H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (Bir Kaç Kesit)
Konuşmak zorunda bırakıldım, çünkü bilim adamları nedendir bilmem, benim önerilerimi dinlemeyi reddettiler. Güney Kutbu’nun planlanan -kapsamlı fosil avcılığım, tarihî buz örtüsünün toptan delinmesini ve eritilmesini içeren- keşfine karşı çıkışımın nedenlerini kendi isteğim dışında anlatıyorum. Ve bunu yaparken daha bir gönülsüzüm, çünkü uyarılarım boşuna olabilir.

Anlatmam gereken gerçeklerden kaçınılmaz olarak kuşku duyulacak; yine de eğer mantıksız ve inanılmaz gözüken şeyleri çıkaracak olsaydım, geriye hiçbir şey kalmazdı. Şu ana dek gizlenmiş olan karadan ve havadan çekilmiş fotoğraflar beni destekler niteliktedir, çünkü kahrolasıca derecede canlı ve netler. Buna karşın, ustaca yapılmış sahtekârlığın ulaşabileceği boyutlar dikkate alınınca, onlardan da şüphe edilecektir. Mürekkeple yapılan çizimler, basbayağı düzmece oldukları gerekçesiyle alaya alınacaklar, bununla birlikte sanat uzmanlarının üzerinde görüş belirtip, bir açıklama getirmelerini gerektirecek tuhaf bir teknik sergileyeceklerdir.
Son olarak, bir yandan verilerimi iğrenç derecede inandırıcı değerleriyle, ya da belli ezeli ve çok şaşırtıcı mit devirlerinin ışığında tartacak derecede bağımsız düşünebilen, diğer yandan da araştırma dünyasını o deliliğin dağları yöresini araştırmaya yönelik gözükara ve fazlaca tutkulu bir programdan caydıracak derecede nüfuza sahip olan bir avuç bilimsel liderin yargısına ve kararına güvenmek zorundayım. Ben ve çalışma arkadaşlarım gibi yalnızca küçük bir üniversiteyle ilişkili, nispeten adı sanı duyulmamış kişilerin, doğası itibariyle çılgınca garip ya da tartışmaya çok açık konularda bir etki yaratma şansının az olduğuysa, ne yazık ki bir gerçek.
Aleyhimizde olan şeylerden biri de, çokça bahsi geçecek konuların tam manasıyla uzmanı olmayışımız. Bir jeolog olarak Miskatonic Üniversitesi Araştırması’na başkanlık etmekteki amacım, mühendislik fakültemizden Profesör Frank H. Pabodie’nin geliştirdiği olağanüstü delginin yardımıyla, Antartika kıtasının çeşitli bölgelerinden kaya ve toprak örneği toplamaktı. Bunun ötesinde, herhangi bir konuda öncülük etmek gibi bir niyetim hiç yoktu, ama bu aygıtın, daha önce keşfedilmiş rota doğrultusunda farklı noktalarda kullanılmasının alışılageldik toplama yöntemleriyle bugüne değin ulaşılamamış materyalleri gün ışığına çıkaracağı umudunu taşıyordum.
