Geleceği Tasarlamak – Jacque Fresco
Alternatif Link (Türkçe Altyazı)
Tasarımın Geleceği, arz ve talebin sibernetik bir sistemle yönetildiği kendi kendini düzenleyen bir toplumdur. Politik sistemlerin yerini, genel nüfusun bilgi girdilerinden oluşan çizelgeler alır. Mal ve hizmet teslimi de buna göredir. Ekonomik sistem ise, aynı şekilde tüm kültürün ihtiyaçlarının mevcut kaynakların kullanımıyla sağlanmasına dayanır. Ekonomide bir çöküş veya bunalım olduğunda ve birçok insanın bir şeyler satın alacak paraları olmadığında mallar hâlâ oradadır, hâlâ malları üretme imkanı vardır, kaynaklar ve tarlalar hâlâ mevcuttur.

Leonardo da Vinci kendini yetiştirmiş bir rönesans adamıydı. Bir bilim adamı, sanatçı ve mucit olarak, Da Vinci’nin dehası eşi görülmemiş bir çalışma ortaya koydu. Ardında bıraktığı çizimler onun yeniliklerine ve özgünlüğüne vasiyeti olarak kaldı. Da Vinci’nin ana engellerinden biri, düşüncelerini gerçeğe dönüştürmek için ihtiyacı olduğu araçlardan yoksun olmasıydı. Jacque Fresco da, kendini yetiştirmiş bir bilim adamı, mimar ve mucittir. Bütün hayatını, sorgulamaya, anlamaya ve yenilikçiliğe adamıştır. Verimli bir yaratıcı olan Jacque, yaşamının çoğunu kültürümüzü yeniden tasarlamakla geçirdi. Da Vinci, yalnızca gelişmiş malzemelere ihtiyaç duyuyorken Fresco ise, oldukça geniş kapsamlı olan fikirlerini gerçekleştirmek için, sosyal ve politik kaynaklara erişimden yoksundu.
Jacque Fresco bir gelecekçi. Bir gelecekçi, gelecekte neler olabileceği konusunda düşüncüleri ve eylemleri olan biridir.
O, 1920′lerden bu yana geleceği planlıyor. Filozof ve kuramcı biri olmanın yanı sıra mühendis, endüstri tasarımcısı ve sosyal planlamacıdır. İlâhiyattan davranış bilimlerine, biyolojiden fiziksel bilimlere kadar bir çok akademik disiplin üzerinde çalıştı.
Jacque Fresco, yarının dünyasından yalnızca bahsetmekle kalmıyor. Tüm dünyayı sıfırdan inşa edecek bir plânı var.
Zeka, devam eden bir süreçtir. İşte bu yüzden, zeki insan diye bir şey yoktur. Misal, A ve B alanlarında epey bilgili insanlar var. Ama, C alanında bilgileri yok. Yani, uygarlık gibi bir kelime telaffuz ettiğinizde kulağa sanki, ulaşılmış bir şeymiş gibi geliyor. Savaşlara, polislere, cezaevlerine, suça sahip olduğunuz sürece uygarlığın erken aşamalarındasınız. Bir de öyle diyorlar. Uygarlıkmış!
Teknolojinin tüm dayanağı yüksek standartlı yaşam sağlamaktır. İnsanların yaşamını iyileştirmedikçe, teknolojinin hiçbir kıymeti yoktur. Bugün insanlar, bilim ve teknolojiden korkar hâle geldiler. Çünkü, birçok şekilde kötüye kullanılmaya müsait. Fakat, endişelenmemiz gereken bilim ve teknoloji değildir. Endişelenilmesi gereken, bilimin kötüye kullanımı ve suistimal edilmesidir. Bir roket alıp uzaya fırlatabilir ve dış uzayı keşfedebilirsiniz. Veya tutup, diğer ülkeyi bombalamak için kullanabilirsiniz. Tamamen cansız bir nesne, kullanımı bizim elimizde. Ne yapacağımız bize kalmış. Bilimin, olması muhtemel bir sonraki şeyi tahmin etme yeteneği vardır. İşte bilimin gerçek anlamı budur. Olması muhtemel bir sonraki şeyi tahmin yeteneği kazanmak. Bilimden bahsettiğimiz zaman, bir duruma bakış yönteminden bahsediyoruz. Bir değerlendirme yönteminden bahsediyoruz. Bu, önyargılı düşünme sisteminden farklıdır. “Bana sorarsan, sana anlatırım!” değil. Bilimsel yöntemin hakikâtle, öyle özel bir bağı yoktur. Gerçekten olan bitene bakmanın, çok daha iyi bir yoludur.

