abone ol: Sunular | Yorumlar

Kendini gören doğmamıştır… Gören, kendini dahi gören sanıdır.

3 comments


- Düşümde son doğumluydum…

- Onunla ahbaplık ederken, ben de biraz kamburlaşmıyor muydum?

Sivir atre tuhaf güç, saplantıdan yapılmış büyük bir çanta. Bu apartmanın zemin katında bir buzdağı var, ama bu rutubetli dairenin kirasını ödeyen benim!

Sigara izmaritinden oluşmuş bir apartmanın düşerken duman çıkartığını ve dumanın buharlaştığını gördüm.

İçime girmişim, kiraladığım bu yer ağzım!

Söylemde her zaman cesurdur:

“Dikkat et! Pek uzun kaldın aynı yolda! Pek dar hem bildiğin! Sürüngenler bile kendi yurdunu terketti de, dolaşadurdu başka mezarlar üzerinde!

Başka kentler görenler, başka yıldızlara şahit olanlar bilir ne demek istediğimi!”

“Şeyler imkanlı yalındır. Görmeyi, duymayı istemede, imkan yalını bıkkındır. Biraz yaklaş kendine! Duymak istedin; ‘onları söylemek istediklerinden’ ne kadar yakın sana! Söylemek isterken dile geliyorsun, “hadi ben nerdeyim?” diyorsun! Ağzın bir buzdağı!..

Oluş halkan var. Bir halka… Pek tabiki, azı’ndan olma, bir halka ile etraflı! Etrafın ile döner, dönersin: Bırak şeylerin tabiatını! Raks ile döner dönersin, sıvanaydı, unutmadın, bildin iken, “bu dengeliyse de işte!” demeyi kes! Rakset!

Denge ile bir mandana bulaşır haricine, ucuna! Ağzın bir buzdağı! Heyhat! Kimler var, nedir halkanı susatan! Halkanın bağını kopar sanı!

“Uzun çok uzun! Çok uzun geldi bana! Çok uzun! Bu kör sunak, açık ağzıma çok sözlendi! Görmüyordum, duymuyordum. Ağzım yutkunaç! Buz kayalarının dağlanı!”

Ağzımla varlığını bilinçlendir! Hadi benim olan! Benden olan! Sen’ Ağzım senin ol kılıcın! Ne! Bir şey mi söyledi taklit salıcın? Açık ağzında ben yokum! Sende kesin olan şey bende yokum! Sende eşsiz olan bende yokum! Benden enlice savrulan sendeki yokum! Ağzımlar varlığın, bilinçlendir!

“Hadi ben olan! Ağzım koca bir sonsuzluk! Bir tıkkın, kurtarılmak istenecek kadar laf söyleyebilir ancak!

Şeyler imkanlı yalındır! Kurtarıcı ise lafta pek kalındır! Pek tabiki!

Hadi ben nerdeyim? Uzun uzun anlatın bana! Hızlı mı pek? Rüzgar savrulmak isteyen için esiyor! Hey, bu ne geceydi, ne gaybana!”

Sürüngen düşüne söyleyin, düş kırıklığı vebasına tutulmuş, olabilirli herşeyin kasık-akatı bir düşüncesi…

Sanki bilmek istediği tüm herşey derinlerde, çok derinlerde saklanmış bir sürüngen… Sanki “ben” tanınmamış gibi söyleyin, sanki iç “im”de hamile kalır, kaskatı – ki hiç im mum sönüyor -gebece!

Ne zaman düşsem, bu nehrin üstünde herşey yerinde duruyor… Boğulmuş ıstırapların kanı azaplı vicdan dibinde bitmiştir. Bir eski kuruntu vardır: Bu buz, köprüleri çökertir.

Aslında herşey kımıldamadan dururmuş, eskimo dostum, aslında her şey bir kuruntudur demeliymişim, düşüyorum, düşüyorsun… Demek, uzun güvensizlik ve tiksintiymiş. Oysa diyormuşum, oysa herşey gayet “yağmur yağıyor” demek gibi, “kendimi iyi hissediyorum, patlayan çok şey var ama, demek arıyorum” gibi… Düşüyoruz… Çevremizde dönüyor, halkamızı turluyoruz… Onlara düşüyoruz.

Düşmek güzelmiş oysa, olsa…

Düştüğüm “bekliyorum” tesellisi tahta parmaklıklar gibi o nehrin üstünde… Hep yerinde duruyormuş, biz ilerliyormuşuz da bizimle birlikte geldiğini düşünüyormuşuz, arkamızda bir akın var zannediyormuşuz?

Bütün sokaklar boyunca, caddelerin her taşıtı bütün “iyi” ve “kötü”lerine boğduğu hareketsizliği boyunca gördüğümüz tek şey “bir kısa devre için kör!” Düz gitmeliyiz dostum, “ben bozdum bu uykuyu dediğin vakitte bile” hedefini arşınlayan bir kaçışın belirtileri görünüyormuş. Kendinde teksik yakalamak, o ıstırabın kanını ağırlamaktır – kendine dönmek, kendinden başka kimse bilmiyor henüz. Ve bize yolu soranmış başkası ve o da kendinden biriymiş.

Yolunu kaybeden bir denizci, bir başka denizciye kazara ulaşıyor: “Budur senin yolun işte! Ve bu yolu tekrar tekrar soracaksın, istiyorsun çünkü!” Bir cevap mı bu, görüntü ve şekiller mi yaratıyorsun yoksa; kendine cevap veriyor denizci, yolunu başkalarından istemeye istemeye soran kişi.

