abone ol: Sunular | Yorumlar

Gören Göz İçin Masal – Herşeyi Açıklar Kılan (1)

0 comments

2000-2001′de yazılan bu ilk uzun öykü tamamen nihilistik biçeme dayalıdır. İçerdeki fantezi yorum 16-17 yaşın saldırgan ve gerinmiş devinimine bağlanabilir. Çoğunlukla bir durum öyküsüdür. Ötede bir hareket varsa ve buna bağlı ilk devinimden bahsediliyorsa eğer ben orda varım. Adım Nihil. Belirsiz ve kargılı. Budala yergilerin savaşımını üstlenecek kendine faydalı yüksek bir az taşıyorum. Alında belirli olan taslakta yok olduğu vakit kendi içine dönük gayretlerle rüzgarı hışmıma getirdim. Ne asıl olan, ne faydalı olanla değil ki itibarım! (Onur Gece)

1. Her şeyi açıklar kılan…

Varlık hayli yalandır. Kılıftan kılıfa girer, yeterliliğini vurgular. Basit açıklar. Basit olanı kendi varlığına gömdüğü halde karmaşa çıkarır. Sorgulama alanı burası, der, hepiniz için kaynak özlemini dindireceğiniz yer. Temiz bir önbelleğin şartı bu kurallara bağımlıdır, çünkü her şeyin bir önbelleği vardır; önce ‘kendi’ kavramını açıklığa kavuşturur, sonra hayali bir ‘kendinden olmayan’ çıkarır. Bu varoluşun kuralıdır, varlık ve yokluk diyarında hakikat bu yönde işler.
Adımız ezelden beridir aynı temiz havayı duyumsamakta, aynı soyluluğa hizmet için kılıç savurmakta. Biz insanoğluyuz, dingin bir beden içinde yeşermiş savaşçı bir ruh! Kimin dinginliği taşmıştır şu ana kadar? Tasavvur edilebilecek en vasıfsız varlığa karşı savaşmaktan kim, hangi halk caymıştır?
Ezeli ve onursuz bir rekabetin orta yerinde şuan insanlık! Her şey kara ve yaşlı bir dumanın havayı boğmasıyla başlayacak! Devasa nüktelerin armağanı ile kırılgan bir öfke içinde karmaşanın belirgin adı ortaya çıkacak! Yaşam, nerdeyse en korkunç oyunun içinde ki bizlere mecalsiz bakışlar savuruyor; ama bitmesi mi gerekecek, süresinin?
Bilinmez kara hatların içinde kim bu hikayenin mensubu olmaya çalışmışsa sona doğru adımlarının en görünmezini atmıştır. Burası ateşten bir çarktır, döner yüzünde saklı korkunç mısralar beslemekte, sonuçsuz ve acı verici hükümler savurmaktadır.
Yaratım kuruntudur, her şey yıkımdan geçer, çünkü dizginlenebilen yoktur. Yok etmedir, bu rekabetin içyüzü! Yaşamın içyüzü! Kimse beceremez yaratımı, insanoğlu ise asla! Varlığın derin bir anlamı olsa bile, hükümler yeterliliğini zirveye ulaştırsa bile hiçbir hüküm, varlığın hayali sadece’liğini çoğullaştıramaz. İnsanoğlunun bir kaçı bunun farkında. Diğerlerinin düşlerine hakim olan kadim inanca bağımlı kalsalar bile, yakın oluşu tüylerindeki titremeden daha derin olan harbin bırakacağı kadarının ne olacağını bilmezden gelemezler.
Kısacık ve soluksuz yaşanacak bir an sonra boru çalacak! Kısacık bir an sonra artık, ne eski söylenceler, ne de yeni hikayeler anlam kazanacak, o küçük havai düşlerde. Değirmenler öğütmeyi kesince zanaatkarlar kılıç kuşanacak. Baltanın sivri dişi kanlı öykülerle beslenecekse, çalan boru soluğunu kara hükümden almıştır. Ve kara ve zehirli nefesi ile boğmaktadır artık. Kılıçlar uzayacak, dehlizlerden yeryüzüne inecek karanlıkla. Birbirine karışacak gölgeler ve elemler; acı bir kahkaha ve sonra yok oluşa yürüyen adımları ürpertici bir ses meşrulaştıracak:
“Seçimim diye bir şey yok! Tek seçimi görmelisiniz! Göremiyor musunuz Ezdaj’ın kadim insanları! Size, zorunluca gitmeniz gerekecek o tek yoldan bahseden amansız korkunuz olabilirim. Burada olmam anlamsız! Ölmek için bana ihtiyacınız yok, yaşamak içinde! Ama şimdi vahşet kusan bir canavara karşı, onarılamayacak bir kuvvet ile zorunlu bu yolun üzerinde durmamız gerek! Sadeliğimizi görmemiz gerekiyor, tek yolumuzu! Muhtemelen ölecek olanlarımız, korkudan bağımsız içinizdekini açığa çıkartın ve ona silahınız kadar savaşçı bakın! Korkunun getirdikleri için silahlanın! Tek tek, kişiliklerinize haykırmıyorum. Yaşamak istiyoruz, bunun için yok etmeliyiz! O halde bütünlüğümüze ihtiyacımız var! İnsanoğulları değil, devasa bir insanoğlu! Seçim yok! Onurluca ölmek yada yaşamak için! Savaşımımız bu! Tek bir amaç, tek hedef ve tek imge: varlığın ve yokluğun zorunluluk istemi! Yok etmek için varız şu an, zorunlu olarak yok edicileriz! Yönümüz kılıcın keskin yüzü ile belirlenmiş, her yer zehirli iğrençliklerce sıvanmış, kaçmaya çalışmak isteyebileceğimiz tek yön uçurumun önündeki kabaran ışık almayan kalabalık! Hepimiz sonumuza doğru yürüyoruz muhtemelen, ama yürümemiz gereken tek yol bu!
Yürüyen devasa bir insanoğlu! Yürüyen ve yaşamak isteyen! Korkunuzu cesaretinizin arkasına gömmeyin, bırakın alevlensin! Bırakın içine alabileceği kadarını alsın! Sizi öldürmeyenin sizi güçlendireceğini bildiğiniz için yapın bunu!Yıkım için! Yıkım için! Yıkım için sürün bedeninizi bataklığın aç karnına! Kanınızla boğun her şeyi!”

Ben: Açık bir kaynak değil…

Zaman kendini bilmez, tanımaz, açıklayamaz. Çünkü açıklanan zamana ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç ise farklı mekanların gerektireceği tek bir zamanı doğurur. Bu çelişmedir. Aynı tözün varlığı aynı zamanda sadece birdir. Bunun aksinin varlığı, kabiliyeti anlamlandırmaya has aklın yeti gücünün ötesine ulaşır. Böyle bir kabiliyet henüz mevcut değildir. Olabilecek olanlar için bu anlamlandırmayı saklamakta gerekmez. Her şey akar, zaman altta olanları su üstüne çıkartır, varsa eğer. Yada varlık sadece güncel olandan ibarettir, açığa çıkanlarda bunu yansıtır. Zaman böyle bir varlığın akış sorununu dindirerek var mı kılıyor yoksa kendini?
Adım Nihil. İnsanoğlunun asırlık ömrü boyunca ayakta kalan soyunun en farklı kalıtımından biriyim. Onlardan daha derin bir anlamlandırma yetim var. Daha iyi bir görme gücü, dokunma duyusu ve sezme gücü! Onlar bunun farkında değil. Kaslarından başka savaşçı uzuvları yok onların! Bir de onurlarından! Yaşamak için değil daha fazlası için savaşırlar. Yani asil bir durum olmalı bu. Çünkü herkes yaşar ve ölür. Doğal olan bu. Ama doğalın ötesine geçmek için tasarlanmış herhangi bir uygulamada söz konusu değil. Yalnızca bunun daha mükemmel bir durum olması için çaba gösterirler. Ölmek doğaldır, ama yaşamakta öyle! Asıl olan nasıl yaşayacağın ve öleceğindir.