Bilimsel yöntemin topluma uygulanışı insanların, üzerinde pek düşünmeyeceği bir şey. Ancak, cevapların nerede olduğunu bilmek isterseniz bilimsel yöntemlerin uygulanışındadır. İnsanı ve çevreyi de gözeterek. Tasarımın Geleceği, bilimsel yöntemlerin uygulamasına başvurur. Bilim insanlarının değil, bilimsel yöntemlerin sosyal düzene uygulanışı. Doğal olarak, bilimsel yöntemler bile değişebilir. Ve değiştikçe, gelecek de değişir. Eğer dünyanın her tarafında bilimsel yöntemi kullanırsak savaş çıkma olasılığı sıfıra düşer. İnsanların ızdırap çekme olasılıkları yok olur. Fakirlik, yoksulluk, suç bunların hepsi kaybolma eğilimindedir. Çünkü, dayanağı kalmaz. Jacque, insanlarla çalışmadan önce hayvanların nasıl davrandığı ve davranışlarının nasıl değiştirileceği veya tahmin edileceği üzerinde, uzun zaman harcadı. Ve, şimdiki davranışımıza şekil veren ve davranışımızı değiştiren şeyin çevre olduğu sonucuna vardı. Önyargılı, bağnaz, öfkeli ya da açgözlü olarak dünyaya gelmedik. Bunlar, içinde yaşadığımız çevre tarafından üretildi ve beslendi. Bu yüzden, çevrenizi ve deneyimlerinizi değiştirmedikçe o çevre değiştirilene kadar insanlarda aynı anormal davranışların alınacağına inanıyoruz.

Bugün dünyadaki tüm kültürler kendi kültürlerine hizmet etmeleri için insanlarını eğitmeye çalışıyor. Başka bir ifadeyle, Nazi kültüründe yetiştiyseniz bayrak sallamak, gamalı haç gibi şeyler içinize işler. Eğer ilkel bir kabilede yetiştiyseniz mızrak atmak, ok ve yay kullanmak gibi şeylere maruz kalacaktınız. Yani insanlar, kurulu düzenin menfaatlerine hizmet etmeye şartlandırılmıştır. Peki bunu bize kim yapıyor? Kuruluşların sahipleri! Egemen çevre. Yani bize, yalnızca varolan yapıları destekleyecek bir değer sistemi aşıladılar. Dindar, dinsiz, endüstriyel veya askeri, farketmez. Çocuklar sorar, “Babacığım, dünyadaki en büyük ülke hangisi?” “Elbette ki, bizim ülkemiz dünyadaki en büyük ülke.” “Peki hangi tanrı gerçek tanrı, baba?” “Bizim tanrımız! Diğerleri yalandan tanrı.” Şunu hayâl edin; Romalı bir aile, çocuklarını da alıp Hıristiyanların aslanlara atılmasını izlemeye gidiyor.Ve ufaklıklar izliyor; “Baba, önümüzdeki hafta yine gelip, aslanların Hıristiyanları yemesini görebilir miyiz?” Peki bu çocuklar ruh hastası mı? Hayır! Onların değerler sistemi çarpıtılmış. Ben kesinlikle, insanların içinde yetiştikleri çevreyle ilgiliyim. Eğer çevre değiştirilirse, davranış da değiştirilir. Çevreyi yeniden yönlendiriyorsunuz ve bu, insanları yeniden ama, çevreye dokunmadan insanları yeniden yönlendirirseniz bu sefer geriye dönecektir.
