Felsefi Sarhoşluk
İki gün önce, tam felsefi nebahate demlenme gününden iki gün sonrası oluyor bu muhakkak, tepemde zırlayan öfkeli zil sesinin hemen ardından, uyku mahsulü tepeden çatma gerginlik ile koşturdum. Kapıyı münasebetsizce vazifesini gördürmekten bıktıran korkunç suratın neye ait olabileceğini düşünerek, sersemlemiş diz bağlarımı zeminin üstünde yalınayak sallandıra sallandıra yürütmüştüm ya, hani o vuku bulmaktan öte akışa akıtmayı bilmez de kendini, atmak ister divana. Aslı ile anlaşılan şu ki, orada, kapının yeknesak ayağı gıcırdayıp açılırken belirgin türden korkunç suratın yerine, kapı eşiğine bırakılmış küçük bir kutu ile baş başa kaldım.
Önce tedavi ihtiyaçlarına ayırabilecek kadar parayı nerede sakladığımı hatırlamayı, sonra ise kutunun kırpılan her türlü gözün çıplak eliyle cismen ve ilme söz geçiren korkuluk aklın rehberliğinde yoklamayı düşündüm. Fevkalade aydınlanmış biri değildim o sıralar, şu halime nazaran, sırf yeni kerametlerin topal oyunculuğunu üstlenmiştim. Kapıyı açıp hızlıca etrafa bakınırken, gördüklerimin karanlık tiyatrosu mizahi yeteneklerine uygun numuneler mi arıyor, diye geçirmedim de değil. Fakat bu konularda pek haşmetmahap olduğum için tedirginlik içime sinmedi. Elimi aklıma koydum, kalbimin cümle boşluğuna da kaçar yordamını en iyi hatırlayan sezilerimi indirdim. Her gönlün izdivaç sahası aynı noktayı bulduğundan işte bu tür kadim anlayış müşkül bulmuş olabilir, belki hani izdivaç ile kasıt doğruluk payınını nadiren alır ama denilen kelimenin haslını da nadiren bulur. İşte, her neyse, bu kötü kader anlarının ikinci günü – neden ikinci günü olduğunu isterseniz anlatmayayım şimdilik-, heyhat, tam o gün, başıma musallat olan şeyin farkına varmak için iki günün daha geçmesi gerektiğini nereden bilebilirdim.
Bir mürekkep hokkası, cam bardaktan fazlaca kalın, kırmızı bir mürekkep halkası içinde kızıl dolanıp duran mayi parşömen şifası… Serene koydum, temiz bir dantel desenin tamda üstüne, parlak camı parlarken salonun uçlarında ala ala ışık perçemleri peyda oluyordu, gözlerim uykunun en sefasının vuslatı içinde açılıp kapanarak seyir ediyordu. Kuşkuları kenara epeydir bırakmış birinden daha uykulu olduğum için bu tür cevapların vazifesini üstüme almak gibi bir niyetim de yoktu, zira divandaki yorganla yakınlığımız fazla ertelememişti kendisini. Yastığın en yumuşak kenarını hafifçe içe doğru bastırarak, neredeyse kendini yardan aşağı bırakan bir cibilliyet ile başımı yastığın içine gömmüştüm.
İşte o an titreyen vücudumun yeniden kuru bir hasbıhal ile tutuştuğunu anlamış, kapının tam da sual edilecek ifrit düşüncelerin merkezine uğradığını anlamıştım. Zira bu türlü bir gidişatı çözümlemek neticeye bağlanmalıydı ki, bu da zerre bir uyku vermeyecekti.
Mütecessis duyguların ışığında ve bakır bir kaşık korunağında eşiğe adımlandım. Kapıyı açıp, o fenalık getiren sedasına hızlıca ket vurduktan sonra, tekrar kapanmasın diye, kapının yanındaki küçük oluktan ibiği, hatırı sayılır derecede su dolu içeriği ile kapının kenarına koydum. Etrafa daha uykudan arınmamış gözlerle bakarken sanki koşuşturmaktaki bir gölgenin çabucak içeriye süzüldüğünü hissettim. Aynı anda şu kuru zekam ile -o an ki tesadüflerin yine kuru otlağındaydım- bakir bir rüzgar ile çarpılınca aleniyetin aksak ayaklı vücüdu, bunun kıyaslanabileceği sahanında, bu otlağın tamamen içinde olduğunu sezinledim ve merakın simasını değiştirdim. Semaya bakıp yeniden, mukabelede hassas olmayan cevabın yüzüne kapıyı kapattım.
Herşey bu kadardı zannedilmesin. Heiddegger okumaları sırasında şey’in tabiatına dönük eleştiriler gerçekleştirmiş biri olarak, Varlığın unutulmasının ve “Varlık’ı düşünmek onun özünün çağrısına karşılık vermek” deyimi algılandığında ortaya çıkan görümün bendeki sarhoşluğu yaratması muktedir.
Varolan, kendisi olarak alındığında, asla Varlığın çağrısını bulundurmaz.
Lakin o günün epey zaman sonrasında, varlığın tuhaf yer değiştirmeleri ile ilgili çatlak sorunlar yaşadım. Gündelik her itirazın kabul ettiği yakın çevremde, yeni tıslamaların bile hoş görüldüğü bu yerde, bu odanın içinde, varlığın defalarca yer değiştirdiğini görüyordum. Münhasır odamın yegane koltuğunda oturup varlığı seyre daldım. Fakat ne yazık ki ilgi kabul etmeyen bir son ile ayağa kalkmak vazifem oldu. Ben de genel geçer her edimin sonrasında, durağan görünmeyecek tüm vakaların üzerine en ilginç üslubumu uyguladım. Varlığı beton zeminin üstüne mıhladım.