Ben, Mavi Tepe’nin ucundaki büyük köyde yaşayan, kendi kanımdan gelen ve saklanılması gereken şeylerin nizamını bilmeyip, külleri toprağa savurur gibi savuran o dolandırıcıyı, ağabeyimi; toprağa dökülecek herhangi bir kanın fısıltısı bana ulaşmasın ve yetilerini bataklığın gizlerine yaklaştırıp ta korkunç kelimeler savuracak tuhaf varlıkların kendine has çekimlerine kapılmasın diye başlangıcın altı ayından sonra hala çözümü arayıştayım. O bildik yöntemlerimi kendini mevkiye adayacak her türlü işe sokarak hainliğini bildirmekte, pusular kurmakta bana ve beni tehdit etmekte. Aile kemerinin eline geçtiğini, düşüncelerimde uslu ve eylemlerimde sabit olmam gerektiğini vurguluyor. Ben bir sorunsuzmuşum! Böylece bana olması gereken kendimi tanımlamakta. Yetilerin kullanması gereken kişisi aile kemerini elinde bulunmasından ötürü kendisiymiş, biçimi ve durumu ne olursa olsun tuhaf durumların kaderini üstüne çekmek istemezmiş. Zorunlu anların kendini açığa çıkartma lüksüne de sahipmiş. Bunları yapmaması gerektiğini biliyor, zira aile bağının gerektirdiği döngünün aksine yapıda olduklarını biliyor.
Bir el levhamız vardı, babamın Kuyukent’te bulduğu ve büyülü yazılara sahip olduğu için saklı eşyaların yanına koyduğu. Bu levha yetiler ile birlikte tuhaf güçler harmanlıyordu. Ama bu tehlikeliydi ve nitekim babam bunun için iyi bir yol buldu. Zira yetilerin kendini belirleyeceği anda, adil olunacak o denge anında – ki buna sabırla ulaşılmalıydı -, saklı olan levha diğer eşyalar gibi hüküm altına alınabilirdi. Ama zorunluluk kılıç keskinliğine dayandığında ancak, kullanılabilirdi. Kuyukent’ten getirdiği sadece bu değildi ki, elbette sıralayacak değilim onları. Kura ile bana düşen kadim bir kılıç yüzünden bana rest çeken ağabeyimin tatsız ancak komik halinden izlerde vardı, sonuca bağımlı mizahi gözlemlerimden. Çünkü o kılıcı fazlasıyla istemiş ama bana karşı oluşturduğu ifadelerinin intikamını düşünerek buna karşı direnmiştim. Benimle paylaşmak zorunda olduğu yetiler yüzünden asla beni sevmedi. Tek bir kişi, farklı sadece bir kişi! Devamımın çabuk düşüşü için sinsi düşünceler beslediği belliydi. Ona bende değer vermedim, çünkü, Selina için delirdiğim anlarda ona evlenme teklif etti, Tomruk tayın boynuna acımasızca kilveyi saplayan oydu, günahsız keçilerin sırtlarına binip bacakları kırılıncaya kadar koşturanda. Kendini kara süvarinin peşinden koşan ‘aykırı aybars’ diye niteliyordu, ‘aykırı aybars’ acımasız ama soylu. Kara süvari diye bir şey yoktu, ama bu onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Olmaması da mümkün! Her halükarda kendini saklayacak tanıtlamaları yapmıştı. Gücün efendisi kılınacak ve bunun karşıtına da kamçı sallayacak. Bilge babamın izin vermesi haricinde tabi. İşte onu bağlayan tek neden! Ama faniliğin getirdiği mizahın kendisi kara; yüzünü çevirecek her an soysuzlaşan yorumu! Babam Mavi tepenin altındaki Sükunet nehrinin kıyısında, zanaatkar Moşa’nın evinde ağırlanırken nedeni belli olmayan bir titreme sonucu öldü. Yukarı taşıdılar onu, zirvede kutsal ateşin etrafında ayin yaptılar ve yaktılar; küllerinden karmaşık anlamlar çıkartırken ağladım. Bunu annemin gözlerindeki yansımasından anladım. Göz yaşlarımın, küllerin izinden nehre aktığını gördüm.
Ağabeyim, kendi kuramlarına bağımlı yaşayacağını tekrarlayıp durdu. ‘Başkaları eğer gücü yeterince tekrarlayamıyorlarsa bir efendi bulmak zorundalar! Zayıf olan varlıkların koyduğu kararlara göre yaşamak deli saçması, aşağılayıcı!’ Yeni kuralları vardı, benimle paylaşmadığı ama gizli kapılar da sokmadığı, hükümranını giyen giysilerle dolu! Gerçekleştirmek için gözlemliyordu: İnsanları ve doğayı. Gizemli bir arınmaya teslim olan ben, düşünceden arık zamansız bir mekanın içinde, bir halka gibi kendine tekrar dönerek kendi sorunsalını bulmaya çalışan ama bunu yaparken kaybolan yoğun bir cevap arayışı içindeydim. Tırmanıp duran ve sonra düşen, düşerken kanayan, sarsılan ve tekrar tırmanan basit bir anlamsız sorunsal. Anlamıyordum. Cevabımın bir yerlerde saklı olduğunu biliyordum. Bir sezgi gücüm vardı, belirleyebileceğim anlamlar sonra; zannediyordum. Çünkü anlamsızlığı desteğe yoğuran, bunu derin tutabilen anlamın varlığını duyumsuyordum. Böylece mantıksal kararlarımın beni hep geriye ve öne taşıyıp durduğunu gördüm.
Raks eden bedeni karşılayan ruhun mutlam penceresini açtığım bir nadir anda, sesini işittim ağabeyimin. Şahlanmış kürkünü avuçlayan kar tanelerinin birikintisini silkinerek: “ Sana anlatmıştım. Gerçekleşme tamamlanacaktı, bu olmalıydı. Nihayetinde gücün kendini açığa çıkaracak türlü imkanları var. Olmazsa bile imkanı kendi yaratır. Şimdi, ailenin gerektirdiklerine uyacağımı söylemeliyim. Ama bunu seninde bilmen hususunda pek bir çaba sarf etmeyeceğim. En azından hükme sahip bir gücün kendi yöntemlerini bulacağını bilme konusunda bir fikre sahip olabilirsin. Ben bir doruk noktasıyım! Geçmişin aklı zehirleyen kurgusundan uzak geleceğin saydam güçlerini oluşturan güç istemiyim! Farklılıkların içinde meşrulaşan halkayım! Ama bu meşruluk ve farklılık insani bir karaktere sahip olmayacak kadar yüce. Her şeyim insandan öte, insanın açgözlülüğüne ve şehvetine tasavvur edemeyeceğim kadar uzak. Yeni bir gücü doğurmam gerekiyorsa eğer bu bağımsızlığıma gölge düşürecek etkenlerden sıyrılmam gerekliliğini vurgulamalı sana. Sen kardeşim! Aklını zehirleme! Çünkü bundan öte yetilerimiz ortak. Dünya üzerinde bizde olduğunu bildiğimiz tek yetiler. Sana bir gül demeti sunmayacağım giderken. Tam aksine sana bağışlanmış yetilerin hatalı yönlendirildiğini bilmeni istiyorum. Onlara sahip olman gerekmezdi, gerekmemeliydi. Onlar senin için fazlasıyla sorun oluşturacak. Kederli yüzünü gördün mü hiç ayın, sevgili kardeşim? Yüzün dönmesin karanlığa, içindeki zehri savur! Acıya karşı bir korku sevk edilmesin bedenine,” dedi.
İstemsiz bir öfke ile içinde sağa sola hareket ederken yakaladım onu. Yaklaştım yanına; ellerinde toparlanmış ama yassı çıkını, sırtında metal kaplamalı yayı ve kılıcı.
“ Ne demek korku? Kim bunu söyleyebilir? Beter bir ucubenin hastalığından kopup gelen şekilsiz deri parçası mı? Ne demek korku? Beni neden tehdit ediyor ki? Sana olmadık sözler söylediğim olmadı. Kara bulutları sana yaklaştırabilecek kadar da gücüm yok! Sırf bana dokunan karanlık düşlerin içinde bile yakın oldum sana. Neyin var senin? Beni neden dışlıyor, içinde olmadık tayflara çeviriyorsun?”
Hafifçe güldü, elleriyle gür saçını savurdu, rüzgarın amansız esmesinden telaşlanmıştı. Yüzündeki derin kıvrımlar daha şimdiden onu sarmaktaydı. Bu yakınlığın bitmeyeceğini sanırdım. Yetiler göründüğünde, tabiatın çehresi gibi insanların da çehresi değişti. Şamer beni dinlememeye başladı. Beni kendine karşı sınıyordu ama bunu fark etmeden denemek istiyordu. Fark etmedim; kem ifadelerini savurduktan sonra, bu şerre kendimi kaptırmamak için ben de, onu kurguladıklarıyla avlamaya başladım. Ondan utandım sonra. O, zamanın bende uyandırdığı hayal kırıklığından öteye ulaşamayacaktı artık. Kendine gömülmüştü ve ben çıkarmayacaktım onu.
“ Doğrusu senin için hiç olumlu düşünmedim! Pek budalaca! İnan, benim için ifaden sorun! Daha iyi anlaman için ne yapmalıyım, bilmiyorum? Susmalısın artık! Yani bu düşünsel bir şey, senin için en geçerli isteğim bu! Bunu benim sağlamamı istemezsin değil mi?”
İsteyen ve yön bulan mutluluk tortusu o anda sönmüştü. Yapmak istediğini kendisine yönelterek istemindeki şiddeti açığa çıkarmak istedim. Korktum çünkü ürkektim, hiçleri bedenselleştirecek kadar. Gittikçe kabaran yüzüne doğru:
“Nereye gidiyorsun? Dehlizlerden açığa gün batınca ortaya çıkan biri gibi mi? Söylediklerini neye göre kıyaslamalıyım bilmiyorum. Hükmüne gömülmüş, bunun için becerisi yok! Becerilerin yıkımın ucunda, ama onlarda kendini yıkabiliyor ancak. Sen bir şüphesin, hiçlerimin yanılgısında büyüyen şüphe gibisin; basitsin, farklılığını bunu gizlemek için, gömüldüğün yeri gizlemek için haykırıyorsun. Yalnızca kendine! Seni duyan var mı? Olabilir mi? Çok şeyin farkında değilsin. Ama bunu bana soracak olursan ağabey, küçük bir halka ile karşılarım seni. Eğer bana soracak olursan hiç kazımadın anlamı derim. Gücünün seni kemiren tılsımı altındaydın hep? Görmenin ötesinde yalnızlığın ana hatları saklı. Bunu bilebildin yalnızca! Yalnızsın! Öğretilenlerin büyüklüğü karmaşa mıdır? Sende ne teklik, ne de basitlik görüyorum Şamer? Sende acınacak bir güç mü görmeliyim!”
Ellerindekini bıraktı ve üstüme yürüdü, bir büyücü gibi büyümüştü bedeni, korktuğum halde kıpırdamadım.
“ Senin bir çok şeyden haberin yok! Dışarıda olup bitenlerden, dünyanın karmaşadan kıvranmasından senin payına hiçbir şey düşmedi. En azından şu anlık! Gücümü sorgularken korkmanın anlamı yok! Korkunu açığa çıkaracak derin ve mahir gizler yakında bedenini saracak, eğer buna izin verirsen, onu gün yüzüne çıkmayan iğrençliklerle kudurtacak! Seni sağlam kalelerine hapsedecek! Böylece korkacak takatin bile kalır mı zannediyorsun?”
Anlattıklarını duyunca ürperen bedenimi fark ettirmemeye, korkumu ise gizlemeye çalıştım. Şaşkınlık içindeydim. Gizil ve korkunç güçler söylencelerde kalmıştı ve uzun zamanlar geçmişti en eski harbin ve vahşetin arkasından!
“Korkmalı mıyım bilmiyorum? Söylediklerini daha önce neden duymadığımı merak ediyorum.”
Omzumdan sıkıca tuttu.
“Bak bana! Hala çoğu şeyler şüphe altında! Dehlizlerin altındaki karanlığa ver kendini, bunu hissetmen zaman almayacak. Ama şüphe varsa, çözümlenmeli! Karmaşa ve büyü dolaşıyor etrafta! Dengesizlikler çok fazla! Bir adım ötesi neyi getirir bilemiyorum. Ben gitmeliyim. Bu geniş anlamını reddederse geline bilinir ama şimdi tek bir yol uzanıyor. Uzun zaman önce ürpererek hissettiğim oluşumlar!.. Sanki!.. Sen! Bilemiyorum, senin bir şekilde burada kalman gerekiyor. Senin için iki önerim var. Bunları uygulaman halinde hiçbir sorun çıkmayacak!”
“Bana böyle emirler vermemelisin!”
“Biliyorum Nihil! Ama beni dinle! Bu köy seni taşımalı, hem de uzun bir müddet! Sahip olduğun şeyler, onlar, fazla ihtiraslı! Onlara bağımlı kalırsan zorunlu olarak kendi karakterini kaybedebilirsin! Yönlendiren sen olmazsan kim olacak? Burası, Mavera, şüphenin taşınmayacağı yer olabilir. Burası senin anlamlı bir karara varman için tek sunak yeri gibi görünüyor. İstekler, yetileri yönlendirir; istekler olmazsa yetiler seni yönlendirir. Bu iki yüzü aynı şekilde işlenmiş bir taş gibi değil! Bu ikisini de farklı işlemen senin elinde! Ama istekler Nihil, önemli! Seni zayıflamış ışığa hapsolmuş boşluğun içinde görüyorum, bir şekilde sanki diretiyorsun. Ama yapmakta olduğun şey için herkesi düşün! Beni, Serene’yi , halkını ve yaşamını! Bunlar seni ilgilendirirse sana doğru yaklaşan tehdidi de zorlanmadan görürsün!’
“ Bunları niçin tekrarlanman gerektiğini anlıyorum, ama sana ısrarla, anlam konusunda ısrarla rol oynamadığımı söylemeliyim. Gerçekten böyle tehditler varsa, neden düşünmeliyim?”
Söylediklerim çelimsizdi, bir kefeye koymam gereksizdi; o, yutkunamaz şeyler söylerken onu endişelendirecek şeyler söylüyordum. Yüzü ekşimiş, dağlara doğru dönmüştü, mavi dağlara doğru. Belki de ufak bakıyordu. Çok yorucu bir yolculuk geçirmeye hazırlanmış bedenin endişe dolu bakışlarıydı bunlar.
“ Bak Nihil! Açıklamalar sınırsızdır. Ama bazen öyle görüntüler ortaya çıkar ki, bunu açıklamak yarasızdır, suskunluklar, o an ki kayıp kalıntılar bile ipucu sunamazlar. Bu yüzden açıklamazsın, onu takip edersin. Bana çıkış yolunu göstermelisin, aile kemeri bende ama bu bir örtü sadece. Yapmanı istediğim, gerçekten dikkatlice gereken şeyler bunlar! Beni, kendini ve insanları zora sokacak durumlara meyil verme! Zira ikimizde bunu pahalıya öderiz!”
Bunu söyledikten sonra gerindi, kara Hüdavendi’ye atladı ve zıpkın gibi ortalıktan yok oldu.
Etrafta fazlaca inayet var. Hiçbir şey anlamıyorum, kendi köşeme çekilip bu ihanetle baş başa kalmalıyım. Bir ihanet karşılığını ödemeli! Ama ihanetim onlar tarafından doğrulanmıyordu. Doğrulamak için kendimi onların kıyısına yumuşak bir eda ile yanaştırmalı ve kendimden feragat etmeliydim. Peki neden ihanetti bu? Neden Şamer’in olasıca yaşantısını kendim ile bağdaştıramıyordum. Kendi gibi basit yöntemler sıralanınca çözümlemek istemedim. Hayır, aslında basitti, Şamer olasıca yüreğime dokunmuştu, ben ona bağımlıydım. Ama çözüm değildi bu, onun çözüm olmadığını tekrarlayıp durdum.
Anneme kargının ucundan tuttuğum anı zorunlulukla göstermeliyim. O her şeyi soğukkanlı karşılayacak kadar dingin. Ama nerdeyse aldırış etmiyor. Beni anlayabilirken, çözümlerim onda saklı iken, o, umursamıyordu, sabitti; babamın yasının kıvılcımları dinmek bilmiyordu. Bu ihanetin gittiği yönü bile sorgulamadan kendini başlangıcın yasına attı. Yas tutacak bedenini rahat bırakmadım, burada bir gariplik vardı. Bunun bana yansıyacağı anın, bende izleniminin gittikçe belirginleşeceği anın tesadüfi yollarla sağlanacağını anladım. Serene’nin dalgın yaşamına tekrar atladım, soysuzca. Ve soysuzluğumun tekrarının sağlanmaması için baskı yaptım. “Cevabımı ver,” derken, sahip olmam gereken o şeyin gerçekten varolduğu konusunda sabitlenmiştim. Bana, Şamer’in olgunluğundan söz etti, ‘Olması gerektiği gibi soyluca davrandı, krallığa doğru, bahis konusu bile olmadan cenkleşen karanlıkların gizli oyuklarına at sürdü,’ dedi. Soyluca davranmak için hizmet mi gerekiyordu? Soyluca davranmıştı, soyluca… Neden? Yıllardır göremediğim söylentileri doğruluyor, aklıyor, onlara yeni bahşişler yağdırır gibi karanlık pahasına ne varsa örtüyordu üstüne. Ne oluyordu? Gerçekten var mıydı bunlar? Bu sözleri hak edecek neler olmuştu böyle? Beni olup bitenlerden tamamı ile haberdar etmesi için didindim, fakat suskunluğuna kara bir büyü ile dönmüştü, bana aktaracağı şeyler elem duvarında parçalanmıştı.
Köy alanında bir süre olta attım, hiçbir bilgi sızmıyordu etrafa. Kimse bir şey bilmiyordu, kimsenin, varoluşunu derin bir sızı ile duyuran içimdeki bu şüphenin kaynağı hakkında bir bilgisi yoktu. Derin bir düşünceye daldım, olmayacak bir şey peşinde koşturup yorulduktan sonra. Annemin yasın kepenklerini atmadan bana açıklama isteminin kendi sözcük oyunlarından, hayali kurguya dayanan kelime oyunlarından kaynaklandığını kabullendim. Bazı anlarında her şeyden koptuğunu ve beni duyamayacak kadar hassaslaştığını biliyordum. Onu kaybettiğinin acısıyla yalnız bıraktım. Şamer’in kileri ise tamamen safsata olan kurgu dünyasına yordum. Böylece garip şüphelerimin peşinden gitmeyecek bedenimi, yalnızlığına gömdüm, hiçlerine.