Gelecek hakkında düşünmeye çalışırken, şunu hatırlayın: Olan bitenle ilgili düşünme biçiminiz, toplum tarafından size verilen ve kabul ettirilen düşüncelere dayanır.Yani düşünme kapsamınız toplumun egemen değerleriyle sınırlıdır. Değerler üzerinde esnek olmayı öğrenmek, uzun zaman alır. Ben gençliğimde çocuklarla konuşurken, çok sabırlı olmaya çalışırdım. Eğer biraz ilerleme kaydedersem, onlarla tanrı kavramı hakkında konuşurdum. Sizin tanrı kavramınız, benim tanrı kavramım, onun tanrı kavramı. Hepsi farklıdır. Acaba tanrı nasıl bir şey diye merak ettim. Tabi, bir tanrı varsa. Peki neden tanrı, tüm o koşulsuz sevgisiyle, savaşlara ve hastalıklara izin veriyordu. Bir türlü anlam veremedim. Çok fazla tutarsızlık vardı. Ben de bunu sorguladım. Elbette, tanrı kavramını sorgularken kendimi biraz rahatsız hissettim. Ama, tarih ve tanrıların ortaya çıkışı gibi konularda okuduktan sonra fark ettim ki bir sürü farklı tanrı vardı. Savaş tanrısı, barış tanrısı, aşk tanrısı daha çok, insanlar tarafından uydurulmuş gibiydi. Öfkelenmeleri, kurban istemeleri insanların yaptıklarından hoşlanmadıklarında, tufanlar yaratmaları… Bütün bunlar, yüce bir akıldan gelmiyordu. Zamanda geriye gidelim, ilkel insanlar yıldırım düştüğünü gördüğünde tanrının öfkeli olduğu düşündüler. Başka neden böyle bir olay “cereyan” edebilirdi ki? Kasırga topraklarını silip süpürdüğünde, tanrıların ikinci bir kasırga göndermemesi umuduyla kabilelerindeki mimli insanları kurban edip, elemanlardan kurtuldular. Ola ki tekrar olursa bu sefer daha genç insanları kurban ettiler. Nedense, kabile reisinin kendini kurban ettiği pek görülmez. Ama her zaman, kurban olmak için gönüllü insanlar sırada hazır bekler. Görüyorsunuz, insanoğluyla sorunlarımız var. Kendi idraklarının ötesinde ne meydana gelirse, bunun için mazeret uydurmak zorundalar. Bu tarz şeyleri açıklamak için, tanrılar ve şeytanlar yaratmak zorundalar. Çünkü insanlar, o topluluğun önderlerine gelip çatarlar. Kabilenin ne kadar ilkel olduğu önemli değil, gelip derler ki: “Bu bedbaht rüzgar, nasıl adamızın insanlarına gelip çatar?” Ve kabile reisi der ki, “Siz uslu durmadınız! Sizler volkana yeterince katkı sağlamadınız! Enişteni volkana at, belki o zaman yanardağ patlamaz.” Eğer eniştenizi volkana atarsanız ve volkan yine de püskürürse bu sefer yengenizi atmak zorundasınız. Böylece metafizik oluşur, din oluşur, batıl inanç oluşur. “Tahtaya vur!” Veya uğur için tavşan ayağı taşı. Ama unutma, o tavşanın dört ayağı vardı ve sonu hiç iyi olmadı. Toparlarsak, cehaletin olduğu yerde, batıl inanç hüküm sürer.