…
Bir Antartika mevsiminin -eğer kesinlikle lüzumluysa daha uzun sürede- olanak verdiği ölçüde büyük bir arazide araştırma yapmayı planlamıştık; Shackleton, Amundsen, Scott ve Ross’un değişen nispetlerde keşfetmiş olduğu, Ross Denizi’nin güneyinde kalan sıradağlar ve platolarda çalışıyor olacaktık çoğunlukla. Kampımızı sık sık değiştirerek, jeolojik önem taşıyacak kadar büyük mesafeleri uçakla katedecektik. O güne değin görülmemiş miktarda materyal kazıp çıkarmayı umuyorduk – özellikle daha önce çok dar bir sınıfta Antartik örneklerin elde edildiği Kambriya öncesi katmanda. Şartlar el verdiğince, çeşitli fosilli üst kayalardan da toplamak niyetindeydik, çünkü buzun ve ölümün hüküm sürdüğü bu kasvetli toprakların ilkel yasanı tarihi, dünyanın geçmişiyle ilgili bilgilerimiz açısından çok büyük önem taşımaktaydı. Antartika kıtasının bir zamanlar ılıman, hatta tropik olduğu, bitki ve hayvan örtüsünün zenginliği ve geriye sadece likenlerin, deniz bitkilerinin, örümcek ve akrep gibi eklembacaklılarla kuzey sahillerindeki penguenlerin kalmış olduğu herkesçe bilinen bir konuydu; arzumuz bu bilgiyi çeşitlilik, kesinlik ve detay açılarından genişletmek idi. Basit bir sondajda fosil belirtilerine rastlanacak olursa, patlayıcılarla deliği genişletecek, uygun boy ve durumda örnekler elde edebilecektik. Üstteki kaya ve toprağın izin verdiği ölçüde derinliği değişen sondajlarımız, sadece üzeri yarı örtülü, ya da örtülü olmayan yer yüzeyleriyle -kaçınılmaz biçimde bayırlar ve sırtlarla- sınırlanmıştı, çünkü aşağı katmanların üzerinde iki ila dört kilometre kalınlığında katı buz vardı. Hatırı sayılır kalınlıktaki buzulu delmekle harcayacak vaktimiz yoktu, ama Pabodie, açılan deliklere kalın kümeler halinde bakır elektrotlar yerleştirmek ve benzimi bir dinamonun sağlayacağı akımla bir miktar buzu eritmek yolunda bir plan hazırlamıştı. Antartika’dan döndüğümüzden beri yayınladığım tüm uyarılara karşın yapılacak olan Starkweather-Moore Seferi’nde uygulanması önerilen plan, bizimki gibi bir keşif gezisinde denemeden öte bir kullanım bulmayan işte bu plandır.
Kamuoyu, Miskatonic Seferi’nden, bizim Arkham Advertiser Gazetesi ve Associated Press’e gönderdiğimiz sık telsiz mesajları ve daha sonra Pabodie ile benim yazdığımız makaleler sayesin-. de haberdar oldu. Üniversiteden dört kişiydik -Pabodie, biyoloji bölümünden Lake, fizik bölümünden -aynı zamanda bir meteorolog olan- Atwood, jeoloji bölümünü temsil eden ve ekibin . saymaca başkanlığını yürüten ben- aynca on altı da yardımcımız vardı: Miskatonic Üniversitesi’nden yedi lisansüstü öğrencisi ve dokuz yetenekli teknisyen. Bu on altı kişiden on ikisi iyi uçak pilotu ve ikisi dışında hepsi de usta telsizcilerdi. Aralarından sekizi tıpkı Pabodie, Atwood ve benim gibi, pusula ve seks-tam kullanarak yol bulmayı biliyordu. Üstüne üstlük iki gemimiz -eski, ahşap balina avı gemileriydiler- buz şartları için güçlendirilmiş ve yedek buhar gücüyle donatılmış, tamamen mürettebatlandırılmıştı.
Birkaç özel bağışla birlikte, Nathaniel Derby Pickman Vakfı seferi finanse ediyordu; bu yüzden kamuoyuna fazlaca duyurulmaksızın hazırlıklarımız neredeyse tamamlanmıştı. Köpekler, kızaklar, makineler, kamp malzemeleri ve beş uçağımızın de-monte parçaları bize Boston’da ulaştırıldı ve buradan gemileri- . mize yüklendi. Özel amaçlarımız için mükemmel şekilde donatılmıştık ve malzeme, gıda, ulaşım ve kamp kurma konularında, son zamanlardaki olağanüstü başarılı öncellerimizin mükemmel örneğinden faydalanmıştık. Bizim keşif seferimizin -kapsamlı olmasına karşın- dünya çapında yankı uyandırmamasını sağlayan da bu öncellerin alışılmadık sayısı ve şöhretiydi.