Nahiye’de

Göktanrı inancı sağlam yaşlı hekim Kutsal Kent’ten acele gönderilmişdi. Nahiyeyi boşaltıp millerce uzaklıktaki sığınaklara gitmemiz gerekebileceği konusunda Mavera’lıları uyarıyordu, elinde Kralın buyruğu. ‘Tez vakitte yolculuğa hazırlanılmalı ve telaşa imkan verilmemeli!’ Söz sahibi bir kaç kişinin hemen arkasında, olabilecek en makul noktadaydım; kimsenin benden haberi yoktu. Kendisini merakla dinleyen bu ona yakın kişiye, aralarında Yaşlı Fergöz ve muhafız başı Demirhan vardı, uyuklayan halini gerinip uzaklaştırarak, ayrıca, fazlaca yediği akşam yemeğini sindirmek içinde az biraz tembellik ederek başladı anlatmaya:
“Mavera köyü. Diğer bir değişle mavinin mekanı. Mavi Tepe’nin hemen yamacından Sukunet Nehri’ne doğru kıvrılıyor. Burada renklerin o karmaşık tonlarını bulamazsınız. Nehir, Zevak Ender Dağ’ına doğru nadiren uslu mavi mavi akıyor. Tepenin etrafına doğru asırların kalıckarları yayılmış, elli fitlik boyları ve dev mavi yapraklarıyla bu küçük yurdu karanlığa gömüyor, soluk alıp verişini saklıyor. Belkide kendileri kadar yaşlı olan Cüremharal Epik’lerinden çıkma yarasa kanatlı Mades’lerin bu toplu nahiyeyi korkutmasına ve saldırmasına engel oluyorlar. Onların varlığı destanlardaki hikaye kadar, gerçeğin aynası destanlardır diyen Ezdaj Kralı Kasahandra gibi. Bir Destan’ın kendisi!
Köyler birbirine yakın, Mavera nehrin dağa bakan yüzünde; nehrin öteki ucunda iki köy var: Atbar ve Boynuzluk; tepenin hemen yakınındaki ormana saklanmış Çalıkent ve nehrin en uzağındaki Kırlangıç. Kalıckarlar buranın kamuflajını sağlıyor, kucağını açmış yaşlı ve kalkanlı Göktanrı bilgesine benzer! Mahsüllerin sağlandığı tarlalar nehir civarlarını baştan başa kuşatmış. Kimsenin besin sorunu yok. Herkese sanatlarına uygun işler düşüyor, zanaatkatlar silah yapımına, müdafacılar savunmaya belki savaşmaya, çiftçiler işletmeye ve doyurmaya bakıyorlar.
Kasahandra hüküm başı! Hükmü altına aldığı Elli Dirsek kanatlanıp uçacak kadar hafif, müdafaada bir kaya gibi sert! Elli Dirsek Kutsal Kentin bekçileri olmadan evvel yurdu yağmacılardan arındırmak için dağ bayır gezen, tek başına güç bulan soylu süvarilerdi. Halk cesaretin efendileriyle korkusuzca siper aldı, saklandıkları sığınaklarından varlıklarıyla güç bulup, korkunun kendini kemirmesine engel oldu. Bu durum söylencede kalmadığını doğruladı. Nagelfar kenti onlar sayesinde yeniden güç buldu, cesaretin silahlarını kuşanıp bir dehşet gibi çöken korkunun kalbine işlediler. Hala söylenir bu kahramanlıklar, dillerden düşmez. Ezdaj Kralı onları sonradan ayrı ayrı beyliklerine atadı. Tek hüküm sahipleri halklarının huzuru için yönetimde birinci konumu bırakmazken yurdunun tehlike kokan bölgelerine at sürer ve cenk ederler hala.
Kral kentin koruyuculuğunu Ellilerden Alparslan’a verir. Olgundur, ticari kafaya sahiptir, kral soyundan gelen adaletli bir askerdir diye! Onun zamanında nice vergiler ve sınırlar aşılmıştır. Keskin görüşlüdür, ilericidir, hak severdir. Kutsalkent beş yıl boyunca kazanır ve güçlenir. Her şekilde yürümeyi bilmediğinden sınıf gözetir fakat. Ama devir biter. Kısa bir süre sonra ortalık karışır, Alparslan Yaşlılık makamına oturmadan pusu kurulur ve öldürülür. Pusuyu, Ellilerden Alisan kentin kazan kaynattığından dem yakınarak uyruğundaki bine yakın askerle gerçekleştirir. ‘Kralın soyu uğruna ne canlarımızı kaybettik, ben tek bir iktidar istemiyorum, herkesin hak sahibi olacağı bir divan istiyorum’, diyerek sebebini açıklar: ‘ Halkım için katlanmayacağım şey yoktur. Ama halkımın seçimden uzak haline, kendini buyruklara teslim edişine katlanamıyorum. Kötü yönetim işte; tek bir kişi yaşamımız hakkında söz sahibi oluyor. Halkımın çoğu zorunluluktan buyrukların hükmüne göz yumuyor. Kral bizden biri! Kutsal yönü yönetimini belirleyecek bir nitelik belirlemez. Yeni bir iktidar; tepeden tırnağa herkesin kararlarının ışığında!’ Yapmak istediklerini ulaklar eşliğinde krala bildirir. Alparslan hakkında ise: ‘Ticari kafası ancak kendi çıkarı söz konusu oldu mu çalışır.’, der ve arkasına Ellilerden beşini daha alarak on bine varan emrindekilerle kuzeye doğru ortalıktan kaybolur. Ki hala yitiktir. Derler ki kuzeyden gelen şer altında dağılmış birliklerini bir araya getirmek için Otyol Mezrasında sürerken atını yağmacıların eline düşmüş ve bir süre sonra öldürülmüştür.
Kral beklenmedik biçimde gelen bu iç tehlikenin oluşturduğu çatlakları kapatmaya Ellileri tamamlayarak başlar. Alisan ile Yürüyen iki Dirsek Şenova’da isyanlarının onuncu yılında Kuzey Nehri’nin kılavuzluğuna sahip Kuzey topraklarının verimli kenti Berekent’te bulunur. Çarpışmadan Kral’a teslim olurlar. Söylediklerinin doğruluk paylarını onaylayan Kral Ellilere tekrar katar onları! Çünkü bir başka güç bir biçimde beliriyor ve tez vakitte büyüyordu. Alisan ile kaçan beş Dirseğin üçü hala kayıptır. Onları bulma ümidi zayıflayınca Ellileri tamamlamak üzere halktan yeteneği sınanmış, kendini aşkın maharetler sergileyen, halka yön verebilecek Yiğit adamlar aranır. Erkonağı kentinden ikisi, Hamurkent’ten bir kişi ve Orman’dan iri kırım Şimal bu görevi yerine getirmek için gün bekler. Hepside deri botlu askeri kanattandır. Tepeden tırnağa zırha bulanmış bedenlerine durağan ciddiyet hakimdir. Sonuncu Dirsek Demirhalka’dan kuşanıp çıkar. Elliler tamamlanmıştır ancak Şimal, Ağır Cüsseli Adam uygun gelmediğinden midir bir süre sonra bulunduğu mevkiye yollanır. Uzun süre Ellinci Dirsek açığa çıkmamıştır ancak duyduğuma göre daha yeni, buralarda Kutsalkent’te bulunmuş.
Belki açıklamam lazım:
Ezdaj, korkunç bir kadim savaşın çığrığında gün buldu ve Savaşçılar yetiştirdi. Tam ateşler yakmaya ve tıslamaya başladığı vakit Yurt , Kuzey’in ve Güney’in buluşma noktasında şartsız bir yok oluşa doğru yürüdü. Şartsız çünkü bu onurlu bir savaş değildi. Yok etmeye meyilli bir tufan! Yok oluşu arzulayan bir tufan! Anlatılanlara göre Asomirlac baştayken Dehşet yeni sesini duyuruyordu. Asomirlac ilk Ezdaj Kralıdır, ve derler ki Ezdaj’ın en cüsseli ve boylusu da odur. Daha topraklar belirlenmezken halklar arasındaki tehlike kıvılcımları duyulmuş ve tam da Asomirlac zamanında sınırlar çizilmiştir. Halklar kendi sınırlarını çizerken, Güney’in ve Kuzey’in yetkin sahipleri soğuk tehditler savururken, Asomirlac ülkenin sınırlarını, daha sonra hep anılacak Mir denilen büyük taş bloklarla çevreleyecektir ve oluşan sura Mir Sur’u denilecektir. Asomirlac devri kapanırken yağmalar artmış ve isyanlar büyümüştür. Kral soyu kontrolü eline almak için yasa çıkarır ve böylece halk orduya bağımlı hale gelir. Halkın ülkeye olan sadakati hırpalanınca isyanlar artar ve asılsız korku fısıltılarının duyulduğu bir devir yavaşça kendini hazırlar. Daha önce yağmacılara karşı savaşılmıştır ama bu yağma karanlık ve korkunçtur. Etrafta puslu hava gibi dolaşan varlıklar hedeflenmiştir , buna bağlı olarak Jerade bitip tükenmez yağmaları önlemek için saldırıya geçer. Bunun hazırlıkları büyük bir görkemle yapılır, büyük bir ordu hazırlanır. Kadınlarında katıldığı ordunun hedefi büyüktür, nedensiz bir biçimde açığa çıkan isyanları bastırmak ve karmaşaya bir son vermek. Yüz bin kişi ayrı kollar altında kentler boyunca arar, soruşturur ve imha eder. Kuzeye doğru yol alan ordu bir noktada buluşur, görkemli sahnesi ile, kulağı delen nidalarıyla anlatılana göre zorludur. Düşmanın kendini bu ateşten çarka atması budalalıkla eş yürümelidir. Ama yüz bin kişi Yatıkkaya’nın işaret ettiği Kerpiç tarlasında düşmanın belirlediği sahayı geçerken anlamsız bir şüphe içine düşer, tuzağa düşmüştür. Yağmacılar, doğuya ve atıya, Ezdaj’ın sınırları boyunca sinsice sürünerek, onları arkalarında bırakıp yurdun ortalarına varmışlar, desteksiz Yurt savunmasını aşıp, her şeyi telef etmişlerdi. Her yeri kuşatmışlar, her yere dağılmışlardı. Sayısız çoklukta derinliklerde saklı iğrenç katliamlarıyla ve korkunç yüzleriyle insanları karşılarına almış, çoğunu öldürmüşlerdi. Şu anki Kurugöl Ormanları’nda, eskiden Sunakmesken denilirdi, tedirginliği hisseden Dirsek Jani, reşitleri de safına katarak on bin asker oluşturur ve düşmanın merkeze yönelmesini engellemek için savunma oluşturur. Halkı zamanında Asomirlac tarafından yapılan Demirhalka sığınağına yönlendirir. Demirhalka kuzey doğuda ve çetin bir bölgededir, ama savunma alanı güçlüdür ve darbeye olanaklıdır. Yağmacıların karşısına çıkan on bin asker, yüz binlerce bin şer kokan karşısında çetin bir savunma yapar ama bu sadece zaman kazandırır. (On binin çoğu öldü, diğerleri ise yurdun güneyine doğru kaçtı.) Gölge gibi davranan cüce yağmacılar zaman geçmeden Kutsalkent’e ulaşır. Her yerden akın akın, evleri, ormanları, ve korku küplerini taşırarak çoğalır. Daha önce hissetmediği kin kokan taşıyıcı bir hava içine bulaşmış Dirsek Jani giderek saldırgan olmaya, yutmaya başlamıştır. Denilenlere göre Jani savaşta öyle bir duygusuz imiş ki, öfkesi, ne kendi ölümünü görebiliyor, ne de kılıç tutmayan ellerini, kolları dirseklerinden kesilmiş bir halde iken bile öfkesinin gazabına uğrayanları anlatırlar. Jerade, öfkesinin buhranında soluklanan yüz bin asker ve onursuzluk! Onları bu buhrandan ancak ölüm kurtarırdı, çünkü bu bir yasa değil varoluşun belirlenmiş olmazsa olmazındandı. Kuzeyden büyük bir gazapla her şeyi kesip biçerek, yakarak, ölüme ve öldürmeye susayarak Güney’e doğru ilerlerler. Gizli oyuklarda kendilerinden saklanan yüz binlerin farkında, önlerine çıkan her kara vücudu toprağa sererler. Derin yerlere dalarlar, hem kem şeylerin açığa çıkmasına vesile olurlar, hem de kayıbın artmasına. Ölmek için atılan son adımdan geriye kalan beş bindir. Beş bin kişi şerrin hükmüne boyun eğen Kral Jerade’ı anar ve bu ihanetin ve onursuzluğun içinde tek bir yol belirler: Ölüm! Kendi kendilerinin yargıcı, kurtarıcısı ve sonu olurlar. Tükenmek bilmeyen yağmacı birlikleri görüntünün kendileri için ifade ettiklerini azımsayıp çekilirler, bu korkudan olabilir. Sığınaklardan çıkan halk birliğin sağlanması için askerleri kentlerden dağlardaki sığınaklara taşırlar. Çünkü savaş henüz bitmemiştir, korku yüzünü açıkça gösteriyordur. Yağmacılar tükenmek bilmez , sadece bu saldırıdan korkup toparlanmak için geri çekilmeleri de muhtemeldir. Geride kent kalıntıları, yanan ormanlar, harap olmuş mahsuller, ceset kokuları ve açlık kalır. Canlı yağmacı bırakmamak için her yer aranır. Toplanan cesetler yakılır. Ve dağlarda yaşamak için kentlerini terk ederler. Gelecek diğer bir saldırıya karşı hazırlık yaparlar ama saldırılar tekrarlanmaz.
Yıllar sonra kentlerine yürürler ve savaşla yaşamı unuturlar. Asırların hafızası yoktur, hiçbir şeyi doğru dürüst hatırlayamaz. Bu hikayede unutulup gitti. Tam sekiz asırdır unutulmaya mahkum.”
Doğrulukta tek bir yol vardır: Bu belirleyiciliğin kalın kitaplarını oluşturur. Karmaşa senden istenileni istediğin açıdan gösterir sana, çünkü farklı kıvrımlar, oluşumlar karşılar seni. Herhangi birine odaklandığın zamanı bölerek çoğalan yenisi seni kendine ayak uydurtmaya çalışır. Farklı ihtişamları vardır her birinin, kendilerine has yaptırımları. Doğruluk istençlerinde özgürlüğü fazlaca barındıran sorunlu yollarda vardır. Sana düşen özgürlüğün özgürlükleri eritmesi noktasında durmaktır. Bu, sınırsızlığın karanlık vadisinde karşına çıkanı sezebildiğin anı karşılar. Ama son sözü öteyi görebildiğin anda söyleyebileceğini de unutma. Bunun için doğanın ruhunu ruhunda yassılaştırman ve lambaları sorunsuzca yakman gerekir. Özgürlük karmaşadır, bağımlılık tapınmadır. Tapınma birin gereğidir, yalnızca içimizdeki bütünümüzü yani birimizi vurgulayan düşüncemizin gerektirdiği kadardır. Fakat tapınma biri açıklamaz, aksine bağnazlaştırır ne için karar kılındığı bilinemezse. Fikir yanlış olduğu anda kararlar ve uygulamalar yanlış olur, böylece ucuca bağlanmış ipler gibi yanlış uzamaya devam eder. Bir yanlıştan doğruyu bulmanın tesadüfi olan etkisiyle de sorun çözülemez. Çünkü doğrunun doğru düşünceyle yürütüldüğü bir gerçekse, kararsız ve yanlış düşüncelerin de doğruyu yanlışa sevk edebileceği o kadar gerçektir. Ne bağımlılık ne de aşan özgürlük! Bu kara noktalar için saydam bir düşünce ve kararlı bir güç!
Uzun zaman önce meşhur çiftçi Foyad’ın oğlu müdafaacı Mavera, yağmacılarla yaptığı savaşın zaferle bitmesinden sonraki yıllarda, uzun zamandır mücadele ettiği toprakların verimli arazisinden yararlanmak için arazilere tertipli barınaklar kurdurtmuş. Sonra yine erlerin gözetiminde buralara çifçi nakletmiş. Kutsalkent’ten erzak nakli yapılmış. Bu yoğun telaş sonrası Mavera bilhassa kendisi bu toprakları ziyaret etmiş, tek renkliliğine çarpılıp uzun zaman burada barınmış. Bu güçlü savaşçıların gölgesi altında yaşamak isteyenler burada ve yakın civarlarda evler kurmuşlar. Mavera yaşamı boyunca burada yaşamış ve burada ölmüş. Geçen zaman süresince çoğalan insanlar ölümünden sonra buraya onun adını vermişler. Bilirsiniz insanlar lütufkardır, güçlü türlerine karşı inanılmaz saygı beslerler ve unutmazlar.
Mavera’nın karanlık güçleri alt ettiği zorlu harplerin en eskisine dair şöyle bir söylence vardır:

“Geldiler, ırmağın kederli yüzüne aktılar.
Ve kederleriyle korkunç kanadılar,
Dehşet kalacak gibi yeni!
Mavera, sabahı getiren yıldız!
Taşıdıklarıyla kaybolacaklardı yalnız,
Işık sönmeden daha da parladı Mavera,
Kara kılıcında emzirilmiş cesareti daha da kara.
Kılıçlar cenkleşti gün batımına kadar
Mahlukat avı başladı, kuzular, kurtlar, domuzlar.
Boğdu kendi kanlarında yüzlercesini,
Işığa karşı gölgenin cüretini.”

Mavera’nın cenkleştikleri tasviri yapılamayacak kadar tuhaftır: Bedenlerini bir kan yumağına çeviren, dolu bir gübre çuvalının devasa şeklini andıran ve çatallaşmış bacaklarından zehirler yayan varlıklar… Esrarengiz kederleriyle büyüledikleri kişiler ya acıdan kaskatı kesilerek ölüyor, ya da bu acıya dayanamayıp kendilerini öldürüyorlarmış. Bu korkunç kelimeler fısıldıyor ve acılarını, kelimelerin acılarını duyabiliyorum. (Çok kederli bir anın gösterdiği görüntü nasıl dayanılmaz bir şey oluşturuyorsa, hayal edilemeyecek bir kederin de ancak anlaşılmayacak kadar keskin bir sonucu olmalı.) Etrafa boşalttıkları irinli kanlarıyla kurbanını zehirliyor, yaydıkları zehirle etraf kara bir sise bürünüyormuş. Dehşetlerin bazıları tanınır ama rastlanılmayan bir dehşete karşı ne kadar şans var? Dört duyusunu hapsedip bu dehşet alanına çıkan Mavera, beklenmedik bir çabuklukla onlarcasını kendi kanında zehirlemiş. Elem duvarını örten bedeni göğe yükselen ruhlar gibi raks ediyormuş cengin yazgısını belirleyip hatları belirledikten sonra..
Başka bir söylencede şöyle:
“Bir ses,
en görkemlisinden daha tiz!
Daha sağır, daha kör, daha dipsiz!
Kara gün pusudan çıktı,
Sesler zarları bıçkın gibi çarptı,
Demirler eridi, taşlar delindi.
Mavera kararttı gözlerini
Her şey erirken zamanla
Savaşamayacaktı kılıçla ve kalkanla.
Her şey erirken zamanla
Elemle bağırdı Mavera.
Elemle sarsıldı Mavera.
Yer ve gök sarsıldı bu çığlıktan
Her şey düştü bir taraftan.
Sesler boğuldu, görüntüler silikleşti
Karanlık ebedi kalacak gibiydi.”