Efsane, tarlada çalışan küçük adama anlatma yoludur. Adam şöyle dediğinde: “Bütün bunlar neye tekabül ediyor? Hiçbir anlam veremiyorum.” “Nalları diktiğinde, her şey senin için oradadır. Eğer bu hayatında elde edemezsen, sonraki yaşamında elde edeceksin. Tabi uslu durursan.” Bir kültürün özümsediği batıl inanç miktarı insanlarının sahip olduğu bilgi miktarı ile ters orantılı olacaktır. Gelecekte, yeteri düzeyde bilgi sağlanmasıyla ki, günümüzde sunulanın kat be kat fazlasıdır “Tahtaya vur. Bugün benim şanslı günüm.” gibi sözleriniz olmayacak. Hepsi yok olacak. Onun yaptığı her şeyde, son derece ruhanî bir yön olduğunu düşünüyorum. Öldükten sonra daha iyi bir yere gitmeyi beklemek yerine dinsel öğretilerde tasvir edilen cenneti, burada, dünyada kurabiliriz. Bunun için ölmeyi beklemek zorunda değiliz. Bugün problemlerimize göğüs gerebiliriz. Mesih’in beyaz kaftanıyla gelip her şeyi değiştirmesini beklemek yerine ya da, hepimizin cennete gideceği ahir zamanı beklemek yerine veya, inananların ahir zamanda cennete gideceğini düşünmek yerine bugünkü sorunlarımızın tamamından kurtulabiliriz. Örneğin, bir din her şeyi tanrının buyruğu olarak açıklar. Eğer bir kaza olmuşsa, bu tanrının buyruğudur. Ve bu sizi düşünmekten alıkoyar. Sizi, yaratıcı düşünmekten alıkoyar. Mesela şöyle düşünmekten alıkoyar, “Ulaşım sistemimizi nasıl yeniden tasarlarız ki ulaşımdaki sorunlar ortadan kalksın?”
Jacque, rahiplerle ve dindar insanlarla daha yaratıcı olabilmeleri için, dünya görüşlerini genişletmeleri konusunda çalıştı.
İnsanların davranışına şekil veren çevreye bakıyorlar ve artık hiç kimseyi, “iyi” ya da “kötü” şeklinde yaftalamıyorlar. Çevreyi şekillendirmenin daha yapıcı davranışlar getirdiğini düşünüyorlar. Eğer insanlar bana dünyayı ve insanların yaşam biçimini yeniden tasarlamayı soruyorsa yapmak zorunda olacağım ilk şey, bir envanter çıkartmaktır. Neye ne kadar sahip olduğumuzu bulmak için. Ne kadar suyumuz var, ne kadar insanımız var, ne kadar tarımsal alana sahibiz gibi. Neye sahip olduğumuzu öğrendikten sonra, bu parametreleri tasarımda temel alabilirim. İhtiyacınız olan şey, dünya kaynakları anlayışıdır. Bilimsel tarım uzmanları, yerbilimciler, jeofizikçiler, dünya alanında çalışan kişiler. Onlar size görüş belirtmezler, derler ki: “Güney kutbunda daha fazla yaşam var.” Bu bir görüş değildir. Bu bir bulgudur. Yani gelecekte, görüş falan olmayacak. “Bu alanda bilginiz var mı?” “Hayır, yok.” “Güzel! İşte buradan bilgi alabilirsiniz.” Veya, “İşte şuraya gidip bilgi edinebilirsiniz.” Ben diyorum ki, bütün insanların temiz havaya, tarımsal araziye ve iyi bir iletişim diline ihtiyacı var. Fresco kavramlarını üst üste bindiriyor değilim. Dünyayı ölçüt olarak kullanıyorum. Başka bir deyişle, dünyanın taşıyabileceği kapasiteye uyumlu yaşamak zorundayız.

Bu size mantıklı geliyor mu? – Evet efendim, mantıklı. Merak edip duruyorum, bu sosyal değişim ne kadar hiddetli olacak ve ve dünyamız toplamda ne kadar farklı bir yer olacak? Ve, evet, buradan oraya insanlar bunu nasıl kabul edecek?
