İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma

Eğer prensiplerimize sadıksak kütüphanelerimizi gözden geçirdiğimizde neleri feda etmemiz gerekmez! Elimize mesela theoloji veya skolastik metafizike ait bir eser alırsak kendimize şunu soralım:
Bu eserde acaba nicelik ve sayıya dair soyut usavurmalar var mı?” – Hayır. ” Olguya ve varlığa ait şeyler üzerinde deneysel usavurmalar var mı? ” – Hayır. O halde, eseri ateşe atınız: zira, içinde safsata, kuruntu ve boş hayalden başka bir şey bulunamaz.
David HUME
İlk izlence:
Tüm fikirlerimiz, tekrarı ve kopyası oldukları bir takım izlenimlerin varlığını içerirler; yani başka deyimle, fikirlerimizin hepsi, tecrübeden gelir. İşte tecrübenin birinci manasıdır ki, bu manasıyle sadece fikirlerin zihin tarafından a prirori olarak meydana getirilmesinin karşılığıdır.
Zihnimizce kavranabilir olan hakikatler, iki çeşittir. Hakikatların bazıları, meselâ aritmetik teoremleri gibi, ya fikirlerle bağlantılarının sadece ele alınmasından yahut da muhtevalarının tahlilinden elde edilir, ötekiler ise, «olguya ait şeyler»e racidirki bunlar da, tabiat ve tarihte meydana gelen, bizim şahit olduğumuz olaylarla, gerçeklik yahut da zorunluluğundan şüphe etmediğimiz halde, varlığımız dışında olmuş, olmakta ve olacak olup evvelkilere nispetle sayıca daha az olan olaylardır. Bu kocaman olaylar ve olaylar arasındaki bağlantılar bütününe de, Hume, «tecrübe» adını veriyor. Kelimeyi bu belirli mânada almak suretiyledir ki Hume, ilk olarak, kritik dâvasını ortaya atmış oluyor: «.Tecrübe nasıl mümkündür?» Ve bizim ne sezgi, ne de ispat yolu ile varamadığımız, buna rağmen şüphe götürmez, gibi görünen hakikatlar acaba neye dayanır? Bana, meselâ, bir pilot havada yükselirken, beraberine bir barometre alırsa, balon yükseldikçe, cıva sütununun ineceğini, hattâ evvelinden sağınlıkla bilinebilecek nispette alçalacağını ileri sürmek hakkını acaba kim veriyor? Şüphesiz ki buna benzer hallerde, olaylar arasında var olan zorunlu bağlantıya güveniyorum. Fakat acaba bu zorunlu bağlantı fikri bana nerden geliyor ? Bunun objektif değerini tesbit edebilir miyim?
Hume’un sual konusu yaptığı şey, çok defa sanıldığı gibi, meselâ olayların kanunlarla idare edilmekte olup nedensellik prensîpine tâbi olmaları bakımından, tabiatın düzeni değildir. Bilinmiyen bir muhataba yazarken Hume şöyle söyler: «Meselâ herhangi bir şey sebepsiz olarak meydana gelebilir» şeklinde saçma bir önermeyi asla müdafaa etmemiş olduğumu söylememe müsaade ediniz. Ben sadece, bu önermenin yanlışlığı üzerindeki güvenimizin, ne sezgiden ne de ispatlan geldiğini iddia ettim.»
Güneş yarın, belli saatte doğacaktır. Hume, bundan şüphe etmeyi asla düşünmez. Bunun gibi tabiatın düzeni hakkındaki genel güveni de sarsmaya çalışmaz. Yaptığı her hareket, attığı her adım, bu düzene inandığını içerir: o, bunu biliyor ve bununla da başını hoş ediyor. Hume’u uğraştıran soru bambaşkadır, ve bilgi kuramiyle ilgilidir. «Acaba nasıl oluyor da biz, olayları, birbirlerine zorunlu bağlantı münasebetleriyle bağlıymışlar gibi düşünüyoruz» ? Bu bağlantının mânası nedir? Bu bağlantının zorunluluğunu söylemekten fiilen kendimizi alamadığımızdan, bu soruya, belki de, fuzulidir, denecektir. Hume ise, bu, en bellibaşlı dâvadır, diye cevap veriyor; şu kadar ki filozoflar, bunu şimdiye kadar görmemiş olmakla, büyük bir hataya düşmüşlerdir. Zira şayet bunu çözümlemeye çalışsalardı, dolayısiyle, zihin ve idrakin tabiat ve işlemleri hakkında yeni bilgiler edinmiş, insan tabiatı ilmini de, bu ilme hem lüzumsuz yere takılan, hem de ilerlemesine engel olan peşin hükümlerden kurtarmış olurlardı.