…
Geçitten tamamen çıkıp da altımızda neyin bulunduğunu gördüğümüzde sanırım ikimiz birden birbirine karışmış huşu, hayret, dehşet ve kendi duyularımıza karşı şüphe içinde çığlık attık. Zihnimizin gerisinde o an için yetilerimizi yatıştıracak bir takım olağan kuramlar üretmiş olmalıydık. Colorado’da Tanrılar Bahçesi’ndeki hava şartlarının grotesk bir üslupta aşındırdığı taşlan veya Arizona Çölü’nün rüzgâr tarafından oyulmuş fantastik biçimde simetrik kayalarını getirmişizdir belki aklımıza. Bunun deliliğin dağlarına o ilk yaklaşmamız sırasında gördüğümüz cinsten bir serap olduğunu düşünmüş olmamız bile mümkündür. Gözlerimiz o sınırsız, kasırgaların izlerini taşıyan platoda gezinirken ve abidevi, düzgün, geometrik şekilde ahenkli taş kütlelerini kavrarken, aklımızdan bir takım normal fikirler geçirmiştik herhalde. Bu taşların yıkılmış ve delik deşik olmuş kalıntıları, en kalın yerinde on – on beş metreyi geçmeyen, çoğu yerde daha da ince olduğu aşikâr bir buzul örtüsünün içinden fışkırmışlardı.
Yabanıl manzaranın etkisi tarif edilemezdi, çünkü bilinen doğa kanunlarının şeytanca çiğnendiği ortadaydı başlangıçta. Burada, tamı tamına altı bin metre yüksekliğindeki cehennemi eskilikte bir platoda ve en aşağı beş yüz bin yıllık, insan öncesi bir çağdan beri yaşama karşı ölümcül olan bir iklimde göz alabildiğince uzanan düzenli taşların oluşturduğu karmaşayı, sadece zihinsel kendini savunmanın çaresizliği, bilinçli ve yapay bir nedenden farklı bir şeye bağlayabilirdi. Ciddi düşüncelere gelince, dağ yamaçlarındaki küplerin ve surların doğal kaynaklı olmadığı yolundaki her türlü kuramı daha önceden bir kenara bırakmıştık. Bu bölge buzul ölümün süregelen sarsılmamış hükümdarlığına yenik düştüğü zamanlarda, insanoğlu daha büyük maymunlardan farklılaşmamışken, bunun aksi nasıl olabilirdi ki?
Ama artık mantık, geri dönülmez biçimde alaşağı edilmişti tahtından, çünkü bu dört köşeli, eğimli ve açılı bloklardan oluşan harçsız labirentin nitelikleri hiçbir huzurlu sığınağa meydan vermiyordu. Bu, çok net bir şekilde, eksiksiz, kaçınılmaz ve nesnel olarak, o serabını gördüğümüz şeytanî şehrin gerçek haliydi. O lanetli belirtinin maddi bir temeli vardı dernek ki -yükseklerdeki havada yatay bir buz tozu tabakası oluşmuş ve dağlara yayılmış bu şok edici kalıntı da basit yansıma kurallarına riayet ederek kendi görüntüsünü yansıtmıştı. Elbette gördüğümüz hayal çarpık ve abartılıydı. Asıl kaynağında olmayan şeyler içeriyordu; buna karşın o anda suretin aslına bakarken, onun uzaktaki hayalinden daha iğrenç ve tehdit edici olduğunu düşündük.
Bu korkunç şeyi, kasvetli bir yaylanın kasırgaları arasındaki yüz binlerce -belki de milyonlarca- yıllık bekleyişi boyunca mutlak bir yok oluştan alıkoyan, sadece o devasa taş kulelerin ve surların insanlığa yaraşmayan büyüklüğü olmuştu. “Corona Mundi – Dünyanın Çatısı-” Aşağıdaki inanılmaz manzaraya sersemlemiş halde bakarken, dilimizin ucuna her türden fantastik ifadeler geldi. Bu ölü Antartika diyarına geldiğimden beri ısrarla huzurumu kaçıran korku dolu ilksel mitleri -Leng’in, Mi-Go’nun şeytani platosu, ya da Himalayalar’ın iğrenç Kar Adamı, insan öncesi çağrışımlar yapan Pnakotik Elyazmalarını, Cthulhu kültünü, Necronomicon’u, biçimsiz Tsathoggua’dan bahseden Hyperborea efsanelerini ve bu yarı-varlıkla birlikte adı anılan daha kötü, biçimsiz yıldız döllerini düşündüm bir kez daha.