– Tamam, işte nasıl yapacağımız. Nihayetinde, tüm karar mekanizması makinelere aktarılacak. Başta insanlar, “Makinelerin karar vermesi fikrinden hoşlanmadım.” diyebilirler. Öncelikle, bir terazinin yaptığına bakalım. Eğer bir kasaba giderseniz ve kasap size satın almadan önce, “Bu piliç 2,5 kilo.” derse “Bana pek 2,5 kilo gibi gelmedi!” dersiniz. Elinden kaparsınız ve dersiniz ki “Bence bu anca 1,5 kilo eder.” Çünkü siz daha hafif olduğunu düşünmeye meyillisinizdir. Sonra teraziyi kullanırız ve kararı teraziye bırakırız. Doğru mu? – Evet efendim. – Gelelim pilotlara. Uçarken, “Bence 1,5 mil irtifadayım.” Oradaki bir göstergeye bakar ve gösterge ona, yerden 4,203 fit yükseklikte olduğunu söyler. Bu, makine tarafından verilmiş bir karardır. Çünkü makine tarafından verilen bir karar, çok daha kesindir. Şimdi de, birçok normal insanın sorduğu soruya gelelim. “Tamam ama, bir makine tasarımcısından daha zeki olabilir mi?” Trendeki yükleri alıp boşaltan bir makine tasarlayan ufak tefek bir adam tanıyorum. O adam bu işi yapamaz. Makineler her zaman tasarımcısından hızlıdır. Hiç, kola şişelerini sırasıyla dolduran bir makine gördünüz mü? Tasarımcısı, şişeleri o şekilde hareket ettiremez. Peki, toplumumuzda neler oluyor? Karar mekanizmasını gün geçtikçe otomatikleştirip kararı makinelere bırakıyoruz. Toprağa bağlı elektriksel kablolarla, bilgisayarlardan oluşan bir tarım bakanlığı hayal edin. Eğer su düzeyi düşerse,oraya su pompalanır.Bitki besin maddesi değişirse, o maddeyi pompalar. Orada, şöyle şeyler söyleyen bir herife ihtiyacınız yok. “Sayın Başkan, burada bir kıtlık sorunumuz var.” Ve Başkan der ki, “Durumumuz ne kadar kötü?” “Şey, 5.000 evsiz var ve önümüzdeki üç günde 15.000 evsiz olacak.” Başkan, “Hmm.” der ve üzerlerinden uçar, “Evet, bir kıtlık sorununuz var Ne olmuş yani?!” Ülkenin tamamını bilgisayarlarla birbirine bağlarsanız üretim, dağıtım ve tarım gibi alanlarda dinamik dengeyi sağlayan bir sinir sistemine sahip olursunuz. Mal ve hizmetlerin üretimi ve dağıtımında para kullanmaksızın. İşte devlet orada, başınızı çevirip bakarsanız. Küre gibi görünüyor. Bu, tüm kararların alınabildiği bir küredir, çünkü bağlıdır. Dünyayı bir hologram olarak yansıtan, dünya çevresinde uydularımız bulunur. Dünyanın sanal bir görüntüsü. Yani gerçek dünyaya, eş zamanlı olarak bakıyorsunuz. Kalkıp, ekranların yanına gider ve konuşursunuz. “Şu an itibariyle havada kaç tane uçak var?” Bilgisayar, dünya üzerindeki noktaları lazer noktasıyla işaretler ve size, “7.320″ cevabını verir. Havadaki her uçak, her kasırga, tüm dünyadaki koşullar, bitki hastalıkları… Hiçbir insan bunu yapamaz. Yani, devlet içinde insanlara ihtiyacımız yok, elektroniğe ihtiyacımız var. Arazide, üretimde, dağıtımda, hava durumunda. Bilmek istediğimiz her şeyi öğrenip, eve gelebiliriz. İnsanların kişisel görüşlerine dayanmaksızın.