Burada da korkunç gürültülü bir sese karşı, savaşacak cesaretini kaybeden Mavera’nın her şeyi düşüren çığlığı sayesinde yurdunu huzura kavuşturduğu anlatılıyor. Garip bir söylencedir, çünkü en amansız gücün kendisine yenilebileceğini aktarır bize. Düşmanı tanımalı ve taklit etmeli. Onun gibi savaşmalı. Ama sonra döngüye kendini eklemeli, kendi yeteneklerini. Bu yengi için yeterlidir. Çünkü her şey kendi kadardır, ötesine geçemez..
Fazla ıstıraplı konular! Aslında kimsenin bu konular hakkında bilgisi yok. Uzun yıllardır insanlar savaşın getirdiği dağınıklığı silmek için uğraştılar. Kendi hayatlarına yeni bir başlangıç kurma girişimlerinde eskiye dair her şeyi yok ettiler. Çünkü hatırlanılması kasvetliydi ve tekrarı yaşatıyordu. Nesiller boyunca çoğunun aklından uçup gitti, savaşın vahşeti, kahramanlar… “
Karanlık bir mezrada karanlık görüntüler… çığlıklar, varlığın insani hakikat istenci, zamanın yüzünü gösterdikleri, inancın toprağa çekilen su gibi yitmesi, kaderin hasirliği, kemikleri titreten görüntüler, korku yumakları, cesaretin kardelen çiçekleri( korkuya tepkiden ve insanice olan), iç tepinmeler… Savaş neyi gösteriyor, dehşet kimin için büyüyor? Neyi açıklıyor var olanın kendini şiddetle göstermesi. Bir etki tepki yok, sadece bir tepki. Çıkıyor, tanıtıyor sonra yok oluyor. Ama kaynağı her zaman ya görüntünün içinde saklıyor yada hiç vermiyor. Aranması gereken şeyler anlamlandırılınca anlamlandırılması gereken yeni arayışlar ortaya çıkıyor. Kan ve korku mu gerçek? Bedenlerin ihtişamlarından eser kalmayan hallerimi gerçek? Yengi mi gerçek? Yok oluş mu? İnsanların anlamlandırma yetisi ne olacak sonra? O bu yok oluşun kendi gibi susmayacak mı? Ve sonra her şey susacak mı? Ve sonra başlangıç mı, devamın herhangi bir noktası mı veya sonun soluk kesen varlığı? Olmayanlar olanı anlamlandıramıyor. Olanlar ise olanı taklit ediyor yalnızca.
Düşünce ormanlarımda dış dünyadan soyutlanmış yaşarken belki tekrarlanan kelimeler ve söylentiler olabilirdi. Bu benim kendi olasılıklarımı açıklar yalnızca. Varlığımla hayat bulan nesnelerin nesne olmaları da varlığımı açıklar. Böyle bir belirginlik ise varlığı açıklar mı? Ama sorun bu değil! Bana savaştan bahseden şu nerdeyse uyumakta olan hekimin ihtiyar çehresi gibi asilleşmiş ihtiyar sözlerini dinlemeliyim.
“Göğün yüce tanrısı kendi yarattıklarına acı bir anlam kattıktan sonra yapayalnız bıraktı. Acı bir anlam! Anlamlandıramamak.Uğraşmak ama uğraşta kalmak! Beynini zorlarsın, içindekilerin tümünü ortaya dökersin, bulamazsın. Bu defa ararsın, nerde olursa olsun. Yetmezsin ama. Adın yetemeyene çıkar. Var olanların cılız anlamı seni bunaltır, ölmek daha fazla anlam için bir seçime dönüşebilir. Seçim yoktur fakat. Her şey ortadadır, dar anlamın kendisi her yerdedir. Her şey benim kadardır, çünkü siz o kadarsınızdır der ve adı yetinilmeyene çıkar. Yetemeyen ve yetinilmeyen baş başalardır artık. Susarlar böylece. Susarlar… ama o da ne? Anlam suskunluğun kalbinden gelen bir sesle tekerrür etmiştir: Yaratıcının kendi belirlediği kadardır anlam. Bu sizin anlamınızdır.”
Mutlaka yorumlamam gerek, kendi gerçeklerim bağışlamıyor bana onun gerçekliğini.
Kapak Tanrı. Kuyunun içindesin, kapak açılıyor, çıkmak için bocalıyorsun, toprağı tırnaklarınla kazıyor, var gücünle bağırıyorsun. Duyma yok, duyacak olan yok. Bir süre sonra sesin kısılıyor, bitkin halde kalakalıyorsun. Hiçbir şey hissetmiyorsun ve hiçbir şey istemiyorsun. Tam o sırada kapak kapanıyor. Gerçeği buldum diyorsun. Ve tekrar kapak açılıyor, şüphelerin arayışa, arayışların yokluğa ulaşıyor. Ama sonuçta tek bir şey için gerçeğe değer biçiyorsun. Bu kadar mı her şey?
“ Bilge mi, inançlı mı olmak istersin? Ben inancı seçmedim, belirlenen varlığımın sürecinden biri. Beni bir şeye bağlayan seçimlerim değil ama öyle anlaşılır. Görsel olan bu kadarını verir çünkü. Yollar görürsün ve yürüdüğün yol seçtiğin yol olur. Hakikat böyle işlemez. Yollar vardır ve senin yolun da onlardan biridir. Süreç işler ve belirlenen yolda ilerlenir.”
Yaşlı adam öksürürken kulağını tırmalayan garip bir sesin ortalıklarda dolandığını söyledi. Ama herkes böyle bir sesin olmadığı konusunda hemfikirdi.
Kendimi dört bir kıvrıma sahip patikanın merkezinde buluyorum. Yaşlı inançlımızın kendisi kadar inançlı patikalarını seyrediyorum. Hangini seçmem gerekecek derken merkeze çömeliyorum. Ne seçimi yapabileceğim bir yol görüyorum ne de yürüyecek takat.
“Tanrı ışıkla gösterir kendini. Karanlığa karşı apaçık bir ışık. Gören, hisseden bir ışık. Tanrı ister ve gerçekleştirir. Sekiz asır önce insanlara tanıdığı inceliği, kendi hükümlerinin içindeki bizlere… bir oyun masasında değil yalnız. O bir oyuncudur ama oyun yoktur. O görür ama gören göz değildir. İmkansızın içinde yapayalnız ama imkansız olan!”
“Savaşın yittiği konusunda ne kadar hak verebilirim onlara. Birkaç ulağımız var. Uzaklara gönderiyoruz, gerçeğin kendisine ilk ağızdan ulaşalım diye. Ama ne kadar ilerleyebilirlerse o kadar ilerliyorlar. Sonra zamanın kendisi hesaplanıyor. Dışarıdaki olası gelişmeler bilgi iştahımızı kabartıyor ve tekrar harekete geçiliyor. Gerçeğin kendini en yakından hissettirdiği an soluğunu burnumuzda duyduğumuz andır. O zaman onu daha da iyi tanımakta, her zaman korkunç olan yüzünü daha iyi kavramaktayız. Bunu bilmelisiniz! Uzaklardan, öteleri aşıp bize haber verecek bir habercimiz olamayacak. Çünkü bunun için gerekli bir ek vasfa sahip değil. En süratli atlar bile zamanla süratinin kurbanı olurlar, en hırslı insanlar bile hırsına yenilirler. Dağların ne getirdiği çölün ne taşıdığını bilmek anlamsız. Bilinenlerin yeterli hesabı yoktur. Bir kayanın ucunda biten hayat ürkünç geliyorsa, ötenin kendisi de bu kadar ürkünç gelmeli.”
“ Yani dışarıda bir yerde savaş olabilir, hala insanlar ölmekte olabilir… Olabilir diyorum. Biz olasılıkların kurbanıyız. Bazen de onların efendisi. Kurbanlaşmaktan ve efendi olmaktan doğan kararsızlıktan sonra öyle bir an gelir ki olasılığı oluşturanlar mı yoksa olasılığın kendi mi olduğumuzu bilemeyiz. Bir şeylerin varlığını hissetmek, onun orda bir yerde kıvılcım çıkarttığını görmek ancak sezi gücü ile belirleniyor. Bunu hissediyorum. Bir şeyler oluyor ve ben bunu hissediyorum. Etrafta korku mu, söylentiler mi dolaşıyor belli değil, ama orda herhangi biri var ve bu güç bana karşı koyuyor, direnme gücümü doğrultuyor, cesaretimin pörsümüş bedenimin içinden bana burada olduğunu haykırmasını sağlıyor. İçimde kılıç kuşanacak, savaşacak azimli bir ben olmayan görüyorum.”
“Sekiz asır önceki savaştan bahsettim. Düşman mağlup edildi ve hepsi yok edildi. Hepsi mi? Kesin bir şey söylenilemez doğrusu. Onların gittikçe büyüdüğü olasılığı daha da yüksek olmalı. Kimsenin kuzeyde yahut güneyde olanlar hakkında küçük bir bilgisi yok. Oradaki havanın zehrini soluyan insan ırkı sonradan sefahate boyun eğdi. Günü gününe yaşamayı kabullendiler. Ordunun geri kalanını savunmaya getirdiler. Kentlerden uzak yaşayanlar kendi birliklerini oluşturdular. Halk savunulmak istiyordu, ordusunu ne tehlikeler getireceği belli olmayan bu belirsizliklere sokmak istemiyordu. Güçlü kaleler kurdular, dayanıklı surlar. Şehirler yeniden yaratıldı, etrafındaki devasa suru görmelisiniz! Hangi kılıç onu parçalayabilir, hangi mancınığa teslim olabilir ki? Halkın çoğu sanatlarının yanı sıra dövüşmeyi ve savaşmayı öğrendiler. Çoğu ağır kalkanlara ve kılıçlara alıştı. Yeni mancınıklar kuruldu. Çocuklar ağır metal giysilerin içinde savaşmayı tanıdı. Savaşmayı bilmek yaşama koşulu haline geldi. Kadınların çoğu için ise kılıç kullanmamak elem vericiydi. Aynı kılıcın hükmü ile sarsılabilirdi sonra, ne de olsa. Hala bu öğreti ile yaşanmakta. Hala güven içinde yaşamanın kendini koruyabilmekten geçtiği vurgulanıyor. Öğrendiğiniz tüm o teknikler, ustaların savaş hikayeleri o zamanın izlerini taşıyor.”
“Neden kimsenin umurunda değil bunlar? Etrafınızdakilere ve kendinize bakın! Bunları düşündüğünüz yok! Kimse günün ne getirdiğini düşünmüyor. Kendilerine hakim kılıfındalar ama kendilerine hakim değiller. Her yönden gelebilecek bir saldırı, üstelik şu ana kadar hiç görmedikleri kadar korkunç ta olabilir. Onları bu durumdan koruyacak neleri var ki? Savunma güçleri mi? Ezdaj insanlarını bir araya getirip sayarsak ancak milyonu bulur.Ya yetmezse? Onlar zamanın öte ucunda milyonları aşmıştı bile! Nerden mi biliyorum! Bu bir olasılık ama korkuyla yaşıyor. Gölge adamlar çabuk çoğalır, çabuk yayılırlar. Arkalarında, onları çevikleştiren akıl almaz bir güç var, cesaretini alıyor. Hem savaş fikrinin hiç düşünülmediği bir mekanda …, şüpheleri doğması… Akıllarından geçmeyen bir son! Onursuz bir son…”
“Dediğim gibi savaşla yaşamı unutan bir halk var ortada. Ama savaşacak cesareti ve gücü de var. Onlar bunu düşünmeyebilir, çıkması muhtemel bir saldırının zamanı ve muhtemel sonuçları hakkında yorum yaparak yaşamanın kazandırmayacağını bildiklerindendir bu. Şu an ne olacağını bilemezsin. Doğanın hassas bir oyunuyla tufanına boyun eğersin veya volkanlarına. Karanlık görmeler her zaman iş başındadır, ne yapacağını, hangi oyununu nasıl oynayacağını hangi ihtişamınla bilebilir, onu durdurabilirsin. Sen bir insanoğlusun! Kırılgan bir bedenin, ateşin ve gölgenin küçük parçalarından bile acıyı hisseden yarım bir insan; hissiyatı kabalaşınca kendini ava dönüştüren bir ruhun var. Hangi sihirli el ile ona dokunacaksın, hangi görme ile mekanını aşacak, hangi kulaklarla duyulmayanı rahatlatacaksın? Sorunlu bir hesabı kendi sorunlarıyla aşan hangi insan tanıdın? Geçmiş varlığını belgeler, böylece varlığını geleceğe taşırsın. Çünkü ondan eminsindir. Emin olmaktan yaşlanan aklını sorgulasan dahi geleceğe doğru yürümeni durduramazsın. Ne olursa olsun kararları vermekte belirleyici olan yüce gücün kontrolü altındasın. Bulunduğun yolun hangisi olduğunu bilmeden geleceği karşılarsın. İşte sen busun. Fazla basit, akıl almaz, kırılgan!”
“Kral Kasahandra Ellileri çabucak düzene sokup, sınırların güvenliğini arttırmak için alelacele çalışıyor, çünkü bildiği bir şey var. Onu Kutsalkent’te Şehir Sığınağı’nda gördüm, Hamurkent’te gördüğümden daha sert ve daha tetikteydi. Her şeyi çabuk karara bağlıyor, nedensiz bir biçimde cesaret dağıtıyordu. O anda hissettiklerini hissettiğimi anladım. Duyduğuma göre birliklerin dörtte birini Kuzey Sınırı’na taşıyormuş, orada kalıcı inşalar yaptırmış bile. Kendisi de Sınıra yakın Nagelfar’a taşınacakmış. Elliler sınır noktalarında eğitim verecekler ve sınırın ötesine uzanıp gergin havanın temasını hissedecekler.”
“Gözcüler harekete geçti en azından. Tehlike çanları zamana karşı çalındı, dahası bunun için anlatıyorum. Açık bir hedef içindesiniz . Etrafınızdaki tel geçitler sizi korumayacak. Demirhalka’ya, dağlara doğru çağrılacaksınız. Kral birliklerin çoğunu öne sürecek; surlar korunaklıdır. Orada Ezdaj halkından diğerlerini tanıyacaksınız!”
“Gerçeğin inançla bağdaşan kısmını her zaman avucunda hissedersin. Ama inancın yittiği bir gerçek düşlemekte yanılgıya düşersin.”
“Varlığının bir yerlerde olduğunu hissettiğim olumsuz bir neden önerdim. Ben susarken dinleyen de sizdiniz. Söylediklerimin olaylar ile ilgili kısmı ne kadar doğruysa bu yorumlarında mantığın ışığında bu kadar doğru olabileceğini görün! Bunlarda ki gerçek payı yüzdeleri aşıyor, bu konu kesinliğine olasılığı eklemekte neden ısrarkar davransın?”
Yerinden kalkmaya çalışıyordu. Önünde duran insanlar şaşkınlık içindeydiler. Bazıları sayıklıyordu. Biri daha fazla bilgi için direttiğinde yaşlı adam yumuşakça yanıt verdi.
“Ben bir inançlıyım ama kahin değilim. İnancın elverdiği kadar konuşurum. Ve susmam icab ettiği vakit havasız ve iştahsız yaşayabilirim.”
Uzunca sakalını sıvalayarak Mavera’lılara doğru bir bakış attı, sonra dönerek şöyle dedi:
“ Benim buradaki vazifem bu kadar! Gece yuvarlağın kendisini bilmiyor çünkü yakındır aydınlığın onu alt edeceği vakit.”
Böylece uzaklaştı çevik adımlarla ama önce esneyerek.
Saklandığım yerden çıktığımda nerdeyse devrilecektim, bir ağacın kovuğuna sokulmuştum ve boynumu ağacın açık deliğinden içeriye doğrultmuştum. Çıkmak için başımı yana çevirdiğimde, kafamı üstteki çıkıntıya sertçe vurdum ve gerisin geri tökezledim. Kıvranıp acılar içinde doğrulmaya çalışırken açığa çıkmaktan korkmuştum, fakat kimsenin beni düşünmeye ve böyle ufak sorunlarla harcayacak zamanı olmadığını anladım. Telaşlıydı herkes, telaşlanmaya başladım. Uyku bedenimi sarmıştı. Bir şeylerin içimde hareket ettiğini ve açığa çıkmak istediğini anladım. Bir başlangıca mı yürüyordum? Yoksa başlangıç bensiz yinede yürüyecek miydi?