…
Çağlar boyunca denizden karaya doğruydu düzenli akış -yeni kara kütlelerinin yükselmesi bu göçü teşvik ediyordu, buna karşın okyanus hiçbir zaman tamamen terk edilmemişti. Karaya doğru göçün bir diğer sebebi de, başarılı bir su yaşamının yükünü taşıyan Shoggothların üretilmesinde ve idaresinde karşılaşılan güçlüklerdi. Kabartmaların da hüzünle itiraf ettiği gibi, zaman aktıkça inorganik maddelerden yeni hayat yaratma sanatı yitmişti, bu yüzden Eskiler zaten yaratılmış olan biçimleri şekillendirmek zorundaydılar. Karadaki dev sürüngenler oldukça uysal çıkmışlardı; ama denizlerde, bölünmeyle üreyen ve kaza eseri tehlikeli bir zekâ seviyesine ulaşan Shoggothlar, bir süre boyunca üstesinden gelinmesi zor bir sorun teşkil etmişlerdi.

Shoggothlar daima Eskiler’in hipnotik telkinleriyle kontrol edilmişler ve sert hamurlarını çeşitli geçici uzuvlar ve uzantılara dönüştürmüşlerdi; ama artık kendilerini biçimlendirme güçlerini bazen bağımsızca kullanıyorlar, geçmişteki telkinlerin aşıladığı türlü biçimleri taklit ediyorlardı. Görünen o ki, ayrı ve bazen baş eğmez iradesiyle Eskiler’in istencini yansıtan, ama her zaman onlara itaat etmeyen, yarı-dengeli bir beyin geliştirmişlerdi. Bu Shoggothların kabartmalı görüntüleri Danforth ile beni, korku ve tiksintiye boğmuştu. Normalde biçimsiz, yapışkan bir jöleden oluşmuş, eklentili kabarcıklara benziyorlardı ve küre biçimindeyken çaplan ortalama dört buçuk metreydi. Bununla birlikte sürekli hacim ve şekil değiştiriyorlar, kendiliğinden veya telkin vasıtasıyla geçici görme, duyma ve konuşma organlaır ya da geçici oluşumlar üreterek efendilerim taklit ediyorlardı.
Belki de yüz elli milyon yıl önce, Perm Çağı’nın ortasına doğru tuhaf bir şekilde dikbaşlı hale gelmişlerdi ve denizlerdeki Eskiler tarafından gerçek bir yeniden boyun eğdirme savaşı başlatılmıştı. Bu savaşın resimleri ve Shoggothların cansız kurbanlarını başsız, balçığa bulanmış vaziyette bırakışları; sayısız çağların araya giren uçurumuna rağmen, olağanüstü korkutucu niteliğini koruyordu. Eskiler asi varlıklara karşı moleküler ve atomik kargaşa yaratan görülmedik silahlar kullanmışlar ve nihayetinde mutlak bir zafer elde etmişlerdi. Ondan sonraki kabartmalarda, Shoggothların evcilleştirildiği ve nasıl Batı Amerika’nın vahşi atlan kovboylarca terbiye edildiyse, onların da silahlı Eskiler tarafında öyle yola getirildiği görülmekteydi. Ayaklanma sırasında Shoggothlar suyun dışında yaşayabilme özelliği sergilemişlerse de, bu geçiş teşvik edilmiyordu -çünkü Shoggothların karadaki yararlılıkları, idarelerinin güçlüğüyle boy ölçüşemezdi.