Tasarımın Geleceği, arz ve talebin sibernetik bir sistemle yönetildiği kendi kendini düzenleyen bir toplumdur. Politik sistemlerin yerini, genel nüfusun bilgi girdilerinden oluşan çizelgeler alır. Mal ve hizmet teslimi de buna göredir. Ekonomik sistem ise, aynı şekilde tüm kültürün ihtiyaçlarının mevcut kaynakların kullanımıyla sağlanmasına dayanır. Ekonomide bir çöküş veya bunalım olduğunda ve birçok insanın bir şeyler satın alacak paraları olmadığında mallar hâlâ oradadır, hâlâ malları üretme imkanı vardır, kaynaklar ve tarlalar hâlâ mevcuttur. İnsanlar çalışmak ve bir şeyler üretmek isterler. Ama paraları yoktur ve hiçbir şey satın alamazlar. Yani burada korkunç bir yanlışlık var. Açlıktan ölen ve acılar çeken çok büyük bir dünya nüfusu var. Kaynaklar orada, üretme imkanımız ve becerimiz de var. Yine de, bazı insanlar çoğuna sahipken, bazılarının hiçbir şeyi yok. Bugünkü teknolojimiz ile, bu gerçekten utanç verici bir şey. Gerçekten çok kötü ve çok saçma. Çünkü bugün sahip olduğumuz teknolojiyle, dünyadaki herkese bolluk sağlayabiliriz. İnsanlar hep şöyle sorar, “Bu yeni şehirleri kurmak kaça mâl olacak?” Kurmak için kaynaklara sahip miyiz? Asıl soru budur, “Ne kadara mâl olacak?” değil. Bu para sisteminden kalma eski sorudur. Para, kıtlığın olduğu bir ortamda, mal ve hizmetleri satın almak için zamanında kullanılan bir icattır. Eğer diyelim ki tatlı suda bir kıtlık varsa, değeri yükselir. Ve fiyatı da yükselir. Eğer birdenbire dünya yarılsa ve bütün vadileri dolduracak kadar tatlı su bulursak o zaman kimse umursamaz. İnsanların ihtiyaç duyduğu ve erişimlerinin olmadığı bir şeyin önünde bir polis var. Oraya bir bekçi koyarsınız. Fakat, limon ağaçları, portakal ağaçları ve elma ağaçları her tarafta varsa meyvelerini satamazdınız. 10.000 kişilik bir adada yaşadığınızı hayal edin. Ve adada 10 milyar dolar mevcut. Hiçbir kaynak yok. Ne tarımsal arazi, ne su, ne de balık. Hiçbir şeyiniz olmazdı. Peki gelecekteki gerçek değer nedir? Kaynaklar. Paranın olmadığı toplumda, yani kaynak bazlı toplumda insanlar, ihtiyaçları olan her şeye erişime sahiptir. Halka açık kütüphane gibi bir şey. Oraya gidip, kamera, bisiklet veya kol saati gibi neye ihtiyaçları varsa, ücret ödemeden erişebilirler. Bu demektir ki, üretim düzeyinde öyle yüksek bir seviyeye ulaşmalıyız ki kıtlık diye bir şey kalmasın. Birçok kişi, insanları neyin güdülediğini merak eder. Eğer tüm ihtiyaçlarına erişimleri olsaydı, o zaman dürtülere ne olurdu? İnsanları ne motive edecek? Veya buna kazanım diyelim. Kazanım nedir? Bütün materyâllere sahiplerse sahip olduklarından daha iyisini yapmak için, onları ne motive edecek? İhtiyaç!
Her zaman bir eksiğimiz olacaktır. Gerçek şudur ki, her zaman bir şeylere gereksinimimiz olacaktır. Yani, mükemmelliğe erişemeyiz. Tam olarak dinamik dengeye erişemeyiz. Her zaman dengesizliğin bir formu içinde olacağız. Kıtlığın bertaraf edilmesiyle, temel dürtüler sorunların çözümüne doğru değişir, genel olarak. Ulusların veya grupların kaynaklara erişimleri olmadığında davranışlarının yönetilmesi zordur. Doğru yoldan sapmaya ve akli dengelerini kaybetmeye başlarlar. Mantıklı sonuçlara varamazlar. İnsanlar borçtan, yükümlülükten, kölelikten kurtulup zihinsel olarak özgürleştiklerinde önceden hayal bile edemedikleri yeni ufuklara yelken açarlar. Tasarımın Geleceği’nde, demokratik sürecin çekirdek mekanizması kamusal teşhir salonlarının kullanımıdır. Teşhir salonu ile, toplumun yönetimi için önceliklerin belirlenmesinde herkesin katılımına fırsat tanınacaktır. Adeta, yenilikleri ve kullanılabilir durumdakileri gösteren bir dünya fuarı gibi. Etrafınıza bakıp dersiniz ki; “Şunlardan ben de istiyorum.” veya, “Böyle bir şeyi mutfağımda kullanabilirim.”, o şey neyse. Ve hep insanların fikirleri sorulur. Mesela yeni bir şey çıktığında, “Bunun hakkında ne düşünüyorsun? Sence verimli mi? Eksik yönleri var mı?” Bu husustaki görüşünüzü, bilgisayara girin. İşte size yerleşik demokrasi. Tüm insanların iştirak ettiği, katılımcı bir kültüre sahip olursunuz. Ve bu, insanların anında bilgi sahibi olduğu daimi bir süreçtir. Ne çıkıyor, neler var, elde ne var, ne yok, gibi. Başka bir deyişle, gereksinimler konusunda, bir çok bülten, duyuru ve görsel yayın olacaktır. İnsanların neye feci bir şekilde ihtiyaç duyduklarıyla ilgili, herkesten fikirler alınacak, önerileri sorulacak ve tüm dünyadaki insanlar,sürekli olarak haberdar edilecektir. Size şunu söylemek istiyorum. Teknolojinin onca mucizesi ve görkemi insanların potansiyelini yüceltmedikçe, hiçbir şey ifade etmez. Bu, Tasarımın Geleceği’nin ana gayesidir.