Belirgin bir zaman içinde

Adım Nihil. İnsanoğlu için tuhaf bir durum taşımıyorum, çünkü onlar bilmiyor. Ben de bilmiyorum. Belirli yetilerden bahsediyorum ama onları tanımıyorum, açığa çıkartmakla uğraşmıyor, söylenilenleri dinliyorum. Sorunsuz ve uslu kalmam konusunda zamanında yapılmış öğütleri dinliyorum. Ben bir sorunsuzum, kendi gölgesi içine düşüp bedenini arayan. Hiçbir zaman alışılmadık bir duruma öncülük etmemiş, sıradan bir soluyanın dışında daha farklı güdülmemiş biri. Kendi içtenliğine ayak uydurup taşımakta zorlanacağı kaygısını da hafifçe sırtlamış biri. Yaşamına neden farklı anlam katmak zorunda olduğu sorgusu içine düşen, düşerken de kimsenin herhangi bir farka kararlılıkla hizmet etmediğini, onda herhangi bir saygın ima bulmadığını anlamış biri. Ama kararlılığı asla beceremeyen biri olarak kendine sırıtarak yürüyen bu yaşam olgusu konusunda telkin edici cevaplar bulduğumda kesin. Telkin edici çünkü yaşamımın kendisi kadar somurtkan, ama ondan daha da güvenli ve inançlı bir yaşam formunu benimsemek isteyen biriyim. Kenarları olmayan bir sonsuz köşe içinde kaybolmadan yürüyebilmeyi deniyorum. Kendim için hiç de iyi terimler bulmadım. Saygın terimleri burnuma yatıştırıcı gibi savuran, benliğini, bedenlerini hiç sorunsuz bu azmedici güce olumlaştıran bu kenarları pürtük hayatın ki gibi tutabilecek oyuklarım, kayıp gitmemi engelleyecek tutamaçlarım yok. Bir daire içinde dönerken düşen, kanayan, kanarken, sorun hiç yokmuş gibi davranan biri. Tamamen kendi olan veya tamamen hiçin olan. Belirgin hedef istenci kuyruklu bir sıfır. Kuyruğundan tutarken tekrar dönüp duran o çemberin kendisi aleni. Hedef bir amacın başlangıcı mı diye sorgularken o inançlı, kendini damgalamış hayat beliriyor, her zaman sınırlı ve kararlı bir edimle ‘kuyruğunu kes, çemberini göm,’ diyor ve soğuk bir gülücük savuruyor. Ona her zaman daha mı yakındım bilmiyorum, insanlara bakarak çözümlemeye kalkıyorum.
Kimsenin bilmediği şeyler biliyorum: Ben farklıyım. Görüntüme bakıp beni kendi hesabına utandırmaya çalışan biri : Neresi, diyor, onu buluyorum ama bundan ürküyorum. Ben bir çelişkiyim. Başlarda bulunan, sonlarda eriyen. Acaba yeterli bir görüşe sahip mi bunu mevzu haline getiren kişi. O kendi sınırlarıyla hikayenin tümünü aşmaya kalkıyor. Yüce olanın kendini kemirdiği bir yaygara kutusu irin toplayıcı. Bunların hangi yaşantının ürünü olduğu konusunda içsel görüşlerim mümkün: ‘Yavan, gerilmiş, toplanılan kadar çürüyen ve artık cevap vermeyen şu belirgin yaşam, hedef büyüten ve böylece küçülen’.
Nihil! Karmaşa bu ya! Kendisi kadar!
Kimim? Tanımlar içinde gelip gitmedim ama aktarılanlar içindeki anlatıcıyım. Ben, hangi bedenin kendinde veya hangi beden içinde yaşamının uygun olurluğunun öneminin kaybolduğunu vurgulayan bedendeki soluğum! Taşınabilir yalnız hiç akla yatmaz!
Her yer karanlık! Ne doğrulacak, ne de hazmedebilecek kadar! Bildiğiniz hangi karanlık? Sakının onlardan! Bir çift göz görüyorum, orada, hala ürkek! Bunu beklemiyordu.
Belirli yetilerimden bahsediyor, babam, Şamer ve gerektiğinde annem. Onları bir kenara mı atmalı? Tanıtıldı bana, nasıl açığa çıkarılacağı da. Ama güven konusunda riske girmek bana bağlıymış yani kendimi de taşımalıyım, onları taşırken. Onlar ipin bir ucunda, beni, yaşlı kurtların avına dikildiği gibi hem kendinden açık veren, hem de avın kabiliyetinden ürken bir sınama ile gözlüyorlar. İpin bir bölümü benim, şimdi çoğu. Çünkü babam… Ama Şamer’in bir hazine gibi saklamamı istediği ve kullanmaktan sakınmamı direttiği şey beni kasıyor. Şimdiden tüm ipi elinde tuttuğu bir gerçek. O hain çıktı. Kaybolunca ses çıkaran bir balon kadar varlığı mevcut şu an. Bunun için patladı ve yok oldu. Ama neden? Ondan nefret etmedim, her söylemim kendine bu yaşamın kendi kadar biçim sunuyor. Onun gözüyle görüyor, öyle bakıyor. Güç istemi ne için? Yetilerin kendi iradesi mi vardı acaba? Babam, ‘onlar gören gözleri harekete geçirir,’ demişti. Oysa Şamer, bundan nasibini almamış gibiydi, bir sözcük oyunu değildi ki bunlar? Gören gözler; ya tehlike çemberini bilmeden çiziyorsa, ya o bataklığın çekimini kaldıracak güçte değilse? Dışarıdakinin karanlık bir portresi vardır, çünkü bilinmeyen kadardır. O biliyor muydu, yoksa gücün hapsine tıktığı kendisi ateşlenen bir fitil miydi, öyle ansızın, iradesiz? Ya ben, kendimi tarif mi ediyorum yoksa?
Bir şeylerden mi?..Yani gerçekten bir şeyler mi olmuştu? Kendisini gerektiren şeyler… Ne yani? Şamer’i gerektirebilecek ne olabilir ki? Yaşamı sonlandırılması gereken şeyler mi? Yeni ihanetler mi? Yoksa zulmün şahlandırdığı topluluğun kendisine mi katılacaktı, şu on iki hayalet gibi? Kendi hassasını tabletlere mi dökecekti? Bir şeyler oluyor, orada hareketsiz duran bir sezgi içinde kımıldayan ayak parmakları toprağa suskunca basıyor. Ama onun ihanetinin kendi suskunluğu var, bana, kulağı çınlatan bir sesle diğerlerinden farkını ortaya koyan yetilerinden bahsedeceğine, bu suskunluğun ihanetten ayrılacağı anı oluştursun. Belki böylece sade bir karakter ile görünebilir. Yani bir yandan suçlarken bir yandan da şüphe içinde kalmanın birinden birini gerektireceğini bildirmek istiyorum. Birini seçmeli, yani birini seçmeliyim. Ona onca istemsiz sövgü yağdırdıktan sonra… Kendimi taşıyacak kadar varım, bunu bilmeliydi. Ama o benden daha fazlasını istedi, kendisini kandırırken beni de yalnızlığıma sıkıca sürükledi. O bunu ödemeli, gerçekten gidişi için anlamlı bir nedeni yoksa! Giderken küçük masalını uydurdu. Ama kahrolasıca bir şeyler aynı gidiyordu. Dehşetin adı sanki yoktan var olmuştu. Şimdi düşüncelerimde dönüp duran bir savaş fikri vardı. Asla orda olmamıştı, şimdi orda ve bunun deneyimin yeni oluşturduğu bir şey mi, yoksa mevcut düşüncesiyle mi açığa çıktığını bilmiyordum? Sonuçta çıkmıştı işte. İnsanları, ona yaşam alanını sunan doğayı, belirsizliklerin kendilerini değil de düzen kırıcı, karmaşık anlamlı, yeterince belirleyici olan bir şeyi düşünüyordum.

(………..)

Kalıckarların keskin bir geçmiş havası vardır. Geçmiş sağlam köklü geleceğini istiyor, bunu da şu devasa maviliğin kendisi verebiliyor. Onlar yükseğe serpilmeyi sürdürürken başucumda yalnızlığım ile kendimi tüm hareket eden dünyadan azat ediyorum, kelimelerim düşüncelerime yetmeyince. Düşüncelerim hareket edecek şeyler arıyor, bir şeyleri kargılamak istediği vakit. Bu azat anlarında boşluğa seğirten bir budalalıkla hangi yönün kendim olmaya götüreceğini belirten görüntülere uymaksızın dolaşıyorum. Geçmiş kara kuru gövdesiyle beni yutmaya hazır. İşte orada tam karşımda ve umursamaz, bitmiş bir hareketin peşinde saydamlığını kaybetmiş. Beni aramıyor ama ben bunu sanmakta diretiyorum. Çünkü düşüncelerim kilitlenmiş, sanı gücü kuvvetlenmiş. Nereye bakıyorum, arkaya mı, arkasına mı? Bir şeyin garip yüzü tam önümde. Yorum istiyor. Sen var mısın, önce bunu düşünmeli!
Mavinin içindeyim. Şaşkınlık yok! Normalin bu olması gerektiği düşünceleri onlar için normal. Yer, gök, deniz. Mavi. Düşüncelerimin renkli bir geçmişi yok oysa. Renklenip, çiçeklenecek anı düşlüyorum. Yok, yok! Bu ürkünç düşünce ırak olsun benden! Çünkü istemiyorum. Mavi benim için de normal! Ama anlatırdı o, burası garip bir yerdir diye: Babam.

(………..)

Ben sorunsuz biriyim, ama bir şeyler yapmak istiyorum artık. Ürpertici bir hava soluk almamı engelliyor, kendimi dağın ucunda hissediyorum, nefesim akıcılığını yitiriyor; buna karşın hızlandırıyorum hayatımı soluğum kadar. Çünkü hızlanmalı, kesilecek yoksa! Kötümser düşünüyorum, çünkü onu hissediyorum. Yakınımda, beni tanıyor, beni görüyor ve bana yaklaşıyor. Onu durdurmalıyım, yaşamak istiyorum; onu durdurmalıyım, ne istediğimi bilmiyorum daha!
Ben asi değilim, insanoğlu gibi ise hiç değil! O isyankar çünkü hep isteyen biri o, neyin ötesinde yaşıyor bilmiyorum ama istemek tehlikelidir. Korkak biriyim, nasıl yaşayacağımı bilmiyorum . Bilmek için çırpınan ama isteyemeyen biri. Zorunlu olarak istiyorum, zorunlu olarak diretmeyi.
Gündeliğin içine hapsolmadım, kendisi kadar ahkam kesen sünepe insani bedenlerin içtimai yordamına asılıp duran ama kendi kadar olmayan çetrefilli yüzlerin haz ettiği kadarını kendinde sürükleyen biri değilim. Yaşlı bir havanın tozlanmış silsilesine de eklenmedim. Küçük bir buluşma noktası belirleyip acelece sevişenlere de! Ben bir sorunsuzum, çünkü kendi dünyama kuruldum. Orada hayal ediyor, istemlerimi orada gerçekleştiriyorum. Yani sonsuz geniş bir çemberin tek varlığını, karanlığını duyumsuyorum; ne öne, ne geriye; ne sağa, ne sola. Acele ediyorum çünkü acele edenlerden nefret ediyorum. Biran, kendimden nefret ettiğim o bir an sonra, karşıma çıkan o garip kahramanlıkların saniyeler öncesindeki harplerinin, keyfiyetsizliklerin acımsı yitik anları gibi tuhaf duyguların en iğrenç oluşumları çoğalıyor, üstüme saldırıyor ve nefret edecek kahramanlığımı silip süpürüyor. Nefret etmek için de önce dayanabileceğim kadarını bilmeliyim. Nefret etmek tehlikelidir, çünkü o ya yapılamazsa geriye kalanda?
Kendimi tanımak için hiçte bakmadım hangi meziyetlerin çemberinde dolanan gizli becerilerimin görünen, bana sırıtan ve yalan söyleyebilen dünyasına. Ama şimdi merak ediyorum, tanımak istiyorum, istemek istiyorum. İnsanları tanımak istencimin korkutan bir tayf olup beni kendi sonuçlarında boğmasından ürkmek istemiyorum artık. Basit kısrağına bineceğim, götüreceği hedefin ne olduğunu da unutacağım. Bunu yapabilirim.
Öyle mi Nihil? İri meyvelerin kaderini bilirsin? Çoğu çalınır, çünkü tadılacak anda unutturur. Bir görsel oyundur bu. Haz vardır, bir büyü gibi dolaşır, seke seke, dizginsiz, bazen düz yolda!