Antin kuntin bir hizalama gerçekleştirmişsem de bu sarhoşlukla yapılacak en dingin yol buydu.
O günün hemen sonrası sıska vücudlu ve küçük burunlu biri ile hararetli bir tartışma kapıyı çaldı. Bizimkiler tanımadığı kişilere doğru bir ifade! olarak sundukları “alık yüzlerle bakakalma”yı gerçekleştirdikten sonra yerlerine çekiliverdiler.
“Onur kim?” Herkes tek bir hamle yaptı. Bilirsiniz, baktılar!
Sonra beni sorana yaklaştım. Ve…
“Varlık benim!” deyiverdi. Etrafa dönüp baktım. Kimse yoktu, kapıya aktığımda ise, yönümü kaybetmiştim.
Beni soran Ali’ydi. Fazlasıyla salgı üreten ağzı ile ‘bana varlık derler’ deyişini hatırlarım ki ne denildiği hakkında ufak bir fikrim olmamıştı. Ve o deyimin sonrasında suyun akışında eksiklik barındırmadığı gibi, o da saatler boyu kendi anlatımından nebze olsun bir ayrıklık yaşamadı ve hep aynı heyecanla beni zemininin üstünde diri bir kelle olarak tutabildi. Pekala uzaktan duyma da olsa, sorunun kalbine inip cevap çıkarmak ta uyuşuk ruhumun tenezzül etmediği bir şeydi. Nitekim her şey Ali’nin etrafında şekillenirken pasif bir şekilde olanları izlemekle yetindim.
Gelecek tecrübe hakkında daha şimdiden beslediğim katî güveni izah için, geçmiş tecrübeye dayanmak, mantık bakımından başarılamaz olan bir teşebbüs. Kutuda ki geçmiş ile burdaki gelecek vasfını tasfiye eden an için; nitekim, olayın biri, birinci defa olmak üzere, diğer bir olayı takibettiği zaman, bu birinci defanın, kendi varlığında, birinciden farklı bir tarafı yoktur.
Varlık benim beton zeminimin üzerine mıhlı değil miydi? Kutuda çıkan teçhizatın bununla ne gibi bir meramı var?
Bana Varlık’ının üstünde kendi lisanı ile yazılan bir yazının olduğundan bahsetti. Varlığındaki yazıyı göstermesini söylemeden, oturduğu yerden fırladı ve kutunun bulunduğu yeri bilen biri gibi, onu serenden aldı ve kenarını zorlukla burkarak kırmızı mürekkeple dikte edilmiş tuhaf şekilleri gösterdi.
Çok şaşkındım, Ali ise anlatmayı bırakmıştı. Kutunun varlığı ile ne tür bir alakası vardı, özellikle, o kızıl mürekkep lekesinin orada ne işi vardı? Daha önce, zeminin anlağımda mıhlandığını bildiğim varlığı kontrol ettiğim konusunda kendimle hemfikirdim, zira pek açık gözlü ve dingin biri olduğum biliniyordu.
Afallama konusunda Ali’yi ağırdan geçmiş olduğum kesindi fakat, anlattığından olsa gerek pek heyecanlıydı. Hızlıca nefes alıyor ve kutunun alt kısmındaki yazıya eleriyle dokunuyordu. Birden nefes alış verişini arttırdı Ali, omzuna dokundum, aynı anda dengesini kaybedip yere düştü. Ürperdim, sıska bedenini tuttum. Nefes almıyor gibiydi. Sonra dudaklarının kenarındaki hafi yan yatmış çizgiyi fark ettim. O zaman eşek herifin meşrebine ne türlü sarıldığını dumura uğramış bir halde fark ettim, sıska bedeni koltuğa hafifçe fırlattım:
“İşine bak, koca adam! Dalga geçilecek zaman mı?” dedim. Ali hafif sırıtarak sokağa doğru bakarken, “İstersen bunu kimseye söylemem, ama tam olarak neyi zeminden sökmen gerektiğini anlayamadım… Getireyim mi?” dedi ve yüzüme baktı. Gözlerim yuvamdan fırlar gibi dışarı doğru oynarken hafifçe ovdum ve ona tekrar bakarak, “Getir bakalım,” dedim, “sopalık hepsi!”
İkinci güne başlangıç ki; “kızılca kıyamet” o gün patladı.
Size konuya neden felsefi sarhoşluk dediğimi ve ikinci günün neden bu kadar önemli olduğunu şimdilik tek bir cümleyle anlatayım:
“Eğer biz, bazı bağlantıların objektif olduklarına hükmediyorsak, bu, bizim, bu bağlantıların, başka bağlantılardan farklı olduklarını hissettiğimiz içindir.”
Aslında tek cümle bu konu bağlamında şimdilik pek bir tahayyül oluşturmadı, bu yüzden bir kaç söz daha etmek gerek.
Mantıkçılar tarafından idrak etmek, hüküm vermek, usavurmak arasında yapılmış olan ayırdetmeler, kuruntudan ibarettir. Bir objeyi sadece idrak etmek, onu var diye tasarlamak, var olduğunu iddia etmekle aynı şey değildir: şu mânadaki var sayılan objenin tasarımında aynı objeninin sırf kavramındakine nispetle daha fazla bir şey yoktur; lâkin objenin var olduğu hakkındaki olumlamada, tasavvur, bir inanın psikolojik karekterlerini giymiş bulunmakta olup süje tarafından tereddüde ve yanılmaya yer bırakmıyan ve objektifliği kazandıran şu belirli ve tarife sığmıyan tarzda duyulur. Bu tasarımın böylece duyulması için, zorunlu ve yeter şart, bu tasarımın, azçok doğrudan doğruya olmak üzere bir sebeplik bağlantısıyle, fiilî ve hazır bir izlenime bağlı bulunmasıdır.



