İnsanlar bana, “Mükemmel bir toplum mu öneriyorsun?” diye soruyor. Mükemmel toplum gibi bir hevesim yok. Onun ne demek olduğunu da bilmiyorum. Şu anda elimizde olandan çok daha iyisini yapabileceğimizi biliyorum. Ben, ütopyacı değilim. Herkes birbiriyle samimi ve uyumlu yaşıyor gibi gören bir hümanist de değilim. Ama, bu şekilde yaşamaya devam edersek, birbirimizi öldürüp, dünyayı da yok edeceğimizi biliyorum. Bizler şu anda, evrim sahnelerindeki ilkel yaşam formlarıyız. Uygarlığımız ise, henüz uygarlık bile değil. Bütün dünya birleştikten sonra ve askeri sistemler, hapishaneler, işkence, açlık, yoksulluk ve mahrumiyet konuları tamamen yok olduğunda işte o zaman uygar dünyanın başlangıcı olacaktır. Henüz orada değiliz.
Çeviri: Ahmet Şenocak




















Venüs projesi ile birlikte yürüyen Zeitgeist Hareketi, anarşizmden doğan insancıl bir anlayıştır, bu noktada onu anarşizmin temas ettikleriyle bir düşünmeliyiz.
Bir sistemin kendi kendine evrilmesini bekleyemezsiniz. Şu an burada, bu noktada duruyorsak bu tamamen edinilmiş bir “gereklilik”in mihrak noktasıdır. Gereklilik görev bilinci ile, asıl sözkonusu “bilinç” ile elde edilir, geriye her bireyin “kendi” ve sosyallerinin vicdanı hüküm sürer. İnsanca olanın özünde “vicdan” ve “zihinsel akra” yatar.
Farkındalık enfusidir. Farkındalığı sağlamak yine genel olarak bir görev bilinci ile edinilir. Yine bir kitle toplanması gerektir, varolan anamal sisteminin gerektirdiği buysa geçişinde ona uyum gösterip asıl kantitatif sonucuna gelmelidir. Her bilincin, herhangi bir kitle toplumunun edinilmiş tek bilinciyle aynı değerleri göstermesi için yine o her bireyin görünür yaşam kriteri olasılıklarının da bu sonuca ulaşması gerekir. Hepimizin hayal ettiği bu durum bir ütopyadır. Enstantane bir evrim ile insanlık, insanca olanın kapısını aralamayı beklemektense, bir tetikleyicinin olması şarttır.
Bireyin bilinçlenmesi için bilgiye gereksinim var. Enformasyon ihtiyacını sağlamak için yetkin insanların, sadece bilimin rayı üzerinde, hiçbir duygusal tepkime vermeden, hiçbir mistisizme bulaşmadan çalışma yürütmesi gerekir. Bu da bir nevi sorgulama alanı açacaktır lakin herşey saydamdır. Saydamlık takibiyet sağlar ve matematiksel yöntem usulü vardır… Mutlak kesinlik asla sağlanamaz fikirdaşlarım, ama her zaman doğru olan kurallar ilim kurallarıdır. Biilimin amacı da mutlak kesinliğe ulaşmaktır.