Selina

“Dün gece beni göreceğini sanıyordum? Seni aradım. Kendimi suçlu hissetmeme neden oldun?”
Durduğu yerde, kımıldamadan, tehdit edici bakışlar savuruyordu. Ona yaklaştım.
“Üzgünüm Selina! Yanında bulunacak gücü hissedemedim o an, kendimi yatağa atmakta bile zorlandım. Kafam karmakarışıktı.”
Bundan bana ne der gibi bir kol hareketiyle:
“Kısacık bir an için… Seni anlamıyorum Nihil!”
Şaşkın ve ürkektim. “ Neden? ” Bana doğru yöneldi, sendeledi. Küçücük bir çırpınma sonra daha da alışılmaz olmuştu, aşırı bir öfkeydi ve bağımlıydı.
“Benim yanımda olman seni mutlu ediyor mu?”
Elini tutmak istedim, geri çekildi.
“Bunu nasıl ifade etmemi istiyorsun? Sana aşığım, bunun farkındasın, ama nedendir, bana hep kuşkuyla bakıyorsun.”
“İşte bunu anlamıyorum! Bana aşıksın ama sıradan bir aşık değilsin.”
Sırtını bana çevirmişti ve umursamaz tavrını üstlenmişti. Oyuna başlar gibi heyecanlı, rolünün gereğini verecek olan gerginliğe ek.
“Bunun seni ilgilendirmediğini sanıyordum. Dahası, ne istediğini öğrenmek de istemiyorum. İsteklerine boyun eğiyorum. Benden istediğin ne?”
Yüksek tonlu istenmeyen bu sesle hiç konuşmadım onunla.
“Bağırma bana!”
Sesi titrekti, sandığı gibi olmadığını belirtmek için başımı öne eğdim.
“Bağırmadım!”
Ona karşı çerçevesiz biriyim, ne bir kulpum var ne de kapağım. Sanki içimdekiler çağlayan gibi boşalacak, beni kendi gürültüsünde boğacak. Ama sustum. O konuştu, hiçbir şey istemeyen aslında ne istediğini bilen biri gibi :
“Benimle olduğun anların değerini bilmek zor olmamalı, değil mi? Senin için ne ifade ediyorum dersem cevabını hemence vereceksin ama istediğim…”
Gözlerime baktı, hırslı ama yumuşakça
“İstediğim… Beni daha fazla hisset! Kolun, gözlerin, uzvun gibi! Beni kendine ekleme, beni içinde bul!”
Sustum, uzaklaştı.
Seyrederken onu, hiçbir şey hissetmiyordum, ne acı, ne kaybetme korkusu, ne de zayıflık! Kendimi yere koy verdim, o hınçla yürürken suskunluğumu sorgulamadım. Budalayım. Bilmiyorum. Düşün, o halde! Şimdi değil. Ama!
Sus! Sus!

Yeni bir başlangıç

Sihirli sözler…..
Cesaretimi elime aldım, ne yapmam gerektiğini biliyordum. Bana öğrettikleri kadar değil miydi? Sahip olduklarım bunlardı, bunlar yeterliydi. Bende oldukları halde tamamlamam gerekenin ne olduğu konusunda derin kuşkular beslemeye başladım. Anlık ve sıkıntı vericiydi bunlar. Ama hayır, budala bir bilincin etrafında dönemem! Derhal, dedim sinirlenip duran bir şeylerime, sus! Açık veriyordum, iyice yaklaşmaktansa dönüp durmayı etrafında, daha mazur gören bir sevinç yumağım ise olanı hatırlamıyordu bile. Ben besleyen biriydim, böylece kendime dağıtıyordum, kendime heyecanlarımı, korkularımı, arzularımı dağıtıyordum. Bir şeyler hala açık veriyordu, sorumluluklarımın, beni ele geçirmiş, toprağa adım adım yaklaşmakta olduğumu gören o kendimden olmayanların kendine has kişiliklerine yenik düşüyordum. Nasıl bir çağ atlattın? Defol, git başımdan! Nasıl bir anlayış devriydi o? Defol! Susacaksın o halde! Git!
Mırıldandım.
İçine, odalarına dek daldım bir şeylerin. Neydi bunlar? Hissediyorum artık; buradalar, dokunacağım, az kaldı. Hayır, uzaklaşıyorlar, beni görüyorlar, tiksintiyle bakıyorlar, Selina gibi. Yakala! Kim? Ben mi? Uzak dur benden! Kimsenin peşinden koşmayacağım! Sen busun işte! Herkesi kendine benzetiyorsun? Bırak bunları, tepeden in! Seni bilmiyor kimse, tanımıyor, tanıyamıyor! Sen farklısın. Bunu hissettin mi? Sesimi işitmiyor musun yoksa? Kimse seni bilmiyor, tanımıyor. Selina tanıyamıyor seni, o merkezde, onu sıkıştırdığın o noktayı atlamaya çalışıyor. Bırak bunları, hem farklı hem aynı mı? Bir noktada, yan yana? Bırak bunları, yakala! Budala!
İçine daha da girdim, boğazından aşağı midesine! Geri kalamam! Şamer atladı, kuyunun üstünden. Ben kuyunun içinde, boğazından direk midesine! Öf!..
Bir şeyler hissediyorum, sesler, beynimde zonkluyor. Ah! Bunlar da ne? Delip geçecek gibi, beynimi, hevesimi. Demirler çarpışıyor, gök gürlüyor, gökyüzü keskin metalik bir sesle yerle bir oluyor! Nerdeyim? Mavera mı hıçkırıyor? Geri döndü, öldüğünü sandılar. Sonra o tuhaf seste… Beni bulacak, ta kulağımın içinde bana seslenecek. Ah! Susmuyor, susmuyorlar… Hepsi bir anda sesleniyor bana. Neredeyim ben? Serene! Yeter! Serene! Sesler deviriyor beni!
Kara kuyudaki binlerce sesin yankısı içinde koştum, hedefi şaşırmıştım. Tepeyi dolandım. Boğulacak gibiydim, bir şeyler olmalıydı. Susmalıydı artık bu! Gözlerim açık mıydı? Devrildim, kaktım. Sarıyorlar her taraftan. Görünmüyorlar, duyamıyorum onları! Ama nasıl olur? Sesler, fısıltılar.. Olur! Yerinde dur! Hareket etmeyecek, bir adım daha ama! Sarıl toprağa! Yığıldım yere! Sustum! Beni duyun! Beni görün! Bir asker gibi, bir savaşçı gibi teslim oluyorum, kılıçsız, zırhsız! Çırılçıplak! Yeter! Bu bıçak kafamı deliyor! Bıçağı durdurun, beynimdekiler, kurbanlarım, hiçlerim ölüyor! Onlar kadar yürekli misiniz? Ah! Hissetmiyordum, bedenimi saplandığı çukurda yalnız bıraktım, bir çığlık olup uzağa fırladım, haince, Şamerce!

(………..)

Orada ölüler var. Kuzeyin kendisi, güneye benziyor. Kapkara her yer, ateşin kendinden bile. Koca bir duman ganimetini topluyor, direk içine bedenine doğru bekleyen buğuları karşısında. Cesetler ta karsıda, kimse ne kadar olduklarını bilmiyor, çoğu üst üste; bedenler teklik özleminde, ayrık olan tiksintide! Amaçsız gözler, korku veren, başkalaşan gözler…birbirlerini tanımakta, birbirlerine doğru da susmakta! Korku burada! ‘Ses çıkarma! Pusu kuruyor, kork! Kork ki ışığa dönsün, görünsün! Kork ki korkudan titresin! Ve işte orda, seni gördüm tabansız cife! Mülevves suratlı maskesiz kefe! Sığamayacak içine! Aldanma! Ben arkasızım, korkum içimde! Cevapla beni! Beni içine karşı şımart! Hadi korkut beni! Bu ceset işbaşında daha! Tepeleyeceğim kişiler var daha!’
Kan gölü! Bu mu? Hani her zaman itibarla anlatılır, bu mu o? Savaşçı hezeyanı! Bu bomboş bir tabana yayılış, tiksintiyle, kendinden koparak ve parçalananları toplamadan! Biri göründü. “Olması gereken bu!” Doğru ya! Ne kadar çoksa iyi o kadar! Olması gerek! Yaşayacaksın sen! O yaşamayacak, bir talaş o, gerektiği zaman… Çoğu gerekmez. Bir küspe! Bedelini ödedi! Yaşam itibarı! Herkes başkası kadar var ama başkası belirleyici!
Kim bu? Konuşuyor huşu içinde! Manasız hem iştahsız! Konuşturmayın şu yaygaracıyı! Kılıcım bozmalı çaçaron çehresini! Temiz kalın! Ve size ötelerden bahsedenlere inanmayın! Belirginsiniz, kara kılıçlı süvarilerim! Biliyorsunuz! Tek yol! Çıkarsız, kendi uğrunuza!
Nedenler işlemiyor, sonuçlar endişe taşımıyor! Maskeli bir itiraf belirsizce görünmüyor. Her şey aleni! Göz göze! Her şey görünen kadar yakın! Bedenler ve ruhlar! Sorguç yok! Eylem bahsi yok! Acıma külfeti yok! İstibdat kararsız! Aceleler bekçi! Kim ne istedi? Yok ettiği kadar soluk alıyor hala! Karmaşık, kim ne tarafta?

Baksana bana!
Kılıcımı uzat, yakınında!
Bataklık mahsulü aygır!
Koşturuyor üstüme, tanrım sabır!
Çabuk! Paçavra gibiyim,
titriyor kollarım, ellerim, tinim!
Tanrım, çabuk! Korkuluk hınca hınç,
derine saplanacak korkarım kılınç!
Bırak onu, kılıç!
Ah! Sapladı avuç avuç!
Gözlerim sancıyor.
Bedenim çekiyor işte.
Ne birde, ne beşte!
Gözleri aç!
Savaşacak daha kaç!
Ben ondan daha kararlı artık sonuca!
Bilemez bana yapmış olduğuna!
Kaç aç daha!
Hem tiksintide hem de gıpta!
Bunu bedenli taşımayacak!
Sonuç ver! Çünkü kendisini bana hazırlayacak!

Uçsuz bir yumak! Bir dolambaç, çehresi yok. Gözleri, kulakları, burnu! Ağzı baş! Hırlıyor! Var olanın adı: Konuş! Lisan yok, anlam zırdeli! Bu felaket değil! O anlam taşıyıcısı! Kim ne diyebilir ki? Ne iyi ne kötü! Kılıç, el, çene, kan! Bu yeterli henüz olmayan anlamı bulmaya! Kararlaştırılan olmadı, o bir hakikat! Tanrı kendinden yarattı! Yararlı! Kılıcını tut! Bir zıpkın gibi ileri! Sen bir katarın yapı taşısın! Hiçsin, biterse bitsin! Kalmasın içinde zemheri! Kanlı canlı! Alev taşı! Çelik! İşlemez bildiğin tüm özellik! Kapkara! Bitir, bitir!
Bir adam yaklaşıyor: “Durup seyredeceğine savaş!” Nerdeyim ben? Soruyorum. “ Koca bir zırvanın çekirdeğinde,” diyor. Uzaklaşıyor. Etraf sinsi, leş kokan hava!.. Kaldır beni, saplandım! Bataklık yutuyor! Devamlı birileri geçiyor. Kara duman beni zehirlemeyi seçiyor. “ Elini ver!” Bir ağaç gibi dikili kaldım. Yalnız! Nerdeyim ben? “Konuşma, yerdekini al!” Uzunca bir mızrak! Nerdeyim? “Aklını mı yitirdin? Kendini mi kaybettin? Unuttun mu her şeyi?” Mızrağı tuttum, gözledim etrafı. Burası ölü! Yaşamayan bir yerde, yaşamaya çalışanların içinde, mızrak elimde; hikayesiz, yarım yamalak, cesaretsiz, korkak,… Bu seste ne? Yerin dibinden, ölülerden… Süvariler peş peşe. ‘Kendini kurtar!’ Batmakta olan yüzler korkunç! Basa basa yürüyorum! Peşimde biri var! ‘Bakma yürü!’ Önümde kolsuz, beline dek batmış, yitecek bir adam! “Çıkarma beni! Ben bir ölüyüm!” “Hey! Yardım et!” Üç adam birbirlerini hırpalıyor, kime karşı! Şaşkınca! Uzaklaş! Bu bir çıkmaz! Görünenler uzağa doğru yitiyor! Yardım çığlığı! Bakma! Bu bir çıkmaz! Katı bir yer! Toprak bu! Yardım çığlığı! Bak! Hangisi? Kim bağırıyor! Mızrağımı tutuyorum. Seni gördüm! Düşecek çukura! Koşuyorum! Bir ses, tam arkamda! Bakma! “Arkanı kolla!” Uzaktan bir ses! Şimdi bak! İşte orda! Yaklaşıyor. Yaklaş hadi! Yaklaş hadi! “ Çabuk ol!” Düştü çukura! Kara, kara gün! Bana baktılar, beni seçtiler, bana yöneldiler. Kaç! Kaçıyorum, önümde ki yitiyor. Nerde? Nerde bu? Bacaklarım, bacaklarım titriyor. Önümde sazlık! Şurada yay var! Kap şunu ve sapla içindeki hınca! Dönüyorum, bana doğru hızlıca yürüyor. Birkaç adım kaldı, geriyorum yayı! Boğazına yapış! Bu yüz tuhaf! Tam seçemiyorum. Boynuna saplanıyor ok. Hala yürüyor. Düşmeliydi, ne yapacağım ben! Korkma daha! Üstüne yürü! Mızrağı tüm gücümle savuruyorum üstüne, ıskalıyor. Kaç, ne duruyorsun hala! Birkaç piyade orda, onlara doğru! Arkana bak! Dönüyorum, tam yanı başımda. Kargısı beni yutmaya hazır! Koşuyorum. Görmeden, duymadan… Sesler kayıp! Önünde işte! Bir şey yap, bir şey… Iğğğ! Birden belirdi. Beni izleyen! “Yüzüne bakma!” Kim bu? Bu benim! Midem delik deşik! Kendini öldüremezsin sen! Kafam zonkluyor, sıçrayan kan kimin? Bu benim! Çamura düşen de benim! Acımıyor! Korkuyor sadece! Yapayalnız!
“ Oğlum, kalk! Tamam bitti! Her şey bitti yavrum!”
“ Serene!”