Jura Çağı’nda, gökten gelen yeni bir istila halinde, yeni sıkıntılarla karşılaştı Eskiler. Bu sefer gelenler, yarı mantarımsı, kabuklu yaratıklardı -hiç şüphe yok ki kuzeyin fısıltıyla anlatılan bazı efsanelerinde bahsi geçen ve Himalayalar’da Mi-Go ya da iğrenç Kar Adamı diye hatırlanan yaratıklarla aynıydılar. Bu yaratıklarla mücadele etmek için Eskiler kuşatmayı yarıp, dünyaya varışlarından beri ilk kez yeniden gezegenlerarası boşluğa çıkmaya kalkıştılar; ama tüm ananevi hazırlıklarına karşın dünya atmosferini terk edemediklerini gördüler. Yıldızlararası seyahatin kadim sırrı her ne idiyse, ırkın bunu artık kaybetmiş olduğu kesindi. Sonunda Mi-Golar Eskiler’i bütün kuzey karalarından söküp attılar, ama denizdekilerle uğraşmaya güçleri yetmezdi. Eski ırkın güney kutbundaki asli yaşam alanlarına ağır ağır geri çekilişi başlamaktaydı.
Resimlerde anlatılan savaşlarda hem Cthulhu soyunun, hem de Mi-Go’nun, bildiğimiz kadarıyla Eskiler’inkinden çok daha farklı bir maddeden oluştuklarını fark etmek bizi şaşırtmıştı. Düşmanları için imkânsız olan dönüşümler ve birleşimler gerçekleştirebiliyorlar, bu sebepten dolayı kozmik uzayın daha uzak uçurumlarından gelmişe benziyorlardı. Eskiler, anormal dayanıklılıkları ve şaşırtıcı yaşamsal özelliklerine karşın tamamen maddeseldiler ve mutlak kaynakları bilinen uzay-zaman bütünlüğünün içinde olmalıydı -halbuki diğer yaratıkların ilk kaynaklarını, insan nefesi kesilmeden tahmin edemezdi bile. Elbette, dünyevi olmayan bağlantıların ve anormalliklerin istilacı düşmanlara atfını kabul edecek olursak, bunların hepsi de sırf mitolojiden ibaret değillerdi. Eskiler’in kendi yenilgilerini açıklamak için kozmik bir çerçeve icat etmiş olmaları da akla yakındır, çünkü belli ki asıl psikolojik unsurlarını tarihe duydukları ilgi ve gurur teşkil ediyordu. Eskiler’in yıllıklarının, bazı bulanık efsanelere konu olan güçlü ırkların kuvvetli kültürlerinden ve yükselen şehirlerinden bahsetmeyişi de anlamlıdır.
Uzun jeolojik çağlar boyunca değişen dünyanın durumu, kabartma sahneler ve haritaların birçoğunda hayret verici bir canlılıkla görülüyordu. Mevcut bilimin bazı konularda düzeltilmesi gerekecekti, bazı durumlarda ise cesur çıkarımları görkemli şekilde doğrulanmıştı. Söylediğim gibi, TayWp Wegener ve Joly’nin, tüm kıtaların aslında tek bir Antartik kara kütlesinin merkezkaç kuvvetiyle parçalanması ve teknik olarak akışkan bir alt yüzey üzerinde sürüklenmesiyle oluştuğu hipotezi -Afrika ve Güney Amerika’nın birbirlerini tamamlayan hatları, büyük sıradağların kıvrıldığı ve yükseldiği yerlerin akla getirdiği bir hipotez- bu tekin olmayan kaynaktan dikkate değer bir destek buluyordu.