Bilim doğrultusunu sunarken yöntemsel felsefi sorguların kıvılcımını baz alıyor. Özellikle pozitif bilim yapılırken inanç, dinsel mitler, mistisizm, sosyolojik duygular sözönüne alınmıyor. Sorgular zaman ve mekanda doğruluğu saplanmış olan doğrular baz alınarak yapılıyor ve gelişim bu türlü olanak buluyor. Venüs Projesi aşama aşama bu söylem içerisinde gibi görünüyor kanaatimce (kanaatimce çünkü, burada tamamen hislerimle, inancımla düşündüm. Tam bilgi ile donanınırsam ona yer tanımayacağım… Kesinliğin olduğu yerde kanaatler oluşmaz.).
Tanrı fikrinin yok edilip edilmemesi veya üzerindeki tüm şüpheler bilimin şu anki yöntemsel çıkarımı değildir. Giriş ve değerledirme ondan bağımsızdır. Sonuç ondan bağımsızdır. Sonuçla birlikte herşey yorumdur, dünyanın yorumlanması lazımdır elbette, çünkü yorum çoğuldur. Ama işte yorum ancak sonuçla mümkündür. Sonucun doğurduğu alan kurak veya bereketli olabilir, bu tamemen yorumun kabiliyetidir, bilim bu doğrultu üzerinde durmayacaktır.
Zeitgeist harekatı yöntemsel sıkıntılar çekebilir Venüs Projesini oluşturmakla. Çünkü bilinçlendirme durumunu kişinin tüm moral değerlerini incitmekle sağlıyor gibi görünüyor. Bu konu ayrıca konuşulabilir durumdadır. Asıl sorun ve çözümündeki pratik yol, Venüs Projesinin tüm bilimsel realitelerinin doğrulanması, eksik ise geliştirilebilir teoriler, uzgörüler, hesaplandırma ve Dünya gezegeninin konjoktürel değerlendirmesinin ötesine geçmesinin gerekliliğini bildiren kaynak feskesi, yük hacminin sınırıdır. Bunların tamamen bilinmesi şarttır.
Bilgi pozitif bilimler aracılığı ile sağlanmak zorundadır.
Amacın ne olduğunu hepimizin bildiğini biliyorum, zira amaç yeterince insanidir. Bu hususta konuşulması gerekmiyor.
Ve herşeyden önce bu bir sistem bozukluğu ve eksikliği sorunudur. Sistem tüm insani değerlerin yokoluşunu izliyor, daha önce çözüm fırsatı yoktu. Şimdi bir çözüm fırsatı var, bu bilginin yayılma durumunun topyekün bilimsel tahakkümde yer alması gereklidir. Bunu pek çok kimse bilmiyor olabilir, bilim insanları da dahil. Bilimsel özverinin ortadan kalkması gereklidir. Artık herşeyin bir kendiliğinden döngü içerisine girme fırsatı var. Özveri anamal sistemi içinde harici bir bakladır. Koca tahıl tarlasından bir tahıl bitkisi ekmek gibi bir şey… Ve ki o özveri yılar.
Bir işe ne kadar ruhanilik katılırsa orada “uçan spagetti canavarları” hasıl olur. Bir işe duygusal ihtida karışırsa orada “kanaatler” oluşur. Kanaatler elbette olacaktır, ama toplum sözkonusu olduğunda gerçerliliğini yitirecektir. Yani yorum çoğuldur, ama çoğul yorumlarla hareket edemez. Bu pozitif aklın bir harekatı olmak zorundadır. İnanç umut pompolar, inançla değil, “bilinen”le hareket edin ve her daim şüphe tohumları yeniden yeşersin.
Bu aklın bir oyunu değil, kaotik yapıyı anlama yöntemidir. Kaostan çıkmak mümkün değildir ama onu anlamak mümkündür ve anlamak için nekahat gerekir. Sonra da septik dinginlikler…
Herşeyden önce Venüs Projesinin neyi sağlayıp neyi sağlayamayacağını araştırıyorum. Tüm nicel-nitel bilgileri elde etmeye çalışıyorum. Bu yüzden enformasyon ihtiyacı önemli.
Önce tamamen donanmayı sağlayıın.
Cok Tesekkurler bu bisiklet oyunuyla alakali haber icin yine harika tarzda yazi paylasmissiniz.