(………..) Masal…

‘Kötü şeyler her zaman hissedilir. Bilen bir çağda değiliz, ama biz biliyoruz oğlum! Ötelerden taşındık buraya! Kendimizi taşıdık, çok uzak olmayan, çok yakın olmayan, gizli imler taşımayan yerden! Bir sürgünden çıktık fakat. Kendimizi yorumladık olağanca, doğal karakterleri gizem altına almadan. İnsanlar karmaşık anlamlar biçtiler, bizi karmaşık anlamalarına yığdılar. Yığıntılaştık, gittikçe biriktik, sığamayacak hale gelene kadar sürdü bu. İnsanlar hoşgörülüdür, ama eğer alışamadıkları imgeler onları alışılamayan yorumlamalarına iterse, kendi yaşamlarına hükmedecek bu belirsizliklere katlanabilirler mi? Kendi yorumlarına katlanamayan insan tehlikelidir. Sızar durur, ekler durur ve alevlenir birden. Bedenini korku sarar, korkunun kaynağını arar önce. Bir cevap istemez, kendi yorumu kadar gerçek ama onun kadar korkutucu ne olabilir ki? Bizi tanıdılar çünkü kendimizi açıkladık. Yanılgıyı avlusunda besleyenler için biz ne kadar doğruyduk? Onlar kuşkulanmakta haklıydılar. Bizi yakaladılar, tanıdık onları! Bizi suçladılar, şarlatanlıkla, kalpazanlıkla. Biz büyücü değiliz. Biz üstüz, alttakilerin yorumlarına açıklık getirmek için belirleyici bir nedenimiz yok. Çünkü kendi kuşkularıyla baş başa kalan ama bunu belleğinin ötesine savuran, kendini dizginlenmiş bir kuşkuya bırakıp rahatlayan cesaretsiz bir imgeye neyi anlatabilirdik ki? Bizi öldüreceklerdi, bu tüm hoşgörülüklerinin karşılığı idi. Biz farklıydık. Anlık onlar için, tek noktadan sürekli akış vardı ve bu belirlenmişti. Bizi kendilerine sığdıramamışlardı, zihinleri için sınır noktası neydi? Kaçtık! Aramadılar. Unuttular. Onlar, koşumlanmışlar! Her zaman aynı ihtişam ve aynı zayıflık içinde! Yürüyüp çözebilecekleri zayıflıkları korkularıyla bağlanmış. Ama sınır taşlarını yerinden kaldıracak kurallar ve cesaretleri var, hükmetmeye ve savaşmaya elihazır cesaretler! Onurlu ve çıplak! İşte cesaret en iyi öldürendir, ve insanlar yaşamak için ölen zanaatkarlardır. Yaşam tutkusu ölümün kendisidir. Büyük haz!
Biz, dışlananlar, aylarca, yaşanabilecek bir yer aradık. İki kişi! Aç ve susuz! Her şeyin kendini bizden soyutladığını düşündüğümüz an bir örtü ile kaplanmış Mavi Mekan bizi içine aldı ve bize zanaatkar Moşa’yı gösterdi. İnsanlar konukseverdir, tanıdığı kadar bilgilenir, bunu bilir. Ama insanlara bazen sezgileri yol gösterir, onu kuşatır, yapması gerekeni belirler. Moşa bir biliciydi, yani onunla bütünleşmemizi sağlayan ondaki bu yasa dışılıktı. Bir bilici yeterince kehanete sahiptir, geçmiş kanatlarını çırparak uzaklaşırken onu durdurur ve kanatlarının altındaki işareti alır. Böylece geleceğin asla belirginleşemeyen buğulu diyarlarına atlar. Bizi tanımlamakta gecikmedi lakin kendince tanıdı. Buğulu görüşlerinin ışığında şekillendirdiği yorumu ile bizi şereflendirdi. Kendimizi tutarsız ama mutlu bulduk. Hiçbir şey söylenilmeyecekti, susup izleyecek, insanlaşacaktık. Kurallar karşısında görüntü sahibi olmadan yaşamalı! Ana görüntünün kendisinde! Ama bir şey kesindir ve kesin olan belirleyicidir.
Olmamız gerekenleriz biz. Üstün bir tanıma biçimiyiz, tanımlayıcıyız. Tanımlarken kavramları oluşturmadan olanak sağlarız. Tanımlarken, parçalayanlarız. Değerlendiriciyiz, bütünleşik anlamların kendine kapalı yanlarını ortaya çıkarıp, dağıtır, parçalar, birbirlerine bağlaşık her tanımı ayrıştırırız. Her şey birbirine bağlı iken sabitlenir. Tek anlam en asidir, çünkü unutur kendinden ayrı olan her şeyi; bir yok ediş unsuru, kendini kendine verir. Kavram kendini alıştırır ve onlu tanımlayamaz olur kurban. Tanımlar kavramlarla sabitlenmiştir, sözcük oyunları bir büyüyle, sinsilikle oyalarken kurban kavramlara daha da bağlanır. Kavram mahvedicidir. Biz zamansız yıkıcılarız, gerçek zamanlı görsel oyunlarla kuşatılmayan. En umutsuz, en doyumsuz, en dolu, en amaçsız… Ne koşturanlar, ne de koşuşturanlar! Biz, kendini yaşayanlar, kendinden öte ve kendi kadar. Biz özgür olanlar! Bütünün içinde, bütünün kendisi ve bütüne karşı! Böylece kendine karşı!
Kötünün kendisini her zaman hissedersin oğlum. O insanlar içinde belirgindir. Ahlak yaşatıcıdır ve sağlayıcıları bu karşıt kavramlardır: Kötü ve iyi! Kendine bağımlı binlerce karşıtlık yarattılar, (bilinen yaratım kusurludur, onlar bunun farkında değil). Salgıladılar, yeniden salgılandılar. Onlar kukla! Ama kim fark edecek bunu!
Dünya kurulalı beri nice asırlar geçti. Geçmişin rüzgarıyla silip giden nice asırlar unutulmaya mahkum oldu, geçmişin ve geleceğin askısında rolünü ve anlamını yitirdi. Zamanın haddini bilmez akışına ayak dirediler, hakim kılmayı gerektiren her uğraş neticesiz kaldı lakin. Alışkanlıklar, kanunlar, hükümler ve olaylar zamana direnmeyi unuttular, bir biçime bürünmeden o askıda sınıfsız kaldılar. Onlar var olanın içinde değil, yok olup gidenlerin cenkle hitap edenleri içinde de. Asırların hafızası yoktur ama asırlar kendini bilir, zamanın çarkı işlemeyen bir mekanın içinde çoğalır, geçmişe duydukları düşmanca tutkuları onları besler. Onlara kelimeler yetmez, söyleyecek az şeyleri var oysa. Neden bir cenk hikayesi kadar kısaldıkça umutsuzluk yükselir? An, dün daha koca bir zaferle andığımız o geçmişin içinde yükselerek büyüyen değil mi? Hepsi kırılmış sayısız anı kim uslandıracak şimdi? Onları anlatmaya yetmeyecek kelimelerin içinde o en uslandıranını kim söyleyecek? Oğlum, bu umutsuzlukla söylenmedi, umut her zaman vardır ama neyi değiştirir bu? O uslandırandır, geleceğe bakan gözlerin arkasındaki nedendir. Ama neyi değiştirir bu? Değerler yeniden değerlendirilmeli, kim bunu söyleyecek? Akıntının kendini devr etmediğine ve yitmediğine kim büyüyen gözlerle tanık olacak? Umut yaşlandırandır, değerlendirmez o. Var olana yaltaklık eder daima, istemsiz, onunla yaşar. Kaynağın her zaman içinde ama onu tanımayan. Çünkü o bir tanımlayıcı değildir, ileriyi gösteren parmaktır, içi ferahlatan ve direnmeyi besleyen farkındasızlıktır. O durmadan geçmişi geleceğe taşıdı, anın kendisine muhteşem tembihlerini yollayan oydu, böylece zamanın kendi harplerini önledi. Bir yatıştırıcı, kendini bilmeden yaşıyor hala. Tarih kadar yaşlı, asırların başlangıcında, başlangıcın başlangıcında.
Sen bu başlangıcın uzak kıyısında, göğe yükselen bir filiz gibi taptaze yeniden doğuyorsun oğlum. Düşünce iletişiminin olgun bir bedene hazır olup olmadığı yönündeki söylemi sona erdi, bunu kendin başardın. Tek başına, gökteki koca yıldız gibi hem kendine, hem de başkasına ışık sağladın. Her doğan diğerini öldürür. Kendini öldürdün ve yeniden yarattın. Her doğuşun ölüme yöneldiği gibi acıların ve korkuların da ölüme yönelmekte. Şimdi sen hakikati bildiğin kadarsın ve hakikatin bilindiği kadar varsın! Yeni başlangıcın umut beslemeden sana sarılması isteğiyle bedenim kıvanç içinde oğlum! Yürüyecek ve bağlarını kendin çözeceksin!

Günbatımı…

“Kaç saattir bu haldeyim anne?”
Gün kararmakta, Serene bazı çetin şeylerden bahsedip durduğu halde bunu fark etti. Güneş yorgun bedenini sakladıkça büyürken, acele ediyordu, yorgun ama acınası değil! O her zaman kendi kendi kendinin unsuru, acıma tonları yok, tanımadığının inkarı yadsınır. Gizem konusunda telaşlanması gereken yaşlı telkinciler ve büyücüler olmalı, o bu konuda da çok fazla bir şey bilmedi, kendi kendinin yaratıcısından kendine yetecek kendi kadarlığı! Bundan başka tanıyabildiği ne var! Her zaman kendi, kendi olmadığından çoğu zaman telaşlanan da kendi, ama bu halde de kendini aştı, aşkın benliğini yok ediyor. O bir yaşantılanmayan, takliti olmayan! Kendini açığa vuruyor, doğal olanın harbi! Pencerenin çıplak köşelerinde biriken turuncu bir ışık huzmesi onu bana taşıdı, her zaman olduğu gibi tedirgin! Erken çökmenin ve erken kalkmanın belirtilerini saklamak taraftarı iken kendini doğal olanın içine bıraktığı bilincinde ve böylece kendi çelişkileriyle kendine askıda kalması gereken şeyler aramakta. Her şey umurunda onun, bu yüzden var olduğunun bilincinde ama şeyler onu taşıyamıyor kendinde. Onlar umursamıyor, onlar taklit, çoktandır kendilerini bir kenara attılar.
Işık huzmesi yatağın bir ucunda beni seyreden Serene’nin, sevgili annemin gülümseyen yüzüne koyu bir canlılık veriyor, solmakta olan şeyler yenilenenler içindir, onlar yitmeyecek, sonsuza ışık tutan bir döngünün içinde mükemmel sihrini verecek, diyor, suskun dudaklarındaki kıvrımlı incelik; yaşlı olanda zamana bağlanan kendiliğinden bir asillik vardır. Bana gözleriyle akıntının gittiğin yeri tarif ediyor, batan ışığın çocuklaşmaya yittiği bu süre içinde o da akıntı ile mutluluğa sürükleniyor gibi. Mutlu bir gülümseyiş ile kaçamaklar başlar, bende olduğu gibi, sükunetin ve neşenin kendisine! O gülümserken sorumun bilincini kaybettiğini anladım, soru sorulacak, çünkü yaratılışı gereği bu böyle olmalı!
“ Anne..”
Başımın derince sızladığını ona yöneldiğim anda anladım, gülümseyişinin bu altın ışığında, yorgun ve acı bir ağırlık altında uyuştuğumu gördüm. Cevap istencim boşluğa açıldı, orada, hafifçe şımartılmış kendimce tanımladığım sahte tavırlarımı, doğru davranışlara uzak anlayışlarımı, Selina’nın yüzünden belli belirsiz sonuçlarıyla çektim, meğer onlar ele geçirenler değilmiş, olsa olsa bütünün inkarcısı olurmuş, kovulması istenen şeyler, olmaması iyi şeyler! Bunu bildiğimden emin değildim!

Gündoğumu…

Gün yeni ışıldadı, genç güneş dağların arkasında tanınan çehresini ortaya koymadı daha ama karanlığı bastırdı bile. Küçük bir belirtisi onu korkup kaçırtmaya yeter, oysa o karanlığın farkında bile değil! Dolayısıyla şeylerin tabiatının da!
Uzunca bir süredir uzanmakta olduğum yataktan yavaşça kalktım. Moşa’nın bir örümcek titizliğinde ördüğü bu koca evin içinde dolanıp durdum. Serene? Bana benziyor, hayır, ben ona benziyorum. Çünkü akışın bir yönü var. Var mı? Usulca odasına daldım, o bir peri masalından çıkan temiz yürekli bir karakter değil ama temiz. Tüm vücudum ve hislerimle bunu görüyorum, bana gerçeğini gösteriyor. Bana kimseye bağlanmamam gerekliğini söyleyen ise o. Sahip olduğun kişi için sen, senin için sahip olduğun kişi! Ona sahip miyim, bilemiyorum?
Yatağın bir ucuna oturdum. Belki o bir kraliçe peridir, belki onun da anlamı bu kadardır; bir oyun oynuyordur ve kendi bilincini unutuyordur. Sonra hayaller ülkesinde ümitsiz bir kayıp olarak çıkıyordur karşıma. Yani o neden olmasın; her şeye bağlanan, kopması için tarafımdan bilerek inceltilen ipi geçiren kendim değil miyim? Neden olmasın? Yüzünü okşadım, uyanmaması için dokunmadan, havayı okşayarak. O bir irkilen. Ani tepkileri kendiliğinden. Gücünü yitiren bir bedenin içinde. Bedenler, bir hırkadan daha az değer biçtim sizin için, soylu ruhları büründürdüğünüz kılıflara bakın bir! Yeterince onursuz olanın fazlaca bir görevi var! Ama sizler, kendinize karşı göreviniz ne olacak?
Yıllar çabucak tükendi Ben ölmekten korkuyorum! Kraliçe peri değilsin, hükümranlığını bedenine atamış büyülü kadınsın ve büyülü kadınlar çabucak yaşlanmaz. Bunu ziyadesiyle biliyorsun!
“ Biliyorum oğlum ama bildiğini değil! Teselliler zayıflığını gösterecekse lütfen bağlanmanı gerektirecek şeylerden uzak dur! Bir anlam ifade edecekse eğer ifadeni saklama! Ondan korkma! İçine gir, onu parçala! Anlamlara uyguladığın zulüm karaktersiz benliğini ışığa ulaştıracak! Ben bir bedenliyim oğlum, bu beden daha fazla taşıyamayacak beni! Her şey bitmedi. Burdayım ben, hala yaşıyorum, yaşayacağım daha, bunu hissediyorum. Beni düşünme, sahiplenecek kadar bağlanma bana!”
“Kendini öldürdün! Sınırsız güçlerle sonucu kendi aynanda göreceksin!”

Belirsizlik…

Yapmam gereken ne? Korku salan kendimle ufak bir cenkleşme? Neticesi belli olmayan bir bekleme? Fırsatçı yakalamalar? Tesellisi güçlü bilindik korku tanıtlamaları? Böylece bilinmeyene daha uzak olurum, beni ele geçirmesine dek onu iyice bir tanırım! Hikayeni kendin yaz! Seçimini yap! Belki her şey tamamlanmıştır, yapmam gereken durup beklemektir. İnsanlar ve diğerleri! Yani onların beklentileri! Onlar beklentilerine hapsolmuş kader kurbanları! Kader kurbanları mı? Kendi lisanlarından! Onlar her zaman bekler, gündoğumu gün batımı; yaz, kış! Dinlenecekleri o an, kendilerini acıya bırakıp şeylerin merhamet duygularını uyandırmaya çalışırlar, bunu başaramayanlar ise kendini öldürür. Belki bu en iyisidir, bazıları için. Ne kadar da acıklı! Ha!
Zayıf bir beklenti! Kendinden gelecek en ufak bir davranış konusunda eğitimsiz! Tamamen şapşal ve bundan ötürü utangaç!
Beklentinin bir başka beklentinin zayıflığını karşılaması mümkün mü? Eğer mümkünse git artık! Bir bekleyen gibi bekle artık!
“Onları tanıyorum, onları düşüncelerinde avlıyorum! Bunu onlar bilemez!”
Seslerin esiri değildim artık, bunu kendim belirlememiştim, onlara ben olmayı öğreten ise ben olamazdım ya! Bazı şeyler tamamlanıyor ve buna karşı çıkamıyorum. Sesler bazen suskunlaşıyor, büyük bir akıntı ile baş başa kalıyorum, beynime yavaşça yaklaşan damlalar ile yavaşça doluyorum. Aslı gereği kendimi anlayamıyorum, karşımdaki, daha az önce yabancı olan biri, şimdi baştan sona tamamlanmış biri olarak benimle var, baştan sona yaşanmış. Benliğim şüphenin içinde yüzmekten kurtuluyor, şüphe kendi için şüpheleniyor ve Serene rahatlatan ışığı ile anlattığım gibi diyor. Rahatlıyorum, sonra olanlar hakkındaki sorular bir bulut yığını içinde eriyor.

……..