Yüz milyon yıl ya da daha öncesinin Karbon Dönemi dünyasını gösteren haritalarda Afrika’yı bir zamanlar birleşik olan Avrupa (o zamanlar ilksel söylencelerin Valusia’sı), Asya ve Amerikalarla Antartika kıtasını ayıracak olan yarıklar ve çatlaklar seçilmekteydi. Diğer haritalar -ve özellikle de bizi çepeçevre saran bu devasa ölü şehrin elli milyon yıl önce kuruluşuyla bağlantısı olan bir tanesi- mevcut tüm kıtaları iyice ayrılmış şekilde resmetmişti. Ve keşfedebildiğimiz -belki ta Üstneojen Çağı’na giden- son örnek bugünün dünyasını gayet net anlatıyordu, ama Alaska ile Sibirya, Kuzey Amerika ile Grönland aracılığıyla Avrupa ve Graham Toprakları sayesinde de Güney Amerika ve Antartika kıtası arasında bağlantılar vardı. Karbon Dönemi haritasında tüm küre -okyanus yatakları ve çatlaklarla ayrılmış kara-Eskiler’in koskoca taş şehirlerinin işaretlerini taşıyordu, ama daha sonraki haritalarda Antartika’ya doğru yavaşça geri çekilme açık ve seçikti. Son Üstneojen örneğinde ne Antartika kıtası ve Güney Amerika’nın ucu dışında, ne de 50° güney enleminin’kuzeyinde, tek kara şehri bile kalmamıştı. Belki de o yelpazemsi zarkanatlarla kıyı şekillerini incelemek için yapılan uzun keşif uçuşlarının dışında kuzey dünyasına ait bilginin ve duyulan ilginin Eskiler arasında hiçe indiği ortadaydı.
Şehirlerin yok oluşunu getiren dağların yükselişi, kıtaların dünyanın dönüşüyle yırtılması, karanın ve deniz dibinin sismik sarsıntıları ve diğer doğal felaketler kayıtların ortak konusuydu; çağlar geçtikçe ne kadar az yenilemenin yapıldığına şahit olmak çok garipti. Etrafımızdaki uçsuz bucaksız, ölü dev şehir ırkın son genel merkeziydi anlaşılan -büyük bir deprem çok da uzak olmayan büyük bir öncelini yıktıktan sonra Tebeşir Çağı’nın başlarında inşa edilmişti. Genel olarak bu yöre ilk Eskilerin ilksel bir deniz dibine yerleştiği farz edilen yer olduğu için en çok kutsallığı olan yerdi. Yeni şehirde -kabartmalarda hatlarını tanıyabildiğimiz, ama havadan yaptığımız keşifte ulaştığımız en son sınırdan dağ silsilesi boyunca her yana iki yüz kilometre uzanan şehirde- yer kabuğunun genel kırılması sonucunda uzun devirler sonra ışığa çıkan deniz dibindeki ilk şehrin parçalarını oluşturan bazı kutsal taşların saklandığı söyleniyordu.
…
Bir kez daha söze devam etmenin çok güç olduğu bir noktaya geldim. Bu aşamanın beni sertleştirmesi gerekirdi; ama bazı deneyimler ve imalar vardır ki, insanı iyileşmesine izin vermeyecek denli derinden yaralarlar ve geriye sadece o ilk dehşeti çağrıştıran, artmış bir hassasiyet bırakırlar. Söylediğim gibi, önümüzdeki cilalı zeminde bazı engeller görmüştük; ve ekleyebilirim ki, burun deliklerimiz neredeyse aynı anda, şimdi o daha önce gidenlerin isimsiz kokusuyla apaçık karışmış şekilde, ona baskın gelen pis bir kokunun çok tuhaf şekilde yoğunlaşmasının saldırısına uğramıştı, ikinci fenerin ışığı, engellerin ne olduğu konusunda hiçbir şüphe bırakmadı ve onlara yaklaşmaya cüret edebilmemizin tek nedeni, uzaktan da olsa onların zarar verme güçlerini, zavallı Lake’in kampındaki habis yıldız höyüklü mezarlarından çıkarılan altı benzer örnek kadar kaybetmiş olmalarıydı.