Zorunlu bağlantı fikri, ne «a priori» ne de «a posteriori» olarak kendi meşruluğunu ispat edemez. Gerçekten de bu fikir, bir sezgiden meydana gelmiş değildir; çünkü zorunlu bir bağlantı, olayların sadece görülmesiyle doğrudan doğruya kavranabilen bir şey değildir. Herhangi bir objenin karşısında ilk defa olarak bulunduğumuz zaman, bu objenin, neyin neticesi ve neyin sebebi olabileceğini beyan etmekte çok zahmet çekeriz. İkinci olarak, zorunlu bağlantı, idrak edilemediği kadar ispat da olunamaz. Şmdi, biz, bir olgunun münasebetinin aksini, daima, ve saçmalığa düşmeksizin, idrak edebiliriz. Vücudumuzu suya batırırlarsa, ve nefes alamazsak, oksijensizlikten öleceğimiz muhakkaktır; lâkin suya dalmış bazı yaratıkların yaşamakta devam edeceklerini tasarlamak saçma değildir: nitekim tabiat, bu çeşitten birçok yaratık meydana getirmiştir. Şimdi sebeple netice arasındaki zorunlu bağlantının ispat konusu olduğunu söylemek, sebepte, her türlü tecrübeden evvel olmak üzere, bu sebebin meydana getireceği sonucu kesinlikle önceden göreceğimizi kabul etmek demektir. Oysaki bu önceden-görme, hiçbir zaman mümkün değildir. Patates ile belladon otu, aynı bitki ailesinden gelmedirler. Halbuki insan için biri bir gıda, diğeri bir zehir olan bu bitkilerin, tecrübeden evvel, hangisinin gıda, hangisinin zehir olduğunu bilebilir miyim?
Olaylar arasındaki zorunlu bağlantılar, demek ki, ne sezgi yoluyla tanınabilir ne de «a priori» surette ispat edilebilirler. Bize «olguya ait şeyler» hakkında bilgi veren, yalnız ve ancak tecrübedir. Tecrübe, bize, bu olayları « sürekli beraberlik » halinde gösterir. Fakat bu sürekli beraberlikten, zorunlu bağlantı iddia ve olumlamasına hangi hakla geçiyoruz? Gelecek tecrübe hakkında daha şimdiden beslediğimiz katî güveni izah için, geçmiş tecrübeye dayanmak, mantık bakımından başarılamaz olan bir teşebbüstür. Nitekim, olayın biri, birinci defa olmak üzere, diğer bir olayı takibettiği zaman, bu birinci defanın, kendi varlığında, birinciden farklı bir tarafı yoktur. Demek ki eğer birinci defada, sonurguyu önertiye bağlıyan zorunluluğu görmemiz imkânsız idiyse, bu zorunluluğu böylece, birinci defeda da göremeyiz. Şimdiye kadar müşahede edilmiş hallerin sayısı ne olursa olsun, hiçbir şey, bizi, bağlantının, gelecek hallerde de doğru çıkacağını iddiaya yetkili kılmaz. Esasen bu iddiayı da biz, ancak ve yalnız şu genel formüle dayanmakla ileri sürebiliriz: Henüz müşahede etmemiş olduğumuz olayların bağlantıları, müşahede etmiş olduğumuz; olaylarınkinin, ister istemez aynıdır, yahut da tabiat kanunları süreklidir. Lâkin işte bu formülün kendisini nasıl meşru kılmalı? <A priori» olarak, bu, yukarda gösterilen sebeplerden dolayı, imkânsızdır. A posteriori olarak ise, tecrübenin kendini kurması gereken prensipi, gene tecrübeden isteme olur. Ortadaki kısır döngü besbellidir.
Levy BRUHL önsözünden
…………………………………………………………………..
