bir şehir gerçekten var mıydı? Arkeologun küreği bütün şüpheleri dağıtıncaya kadar bilim adamları bu konuda bir hayli tartışmışlardır, Ilyada’yı rehber edinen arkeologlar, Anadolu’ya gidip Troya’nın harabelerini gösterilen yerde buldular.

Odiseya’da anlatılanların hepsi uydurma olmadığı anlaşıldı. Bunu coğrafyacılar ispat ettiler. Bilim adamları, Odiseus’un yolunu harita üzerinde izleyebildiler. Haritaya bakarsanız, Lokofaglar ülkesini, Eol adalarını, hatta Odiseus’un gemisinin bir yere çarpmaktan güç kurtulduğu Skila ile Karibdes geçidini bile bulabilirsiniz. Lokofaglar ülkesi Afrika’nın Trablusgarp kıyısı, Eol Adaları, şimdiki Lipari Adaları, Skila ile Karaibdes ise Sicilya’yla İtalya arasında boğazdır. Odiseya’da her şey uydurma olmamakla beraber, antik dünyanın coğrafyasını Odiseya’dan öğrenmek isterseniz, büyük bir hata işlemiş olursunuz.

Bu gezi kitabında coğrafya masal gibi bir şeydir. Kitapta, dağlar canavarlarsa, adalarda yaşayan vahşi insanlar da tek gözlü dev yamyamlara çevrilmişlerdir.

O zamanın insanları, yalnız doğup büyüdükleri yerleri iyi bilirlerdi. Gerçi, tüccarlar gemileriyle denizlerde dolaşırlardı ama kıyılardan uzaklaşmaya cesaret edemezlerdi. Denize açılmak tehlikeliydi. Çünkü gemilerdi pusula, harita yoktu, rotayı güneşe ve yıldızlara göre tayin ederlerdi. Bir adada herhangi bir kaya, kıyıdaki yüksek bir ağaç fener yerini tutardı. Denizde binlerce tehlike gizliydi. Bir taşa benzeyen geniş gemi, en hafif dalgalarda bile sallanırdı. Esnek olmayan yelkenlerle başa çıkmak zordu. Rüzgâr insana hizmet etmek istemiyor ve gemiyle, bir tüyle oynar gibi oynuyordu.

Sonunda gemi kıyıya yanaşıyordu. Yorgun denizciler, gemiyi karaya çekiyorlardı. Kıyıda dinlenebilirlerdi, fakat içleri rahat değildi. Yabancı ülke, denizden de korkunçtu. Denizciler, başka denizcilerden işittikleri yamyamları görür gibi oluyorlardı. Tanımadıkları her hayvan, büyüyerek onların gözünde deve çevriliyordu. Denizciler, kıyılarına çıktıkları ülkenin içerilerine girmeye cesaret edemiyorlardı. Yine de, her yeni dünyayı genişletiyordu. Denizcilerin en cesurları, okyanusun başladığı deniz kapılarına kadar giderlerdi. Denizciler, okyanusu da evren gibi  bucaksız sanırlardı. Evlerine döndüklerinde, dünyanın sonuna kadar gittiklerini ve onu her yandan okyanusun kuşatmış olduğunu anlatırlardı.

Aradan binlerce yıl geçecek ve insanlar Avrupa’dan Hindistan’a, Çin’den Avrupa’ya gidip geleceklerdi. Denziciler okyanusu asarak insanların yaşadığı topraklar bulacaklardı. Ama masal, daha uzun süre coğrafyayla birlikte yürüyecekti. Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb yeryüzünde cennetin bulunduğu bir dağın varlığına inanırdı, İspanya Kraliçesi’ne, cennete yaklaşıp dolaylarını inceleyeceğini umduğunu yazmıştı.

XV. yüzyılda Rusya’da, Ural Dağları’nın arkasında kışı ayılar gibi uykuyla geçiren halkların yaşadığına inanırlardı. “Doğu Ülkelerinde Yaşayan Tanımadığımız İnsanlar Hakkında” başlıklı eski bir el yazma kitap vardır. Bu kitapta, ağızları tepelerinde, başsız ve gözleri göğüslerinde olan insanlardan etraflıca söz edilmektedir.