Herşeyi kaçırmak, kendini erginlemek, kendi başına iniş saatini bulmak, yavaşça kendi insanını anlatmaktan doğan; kendi utancının, etiğin ötesinde, herşeyin sen olduğuna boğulduğun, bir mide migreni ve bir başkası tarafından – asli kendi imgelemin içinde, sen levhasını sana gösteren olduğunu görerek…

Nehir sen, yolu sorduğun denizci sen, caddeler ve taşıtlar sen, tahta parmaklıklar ve sürüngen o tüm dönüşüm ve düşün, sen!

Henüz hiçbir ağırlığı uzak geleceklerin, tanrılarının… Kendi raksından asla tiksinmeyeceksin… çünkü sadece kendini görürsün; – tüm simgeler geçmiş ve gelecek çürükleri, inkarda bezgin, ihtiyatsız öde-leklik, yoksun, – hiç ancak hiçlik tükürür!

Kutlu bir alayın kendine doğru kaçtığı yerlerde gülen bir yüze sahip olmaman nedensizdir…

Hiç bağıl bulunumu desisedir, ağız söylemde bulantısına akar, sözcükler kuyuda beklenti “eker”, tanrı doğurur, saldırır, sonra düşer… Kendine döner, kendine döner, kendine…

“Bana ettiğini bağışlıyorum ece!”

“Ya kendine ettiğini!”

“Bu söylemle kendimi de bağışladım!”

Kendini gören doğmamıştır… Gören, kendini dahi gören sanıdır.

Bir daire dışına çizilmiş düzgün dışbükey bir buzdağı, daire içindeki esası pek genel bir metod olan anlam hesaplarını aşan müstesna bir yakınsamdır. Hükmün bir “doğru” derecesi kısaca müphem kavramlara dayanması ve izahı kendi doğrultularına sevk etmesine saplanabilir.

Ağzıma niyetlendim de göremedim, eksenimi. Sözlendim ve esini-yorumum.

“Bana prensip sahibi olduğumu söylüyorlar.” Mesele, kendi dairemde meşhur elem tekniiklerini çuvaldız dehasıyla gerçekleştirirken ilmime muhtıra ve tebliğler yayınlatmaları.

Bir araştırıcı hüviyet bana devrinin normal programını öğretme azmi ininde revaçta kaldı. Kısır yorum ve hiçbir veçhile havanın bu ağırlığına dayanamadı. Rutubetin özel hallerine “usul-i hendese” ile elem öğretiyor.

Siv’ir atre tuhaf güç, saplantıdan yapılmış büyük bir çanta. Saplantıdan doğmuş bir nahv ellif gözüyle iddia yağmuru yağdırıyor. Bu apartmanın zemin katında bir buzdağı var ve en büyük iddiası bu rutubetli dairenin kirasını ödeyen benim!

Ağzım bir buzdağı. Kütüp dolabını sıkıca kapalı tutup muhafaza etmekten başka bir kıyas istimlağı Antikite diline sürmek. Ne kadar sürer, bu konuda parlak bir idrakım yok.

“Bir gün dilsiz olduğunu düşünerek uyanabilirsin.

Kimse söylediklerini senin biçiminde olduğu sürece anlamıyor anlamak istemiyor ve hatta.

Bile isteye ya da inadına bu tarz içe bükük bir dil kullanıyorsun sanıyor olabilir.

Ve sanki diline dikiş attıkları için sesler senin istemediğin biçimler alıp havaya saçmalık olarak yayılıyormuş gibi gelmeye başlayabilir..

O zaman … senin gibi konuşan birilerini görmen şarttır.” Kanat


Onur Gece

2 kişi bu yazıyı beğendi.


  1. pi Giz diyor ki:

    Dik durmak için çaba sarf etsem elbet anlayamadığıma açıkça şahit olacaksın.
    Mücadele etmek nasıl bir saplantı olurdu? Cesaret isteyen erdemli bir tutum diyelim şimdilik. Saf istek pekala cedelleşmekti fazlasıyla. Raks edebilecek takati var mıydı zavallının? Belki de yeri dardır.
    Elbet ağzına tıkıştırılan kocaman kocamış hayat, çaputtu adeta tabut olan ağızda. iki kelam edebilmek ne kelime sesi soluğu çıkmadı uzunca bir süre. Gitmek için yol almayı denese imkanlı uzaklar yalın bir itkiyle şunu sorar: biliyor musun? Körelen gözler için hakikat bir parça hatırlamadır pay almaktan pek mahrum pek uzak.
    Beni kendine benzeten duvar gibi adamlara hiçte fazla. Onlar sırf ne istediklerini bilmek için yakıştırırlarmış ne doğruymuş, ne yalanmış!

  2. Kapalılığı kendine has bir anlağın var ve bu yerelmiş tüm sınırlandırmaların hiddeti var….

  3. pi Giz diyor ki:

    Apaçık bir anlağın, kapalılığı beni epey zorlayan bir anlatımın var. Sen evreni anlatırken benim ayağım taşa takılıyor, gözüme toz toprak kaçıyor. Gözyaşlarım çamura belenmiş bir yüz bırakırken ilerisi için umut vaadetmiyor. Hiddetim bu yüzdendir.

Leave a Reply

canada goose jacka canada goose jakke canada goose trillium canada goose canada goose parka canada goose jakker montebello canada goose canada goose trillium parka