Bütün zihin algılarını, türlü kuvvet ve canlılık derecelerine göre, iki sınıfa veya çeşide ayırabiliriz. Algıların daha az canlı ve kuvvetli olanlarına, genel olarak düşünce veya fikirler deniyor. Algıların öteki çeşidi ise, belki de bunları ortaklaşa bir terim veya unvan altında toplamakta herhalde sırf felsefi bir anlam ve ilgi olmadığından, ne dilimizde ne de başka dillerin çoğunda, ortaklaşa bir isim almamışlardır. Şu halde bize, biraz serbest davranıp da bu nevi algılara — bu kelimeyi alışılmış anlamına göre biraz farklı olarak ele almak yoliyle — intibalar veya izlenimler dememize izin verilsin. İşte, intiba veya izlenim tâbirinden kasdettiğim, meselâ işitme, görme, dokunma, aşk, kin, arzu veya irade gibi en canlı algılarımızın topudur. Fazla olarak izlenimleri fikirlerden de ayırıyoruz, ki bu fikirler, yukarda sözü geçen duyu veya hareketlerden biri üzerinde düşünce yürüttüğümüz zaman, şuuruna malik olduğumuz nispeten az canlı olan algılarımızdır.
İlk bakışta, hiçbir şey, insan düşüncesi kadar uçsuz bucaksız görünmez; şu kadar ki bu düşünce, yalnız her türlü insan kudret ve yetkisine meydan okumakla kalmayıp aynı zamanda, tabiatın da, gerçekliğin de sınırlarını aşar. Hayal gücü için ucubeler yaratmak ve birbirine aykırı şekil ve hayalleri birleştirmek, en tabiî ve en yakın gelen şeyleri kavramaktan daha güç değildir. Şu kadar ki tek bir gezegen üzerinde hapsedilmiş olarak burada bin eziyetle sürünüp dururken, düşünce, bizi, bir anda, kâinatın ucu bucağına, hattâ ötesine vardırarak tabiatın bir keşmekeşten başka bir şey olmadığı sanılan sonsuz kaosun içerisine uçuruverir. Hiç kimsenin asla görüp işitmediği şey bile, tasarlanabilir: öyle ki tam bir çelişmeyi içermiyenden gayrı, düşüncenin kavrayışından kurtulabilen bir şey yoktur.
Fakat düşüncemizin bağımısızlığı ne kadar sınırsız görünürse görünsün, soruya daha yakından bakınca, bu düşüncenin, hakikatta, çok dar sınırlar içerisinde sıkışmış olduğunu ve zihnin bütün bu yaratıcı kudretinin, duyularla deneyin bize sağladığı malzemeyi terkiplemek, bunlara yer değiştirtmek, çoğaltmak veya azaltmak gücünden fazla bir şey olmadığını görürüz. Meselâ aklımıza, altından bir dağ getirdiğimiz zaman, altın ve dağ gibi bize zaten yabancı gelmiyen ve birbirleriyle uyuşabilen iki fikri birleştirmekten başka bir şey yapmış olmuyoruz. Bunun için erdemli bir atı da göz önüne getirebiliriz; zira bu alanda edinmiş bulunduğumuz özel duyguya göre, erdemi kavrıyabiliriz; öte yandan, erdemi de alışkın olduğumuz bir hayvan olan atın şekil ve hayaliyle birleştirebiliriz. Tek kelimeyle, düşüncenin bütün malzemesi, kaynaklarını, ister dış, ister iç duyarlığımızdan alırlar: zihinle iradeye ait olan, yalnız ve ancak bu malzemeyi karıştırıp terkipleştirmektir. Yahut da meramımızı felsefe deyimleriyle anlatmış olmak için, diyebiliriz ki bütün fikirlerimiz yani nispeten zayıf olan algılarımız, izlenimlerimizin, yani daha canlı olan algılarımızın kopyalarıdırlar.