Bu bize gülünç geliyor. Zamanımızda da hayali roman yazarları, insanların bugüne kadar gidemediği dünyaları garip yaratıklarla doldurmuyorlar mı?

Dünyamız artık iyice incelenmiş, öğrenilmiştir. Bunun için de yazarlar kahramanlarını sık sık yerin merkezine Mars’a, Ay’a gönderiyorlar.

****

İnsan Nasıl İnsan Oldu, M. İlin – E.Segal, Say Yayınları Temmuz 95

3 kişi bu yazıyı beğendi.

İlişkili Yazılar

  • Dünya’nın Sınırlarının Gökbilimsel Tarihi
    Aristoteles öğrencilerini lisenin iki yanı ağaçlı yollarından, bilgeler yolundan uzaklara götürürdü. İskenderiyeli bilim adamları daha da uzaklara gitmişlerdi. Bilge kişilerin yolu kendilerini dağla...
  • Krishnamurti: Hakikat Yolsuz Bir Ülkedir
    Bu son on yılda Krishnamurti'yle yaptığım üçüncü söyleşiydi ve üç söyleşiden en ilgi çekeni olanıydı. Bu, kısmen 1985'de Temmuzun ortalarında hoş bir çisenti halinde yağmur altında, Krishnamurti'nun...
  • Başörtüsü Gerçeği
    Örtünmenin Tarihi adlı yazının devamı olarak... Hicap İslam'ın en çok tartışılan ve yorumlanan boyutudur. Aslında kelimenin anlamı nedir? Böyle bir konuyu aydınlatabilmek ve anlayabilmek için ön...
  • Örtünmenin Tarihi
    Başörtüsü (Ing-Veil), genelde geleneksel Müslüman kadının giysisi olarak bilinir, fakat İslam dininin ilk yüz yılında, Müslüman kadınlarının çoğu başını örtmüyordu. Örtünmek, İslam’dan önceki eski i...
  • Mars ve Phoenix Mars Mission
      Mars ya da Merih, Güneş Sistemi'ndeki, Güneş'ten itibaren dördüncü gezegendir. Bu gezegen Roma mitolojisindeki savaş ilahı Mars'a ithafen bu adla adlandırılmıştır. Literatürde kullanılan diğ...
  • Cadı Kültü ve Ortaçağda Cadı Avı
    Cadılık ateizmdir; ateizm ise en büyük suç ve günahtır. Cadı şeytani araçlar yardımıyla bir şeyi denetlemeye ve yürütmeye "bilinçli" olarak çalışan kimsedir. Bilinçli olması hukuksal olarak cadılığa...
  • Herşeyin Teorisi ve Sicimler
    John Schwarz ve Michael Green, 1984 Ağustosunda nihayet her şeyi bir araya getirmeyi başarabildiler. On yılı aşkın bir süredir, görülmedik derecede zor matematik işlemlerinin yapılmasını gerektiren ...
  • Bilimin İlk Sözü
    Çoğu zaman bilimin «son sözü» şöyledir, böyledir deriz. Ya  bilim ilk sözünü ne zaman söylemişti? Eğer bildiğimiz ilk bilim eserinin doğduğu zamanı, bilimin ilk sözü olarak kabul edersek, bu söz ...
  • Drake Denklemini Değerlendirmek (Dünya Dışı Akıllı Yaşam)
    Artık öylesine alıştık ki, neredeyse o harıl harıl aradığımız dünya dışı uygarlıklardan bir haber gelse, kimse dönüp bakmayacak bile. Öyle ya, her yıl olmasa bile ikide bir Han Solo ile izbe bir u...
  • Suarez-Scarani Kuramı
    Bir sırık, ışık hızına yakın hızla bir ahırın içinden geçerse ne olur? Ahırın içindeki bir gözlemci, sırığı kısalmış, ahır kapılarını da kapanmış görür. Sırığı taşıyan koşucunun gördüğüyse, en az bir ...

Leave a Reply

canada goose jacka canada goose jakke canada goose trillium canada goose canada goose parka canada goose jakker montebello canada goose canada goose trillium parka