Gerçekten de, bizim gün ışığına çıkardıklarımızın birçoğu gibi bütünlükten yoksunlardı -gerçi etraflarında birikmiş olan koyu yeşil, kıvamlı göl apaçık belli ediyordu ki, parçalanmaları son derece yakın bir zamanda olmuştu. Sadece dört taneydiler, halbuki Lake’in bültenleri bizim önümüzde giden grubu oluşturanların sayısının sekizden az olmadığını ortaya çıkarmıştı. Onları böyle bir halde bulmak tamamen beklenmedikti ve burada, karanlıkta ne çeşit bir korkunç mücadelenin verildiğini merak etmiştik.
Penguenler bir aradayken saldırıya uğradıklarında gagalarıyla vahşice karşılık verirlerdi ve kulaklarımız artık uzaklarda bir yuvanın varlığından emin olmuştu. Onlar böyle bir yeri rahatsız etmiş ve canice bir takip mi başlatmışlardı? Engeller bunu ortaya koymuyordu, çünkü Lake’in güçlükle otopsi yaptığı sert dokulara karşı penguenlerin gagaları, yaklaştıkça farkına vardığımız bu korkunç zarardan sorumlu olamazdı. Üstelik, şu ana kadar gördüğümüz koca kör kuşlar, emsalsiz derecede barışçıl görünüyorlardı.
Yoksa kendi aralarında bir tartışma yaşanmıştı da, ortalıkta gözükmeyen diğer dördü müydü bunu yapan? Eğer öyleyse, neredeydiler? Yakınlarda mıydılar ve bizim için doğrudan bir tehlike oluşturuyorlar mıydı? Yavaş ve açıkça gönülsüz yaklaşmamıza devam ederken, pürüzsüz zeminli yanal geçitlerin bazılarına huzursuzca göz attık. Boğuşmanın niteliği ne idiyse, penguenleri ürkütüp, alışılmadık gezintilerine çıkartanın da bu olduğu ortadaydı. Öyleyse, ötedeki ölçülemez uçurumun içindeki belli belirsiz sesler gelen kuş yuvasının yakınlarında çıkmış olmalıydı, çünkü kuşların normalde burada yaşadığına dair hiç iz yoktu. Belki de, diye düşündük, korku salan bir kaçış kavgası yaşanmıştı; daha zayıfça olan grup, saklanmış kızaklara dönmeye çalışıyordu ve takipçileri onların işlerini bitirmişti, insan, isimsiz iğrenç varlıklar arasında kara uçurumdan dışarı taşan, çılgına dönmüş penguenler bir beyaz bulut halinde cıyaklayıp seğirtirlerken yaşanan şeytani çekişmeyi hayal edebilirdi.
O gelişigüzel yayılmış ve parçalanmış engellere isteksizce yaklaştığımızı söyledim size. Tanrı aşkına, keşke onlara hiç yaklaşmamış olsaydık, sadece arkamızı dönüp pürüzsüz, yağlı zeminli ve yerine geçtikleri şeyleri taklit eden soysuz duvar resimleriyle süslü, kâfirce tünelden, o görmüş olduğumuz şeyi görmeden, bize bir daha rahat nefes aldırmayacak olan o şey zihinlerimize dağlanmadan önce koşup kaçsaydık!
Fenerlerimizin ikisi de yüzükoyun yatan şeylere dönüktü, böylelikle eksikliklerindeki baskın faktörü hemen kavradık. Parçalanmış, ezilmiş, bükülmüş ve yırtılmış olmalarına rağmen, ana yaralanmaları kafalarının tamamen koparılmış oluşuydu. Her birinin dokunaçlı denizyıldızı başı bedeninden ayrılmıştı; ve yaklaştıkça gördük ki, bunun sebebi sıradan bir kesilme değil, cehennemi bir çekiş ya da soğurmaydı, iğrenç kokulu koyu yeşil içsuları geniş, yayılan bir gölcük oluşturmuştu; ama bu koku, yeni ve daha güçlü bir koku tarafından yarı yarıya gölgelenmiş-ti. Koku burada, yolumuzun üzerinde herhangi bir noktada olduğundan çok daha keskindi. Ancak yerde yatan engellerin çok yakınına geldiğimiz zaman o ikinci, çevredeki hiçbir kaynakla açıklanamayan pis kokunun kökenim teşhis edebildik -ve bunu yaptığımız anda Danforth, Eskiler’in tarihinde, Perm Çağı’nda, yüz elli milyon yıl öncenin bazı çok canlı kabartmalarını hatırına getirerek, o kötücül, ikinci kez kazınmış şekillerin kubbeli ve arkaik geçidinde isterikçe yankılanan, sinir bozucu bir çığlık atı-verdi.