Bunu belgitlemek için, şimdi göstereceğimiz iki kanıt, öyle umuyorum ki, yeter bir belge değeri taşıyacaktır. İlk olarak, eğer biz düşünce veya fikirlerimizi incelersek, bunlar ne derece karmaşık ve ulu olurlarsa olsunlar, görürüz ki bu düşünce ve fikirler, duyuların veya evvelki duyguların kopyaları bulunmuş olan şu aynı basit fikirlere geri götürülürler. İlk bakışta, bu kaynaktan en uzak görünen fikirler bile daha derine varan bir incelemenin bize gösterdiği gibi, gene aynı kaynaktan gelir. Sonsuz derecede kavrayışlı, uslu akıllı ve iyi bir varlık gibi anlaşılan Tanrı hakkındaki fikir, zihnimizin kendi işlevleri ile bu iyilik ve akıl niteliklerine tatbik ettiğimiz sonsuz çoğalma üzerinde yürüttüğümüz düşünceler neticesidir. Bu araştırma istendiği kadar uzaklara vardırılsın: inceleme sonunda, daima, her fikrin, benzer bir izlenimin kopyası olduğu görülecektir. Bu önermenin ne evrensel olarak doğru, ne de istisnasız olmadığını iddiaya kalkışacak olanlar varsa, bunu gidermek için tek bir çareleri vardır: -— ki bu da, kolay bir çaredir — kendi inanlarına göre, bu kaynaktan çıkmıyan fikri ortaya koysunlar! İşte o zaman da, kendi kuramımızı müdafaa için, bu fikre karşılık olan izlenimi, yani canlı algıyı meydana koymak da, bize düşer. ()
İkincisi; eğer bir uzvun yokluğundan dolayı, bir insan, duyular düzenini duymaktan âcizse, biz, daima, o insanın bundan dolayı karşı fikirleri de meydana getirmeye elverişli olmadığına şahit oluruz. Meselâ bir kör, renkler hakkında, bir sağır da sesler hakkında hiçbir fikir edinemez. Halbuki birine veya ötekine kendisinde eksik olan organı veriniz: duyularına bu yeni geçidi açmış olmakla, aynı zamanda fikirlere de bir geçit açmış oluyorsunuz. Şöyle ki bu kimse bu konuları kavramakta artık hiçbir zorluk çekmez olur. Bunun gibi belirli bir duyuyu doğurmaya elverişli olan konu, ait olduğu organa hiçbir vakit gösterilmemiş olduğu zaman da, durum aynıdır. Faraza bir Laponyalı veya bir zencinin şarabın lezzeti hakkında en ufak bir fikri b’le yoktur. Bununla beraber bir insan, kendi nev’inin payına düşen duygu veya tutkulardan herhangi birini duymaktan iyice âciz bulunmuş olduğu takdirde, bu çeşit bir noksanın hal ve örneklerinin az olmasına veya hiç olmamasına rağmen — ve daha büyük bir ihtiyatla olmakla beraber — aynı gözlemi yapmanın yeri vardır. Uysal ve yumuşak başlı bir adam, bir intikam arzusu veya affetmez bir zulüm etme üzerinde hiçbir fikir edinemiyeceği gibi, bencil ve duygusuz bir insan da, dostluk ve yüksek ruhluluğun kutsallığını kolayca kavrıyamaz. İnsandan gayrı olan varlıkların belki de bizim havsalamıza sığmıyan birçok duyulara malik olabilecekleri kolayca kabul ve teslim edilir; zira bu duyuların fikirleri, bize, fikrin zihnimize girmesine izin verebilecek olan tek yoldan, yani gerçek duygu ve duyu yoliyle hiçbir zaman girmemişlerdir.
Bununla beraber bir olay var ki tezimizi çürütmekten geri kalmaz: bu sebeple, ve karşılıklı olan izlenimlerden, bağımsız fikirlerin doğmasıın mutlaka tamamen imkânsız olmadığını meydana koymak için bu olayı ileri sürmek mümkündür. Öyle sanıyorum ki göz vasıtasiyle edinilen çeşitli renklerin ayrı ayrı fikirlerinin, kendi aralarında her nekadar bir benzerlik gösterirlerse de, birbirlerinden gerçekten ayrı oldukları kolayca kabul edilecektir. Bunun gibi kulağın da bize sağladığı ses fikirleri için durum aynıdır. Şimdi, eğer bu hal, çeşitli renkler hakkında varitse, aynı rengin türlü nüansları üzerinde de daha az varit değildir. O suretle ki her nüans, öteki fikirlerden bağımsız ve ayrı olan bir fikir meydana getirir. Bu, elbette böyle olmak lâzımdır; zira eğer bu cihet teslim edilmezse, nüansların sürekli, yavaş yavaş değişmesiyle bir renkten, bundan en ziyade uzaklaşan renge hissedilmez surette geçmek mümkün olur. Eğer aracılar arasında herhangi bir fark kabul etmekten geri durulursa, o zaman manasızlığa düşmeksizin aşırı hadlerin aynılığı da inkâr edilemez. Şimdi, otuz sene müddetle görme kabiliyetine malik olmuş bulunan bir kimsenin- tesadüfün asla karşısına çıkarmamış olduğu, meselâ, mavi rengin tek bir nüansı müstesna olmak üzere, renklerin her çeşidiyle mükemmelen alışkanlık peyda etmiş olduğunu farz edelim: işte bu kimsenin önüne, rengin derece derece, en koyusundan en açığına inmek suretiyle, ve sözü edilen tek nüans müstesna olarak, bu rengin çeşitli nüanslarının hepsini koyalım: aşikârdır ki bu kimse, bir nüansın eksik olduğu yerde, bir boşluk sezecek, ve birbirine bitişik olan renklerin arasındaki aralığın, burada, diğer herhangi bir yerdekine nispetle daha büyük bulunduğunu duyacaktır. Şimdi size şunu sorarım: acaba bu kimse, sırf hayal gücünün kuvveti sayesinde, bu boşluğu doldurmağa ve duyularının kendisine hiçbir zaman sağlamamış olduğu bu belirli nüansın fikrine kendiliğinden ulaşmaya kabiliyetli olacak mıdır?
Bu kimsenin bunu yaparnıyacak olduğuna inananlar, öyle sanıyorum, azdır: ve bu da, şunu ortaya koymaya yarıyabilir ki basit fikirler ne daima, ne de bütün hallerde, karşılıklı izlenimlerden çıkmış değildirler. Lâkin bu hal o kadar îstisnalıktır ki dikkatimizi üzerinde durdurmağa ancak lâyık olup sırf kendisi için genel kuralımızı düzeltmemizi haketmez. «•Şu halde işte bir önerme ki kendi özünde basit ve kavranabilir görünmekle kalmayıp fazla olarak — ve lâyıkiyle kullanılacak olursa — bütün tartışmaları aynı surette anlaşılır kılabilir, ve metafiziksel usavurmalarda bu kadar uzun zamandır hüküm sürmüş ve bunları gözden düşürmüş olan bütün bu acayip kuşdilini yok edebilir. Bütün fikirler, ve hele soyut fikirler, tabiatları icabı zayıf ve karışıktırlar:bu sebeple, bunlar üzerinde zihnin hüküm ve tasarrufu ancak cüzidir. İnsan bunları, bunlara yakın fikirlerle karıştırmaya eğilimlidir. Bunun içindir ki biz, meselâ herhangi bir kelimeyi sık sık kullanmış, hattâ bu kelimeye seçik bir mâna yormuşsak bile bu kelimeye belirli bir fikrin bağlı olduğunu sanmaya hazır bulunuruz. Buna karşılık, bütün izlenimler, yani bütün dış veya iç duyular, kuvvetli veya canlıdırlar. Bunları birbirlerinden ayıran sınırlar, daha sağın olarak çizilmiştir; şu suretle ki hataya düşmek veya üzerlerinde yanılmak hiç kolay değildir. Şu halde, meselâ şu veya bu felsefe teriminin, bu terime hiçbir mâna veya fikir bağlanmaksızın kullanılmakta olduğu şüphesi içimizde her ne zaman belirirse, (ki bu halle karşılaşmak hiç de nadir bir şey değildir) o zaman, kendimize sadece: «acaba bu sözde fikrin kaynağının hangi kökten geldiğini» soralım. Ve şayet herhangi bir kaynak göstermek imkânsız olursa o zaman, şüphemizin kuvvet bulmasına yol açılmış oluruz.. Bir defa fikirlerimiz üzerine bu kadar berrak bir aydınlık serptik mi, artık bu fikirlerin tabiat ve gerçeklikleiri üzerinde açılabilecek bütün tartışmaları ve düşülecek bütün anlaşmazlıkları gidereceğimizi ummak, akla yakın olsa gerektir.
David HUME



