Benim çığlığım da onunkinin hemen ardından geldi; çünkü ben de o ilksel kabartmaları görmüştüm ve ürpererek, adsız sanatçının yüzükoyun ve başsız yatan -ürkütücü Shoggothlann karakteristik biçimde öldürdüğü ve büyük bir yeniden boyun eğdirme savaşında kafaları berbat şekilde soğurularak koparılmış- Eskiler’in üzerini kaplayan iğrenç balçığı nasıl yaptığına hayret etmiştim. Bunlar çağlar öncesine ait, göçüp gitmiş şeylerden de bahsetseler, iğrenç ve karabasanı andıran kabartmalardı; çünkü ne Shoggothlann, ne de eserlerinin insanlar tarafından görülmemesi ve hiç kimsece resmedilmemesi gerekirdi. Necronomicon’un. deli yazarı gergince, bu yaratıkların hiçbirinin bu gezegende doğmadığına ve onları sadece uyuşturucu etkisindeki hayalcilerin canlandırabildiğine yemin etmeye çalışmıştı. Tüm biçimleri, organları ve oluşumları -kaynayan hücrelerin birbirleriyle yapış yapış birleşmesiyle taklit edip vücuda getirebilen- lastiğimsi, dört buçuk metrelik son derece esnek ve hamurumsu küreler -zihinle yönetilen köleler, şehirleri inşa edenler -gittikçe daha iç bulandırıcı, daha zeki, çok daha amfibyan ve çok daha taklitçi! Ulu Tanrım! Bu kâfir Eskiler’i bile böyle şeyleri kullanmaya ve yaratmaya iten çılgınlık neydi?
…
Danforth ara sıra alâkasız ve sorumsuz şeyler fısıldıyordu: “Kara çukur,” “oyulmuş kenar,” “proto-Shoggothlar,” “beş boyutlu penceresiz katı şeyler,” “adsız silindir,” “yaşlı Faros,” “Yog-Sothoth,” “ilksel beyaz jöle,” “gökten gelen renk,” “kanatlar,” “karanlıktaki gözler,” “ay merdiveni,” “ilk, ebedi, ölümsüz” ve diğer acayip düşünceler; ama tamamen kendine geldiğinde tüm bunları reddetti ve önceki yıllarda okumuş olduğu garip ve ölümü hatırlatan şeylere bağladı. Danforth, gerçekten de, Necronomicon’un üniversite kütüphanesinde kilit altında tutulan, sayfalan kurt yeniği nüshasını baştan sona okumaya cüret eden sayılı kimselerden birisi olarak bilinir.
Biz sıradağları geçerken, yükseklerdeki gök, kesinlikle buğulu ve yeterince çalkantılıydı; ve başucu noktasını göremememe karşın, gökteki buz tozunun tuhaf biçimler almış olabileceğini hayal edebiliyorum. Böyle kıpırdak bulut katmanlarının uzaktaki manzaraları canlı şekilde nasıl yansıtıp, kırıp, büyütebileceğini bildiğimden, geri kalanı da hayal gücü tamamlamış olabilirdi -tabii ki Danforth o eski okumalarına dönme şansı elde edinceye kadar bu özgül dehşetlerin hiçbirinden bahsetmedi. Bir anlık bir bakışla, bu kadar çok şeyi görmüş olamazdı.
O sırada Danforth’un çığlıkları, kaynağı fazlaca ortada olan, tek bir çılgınca kelimenin yinelenmesine dönmüştü: “Tekeli-Ii! Tekeli-Ii!”



