Köyün meydanında olta attığım bir zaman içinde, sabahın ilk ışıkları şiddetle dağları temizlerken karanlıktan, Bay İşgal ile karşılaştım. Nedeni çuvala giydirmenin kolunu büktü, sonra toparlayıp elime verdi. ‘Sadece neden görmez,’ dedi.

……..

Bay İşgal, cesur yürekler içindir dediği silahlarını teker teker tezgaha koymakta. Ben onda değilken, o da bende değil! Karşımdaki adam bir anda çırılçıplak tanıtıyor kendini, kendini istemeyerek ele veriyor. Titizliği silahları tutuşunda saklı! Kendiyle olan diyaloglarından kurtulma noktası aramakta! O bazı şeylerin özel olduğunu düşünür, sadecelik kavramını kendine mal etmek ister, çoğu zaman. İnsan istediği kadar huzurlu olamaz, sadece istediği kadar huzurlu olabilme şansına sahiptir gibi. Akışın olasılık barındırması yerine, bir çizgiyle sınırlandırılması gerektiğini düşünüyor. Bu çizgi özel bir anlam taşımamalı, sadece, düz bir mevcudiyete ve şekle sahip olmalı o kadar. Tasarlanamayacak kadar yavaş akan bir huzuru sağlayacak bir cengin içinde, yaşama oyununa anlam ve umut katmakta. Sadece, kararlılığın en güçlü kaslarını kullanmasını iyi bilmesi ve bunun içinde, düzleme çıkan bir varlığın eğimine son vermesi sağlanmalı. O bir düşleyici, farkın geveze çayırında gezmiyor bile; bir şey kapamaz ki, gökyüzüne ayak basması gereken düşüncelerin dipten buharlaşan sularından! O bir umut güreşçisi! Sadeceliğini umutlara pekiştirerek aslında istediği bir çok şeyden kendi isteğiyle ayrılıyor, isteğine isteği ile gem vuruyor ama sonuçta bir isteyen o!
Sonuçta o bir isteyen ve umut eden! Dinlenmek isteyen biri! Ama bunu gerçekleştirmeye kalktığı her anın silahını kuşanıp üstüne davrandığını görüyor. İkilemin dar kanatlarının içine sığmakta inat diriyor, kendini aşağı atmanın veya boğmanın bir çaresini düşünmekle yetinmeyerek umut ediyor. Umut etmek istediği şeyin bir adım ilerisinde olduğuna kendince inanmış bir inançlı o! Umut ettiğinin ise kendi içinde yattığını zanneden biri. Onu çıkarmak fazla hırpalanmayı göze almayı gerektirir, bunun için yeteri kadar gücünün olmadığını bilmekte. Fakat sonların sadece belirgin bazı şeyler sergilediğini düşünüyor, yani yolun sonu demek başlangıca adımlar atmak anlamlı. Bir başlangıca yeteri kadar gücü var, bu sorunun üstesinden gelebilecek kadar gücü var, o bir umut eden işte. O bir sorumsuz değil, ailesine olan bağlılığını göstermek için ne yapması gerektiğini uzun bir arayışın sonucunda bulmuş. Hatalarının bu kadar abartılmasındaki pay nerdendi?
Ne yaptığının ne önemi vardı ki? Yapılan artık neye karşı sorumlu olacaktı? O bir sorundu o kadar! Zamanı dolan ve şimdi de asla yer bulamayacak olan!

…….

Bir şeylerin pekişmesinin bir sürü anlamı vardı İşgal için. Her şeyin bir çizgide akıp gitmesi gerekirken daireler çiziyordu ve bu daireler kusurluydu, yamuk yumuktu, iyi anlayışını içinde barındırmıyordu. Bir şeylerin pekişmesinin bir sürü anlamı vardı: Düzen ve ihtişam bunlardan ikisiydi. Mükemmel bir düzen! En iyinin peşinde koşan biri değildi, en iyinin bulunma olasılığını ise tartmamış veya hesaplamamıştı, ama en iyinin her zaman içinde bulunduğuna inanmıştı. En iyi, her şeyin akışına sokulurken, ona kendini hissettirmişti, bir yaşama sevinci olarak veya itkin bir güç gösterisi anında. En iyi, yaşadığını ona açıklayan duyularında gizliydi, doğanın uç kısımlarının da her zaman doğanın kendisi olduğunu anlamasında. En iyi, umudunda gizliydi çünkü kendisine yaşama anlamı veriyordu.
İşgal bir ikilemde değildi. O her şeyin belirli bir ölçüsü olduğuna inanan, saydam görüşten uzak, yalıtkan ve arkanın belirsizliğinin önemini kenara atan bir yeterciydi, bazı şeyler çoğulu yani karmaşayı açıklar, bazı şeyler düzeni açıklar, bazı şeyler ise kaynağı açıklar. Kaynağı açıklayan her şeyi açıklar. Kaynağı açıklayan bunu yapmakla en iyinin kendisini sunuyordu, onu reddetmek, çürütmek bilinçli veya bilinçsiz saçmayı çıkartıyordu. Saçmayı tanımlamak her zaman basitti, ama saçma şey doğanın kendisinde ve yaşamayı gerektiren tözün içinde mevcut değildi. O yorumların kendilerinde bulunuyordu sadece. Böylece sonsuz sayıdaki şeylerin sınırlı olanlarını seçerek anlamlandırmayı tamamlıyordu. Diğerlerinin ne dediği ise umurunda değildi. Onlar sonsuzun getirdiği ve olasılığa dahil ettiği seçeneklerin aldatıcı olanlarıydı, onlar çizgiden uzaklaşmayı sağlayan yokuşlardı. İkilemi sınırlarına dahil etmiyordu, bu kati görüşlü adam.
Yanına yaklaştım. Gülümsedi ve elini uzattı. Elini sıktım ve uzaklaştım. Beni gördüğü her an durgunlaşırdı ama gülümsemesini unutmazdı. Benden pek bir farkı yoktu, yani, ‘o benim sorunum,’ demiyordu. Sorununu ben biliyordum, ama o da benim sorunlarımı biliyordu. Benim, bunları nasıl öğrendiğine dair bir çıkarımım yoktu, pek de istemiyordum zaten.
“ Demek genç adam dönüş hazırlığında. Seni oraya tekrar götüren neden ne? Telaşlanmam mı gerekiyor?”
Beni kendine bağlayacak özel şeyleri her zaman vardı. Beni yeterince tanıdığını söyler dururdu. Aynının karanlık çamuruna beni bilinçli bir şekilde sokar ve soru sormazdı.
Sonsuzu tanımlayan tasarılarını yaygınlaştırıp bunlara inanmayı gerekli kılar, ‘Aklı başında her insan buna inanır’. Doğrusu karmaşık anlamlı bazı fikirlerinin labirentlerinde mahsur kaldım; mantıki idrak idi, sonucu karanlık isteyen; zıpladım bende!
İsteyene yeterince yürekli dersler verebiliyordu, bu silah ustası! Yürekli kendi tabiri! Nedeni kendi ağzından, ‘Cesaret olmadan kılıç kullanmak kendini tehlikeye sokmaktır, kılıcı gören hazır olduğunu görür, ama sen bunu göremezsin. Cesaret en iyi silahtır!’ Örsüne ve çekicine sadıktı, onlar olmadan bir devamın kendisine sarılamazdı, savaşçı iradesi! Bu devamın sağlanması onlar sayesinde oluyordu!
“Ne riski?” diye atıldı birden. Tüm bunların doğru olmasını beklermiş gibi bir ifade ile , demir yığınlarının üstünden atlayıp yanıma yaklaştı. Söylediğim şeyleri oda hissetmişti. Bunu biliyordum, çünkü ben bir okuyucuydum.
“Bilmiyorum.” Soluğunu burnumda hissedince nefes almak istedim ve fısıldadım. Tehdit eden gözlerle içimi okumak istiyordu, beni duymak, hissetmek, doğrulamak istiyordu.
“Bir risk var ve güven gerekiyor.”
Yeni ateşe attığı demiri dövmek için uzaklaştı, çekiçleri eline aldı ve havada asılı kaldı. Gülümsedim, bu yeni değildi. Ani tepkileri ile korkuttuğu kişilerin sadecesi yoktu, onlar sayıları mutlu ediyordu. Ürperdiğimi anlayınca hızlıca çekildi, ama şimdi yeniden kuşkuya düşmüştü. Çekiçleri yavaşça salladı, sonra döndü, gözleri ile beni mıhlamak istiyordu.
“Ne için güven? Güven olumsuzluğun kendisiyle yansır, ona ihtiyaç duyana!”
“Bazı şeyler oluyor, bunu hissediyorum!”
“Ne gibi!”
Daha da anlaşılmaz ve sabırsız olmuştu. Benden beklediği her şeyin doğrulanma olasılığını arttırdığını düşünüyordu.
“Garip şeyler! Dağların arkasında gizli şeyler var. Korku kollarımızı saracak ve susacak şeyler belirleyecek. Kötü şeyler, onlara topraktaki gölgeleriyle azamet veriyor. Toprak bunu anlatıyor, hissediyorum. Orada beklemeden ilerleyen bir şey var! Kendini açığa çıkarıyor, bedenli ve başlı!”
İşgal her zaman ki gibi dinlemesinin garipsi şekline bürünmüştü, sağdan hafif içe yamuk bir beden, bakışlar telaşlı, kafa dimdik. İstemsiz hareketlerini sergilerken mutsuz görünmezdi, yalnız hüzünlü bakışları bunu aksi yöne çeker, oysa gerçeğin kendisi hakkında en ufak bir ipucu bile vermez bunlar. Çoğu zaman aynı hikayenin aynı bölümünü okur izlenim halli gözlerinin kendine has özellikleri vardı. Tartışmasız, basit olana güdülen her şeyin içinde bulunabilirdi, ama anına ve tutumuna bağlı değişimleri mevcuttu. Değişim bazen çılgın oluyordu: kabarmakla, boğmak arasında.
Beni olanca suskunluğuyla dinlemek için uygun yeni konumlar aradı. Suskunluğunu karar vermek için bozdu, saşırma nidalarıyla konuşmalarımı karşılamadı. Aslında o dinlemenin hazzı içine dalmış, yitmiş, kaybolmuştu. Olabileceklerin kendini hazırlayan tutumu içine bilerek kendini düşürmüştü, çünkü bunu kendisine anlatmıştı.
“Sana bu korkunç hikayeyi kim anlatıyor Nihil? Hiçbir şeyin olacağı yok, korku kapıyı çalacak korkunun kokusu değil! Gerçeğin kendisini böyle tahmin yürüterek ortaya atmak isteyen korkunun kokusu! Nasıl bu kadar eminsin kendinden? Kendi kendini kapana kıstıran cinsinden! Kendine olay yaratıp buna uygun kılıf seçmek için mi yoksa?”
Alevler yükselen ocağın içindeki demiri alıp tekrar çekiçlemeye başladı, akkor halindeki metal elinde yavaşça şeklini buluyordu. Kullanılmanın kendi istenci yok, başlı başına bir eylem ve eylem zamana bağlı! Bir şeyler olur, yaşar, ölür ve yiter, ama yok olmaz! İşte nedensiz istenç ve anlamsız!
“Belki senin için fazlaca sorunlu ve çelişkili bir durum! Tahmin yürütmenin ötesinde bu! Bazı şeyler kendi izlerini oluşturdu bile, ilk fısıldamalar gerçekleşti, her olan kendine dönecek yolu seçti: kendi seçimleri, tek uzva bağlı olmayan. Bilmiyorum, şeyler kafamda şekillenirken nasıl anlatabilirim onları bilmiyorum. Bir korku kol geziyor, kendi kendini kırıyor, kendine çıkabilecek her yolu deniyor, kendini acındırıyor ve kendine acıyor. Bu onun kaostaki anlamını vurgular, karmaşık, şekilsiz, isteyenini bilmeyen!”
Vurmayı durdurdu ve sustu. Bir hareket bekliyordu, düşüncelerini sağlayacak veya yokluğa açacak bir hareket! Hızlıca davranması gerekiyordu, yavaş akan huzuru bulabilmesi için! Ama sadece içinde tekti ve bağırmıyordu, şaşırmıyordu. Bir şeyleri bekliyordu.
“Tahminlerin ışığı diye bir şey yok, kötümser olmak içinse, önümde toz savuran bir acı yok! Hikayesi düze açılan şeylerin yok mu? Kendini kara hikayelerin içinden çıkar!”
Ama sorunlarla yüzleşmek istemiyordu tekrar, hala sağlamken, daha yeni çağıldamayı durdurmuşken susacaktı.
“Sorunlardan kokma! Onları serbest bırak! Endişe doğuracak sonuçları onlar yaratmayacak, onları çözümüne ulaştırınca o en iyiye aldığın rahatlığını daha iyi kavrayacaksın! Ben sorun yaratıcı değilim! Sorunlar kendilerinin sebepleridir, kendilerini yaratırlar, buna kaynak olarak beni, seni veya şeyleri kullanmaya girişmelerinin yeterli bir anlamı yok! Bana bak! Sana yeterli gelecek sunumlarım yok çünkü mantığının olağanca işleyişini sırtlayıp sahiplenen birisin!”
“Nasıl! Mantığın körkütük işlevlerin gerisinde kalmasından mı bahsediyorsun? Açıklayıcı anlam karşısına mı geçtin bilerek? Nesin sen?”
Açıklama gereği duymayacağım an yaklaşmıştı ki nihayet beni buldu ürkekliğim:
“Şimdiden aramızda derin bir gedik açıldı bile, sana anlatmakla sınamadım seni, bunun için gediği atlamak zorunda kalmayacağım. Sana, bazı şeylerin, davranışlarında yıkıcı oluşlar barındıran şeyleri kendinde istemli bir şekilde yaydığını ve yayılmakta olan şeylerin belirli bir bütünlük ile insanların içinde duracağı anın yaklaşmakta olduğunu anlatmaya çalıştım. Ama sen yöntemlerini kullanarak beni yargıladın, bir dost olmanın kendisini attıktan sonra, geride, insan vasfından arta kalanının olmadığından çuvalladın. Ben imgelem duvarlarına çarpıp duruyorsam da, şeylerin somut tabiatlarında ki gerçeklik payını görmezlikten gelerek düşmekten kurtulabiliyorum, kendi sorunlarımı kendim yaratıyorum böylece. Görünen kadar olanın kendi kuralları vardır, kurallar sınırlar ama kurallar neden konulmuştur, bu tesadüfi etkinin tamamen dışında da olabilir. Senin mantık oyunların kendini tekrar ederken bazı şeyler defalarca seni uyutacak zamanın içinde imkanlaşmaya başlamıştır. Hikaye buraya kadar!”
Suskunca beni dinleyen halkalı bir yapı düz ama eğri. Tabiatı dışında irkilmeleri!
“Bana karşı tebdirli davranmıyorsun. Beni kendince yargılıyorsun, olgunluğa ermiş tatların hazzını kendine yükleyip tadım konusunda sınırlar getiriyorsun. Bu benim karanlığım değilken üstelik! Benimle konuşurken dikkatini kendinde bana geliştirdiğin uyduruk veya doğal olumsuz fikirlere rast getirebiliyorsan benimde sana kendimce yürekli şeyler söyleyebilmeme engel olamazsın: Sen bir kaçıksın, kendi dünyan ve olayların var.”
O bir insan! Tamamen sökülen bir dikiş, aynı yere reçineleniyor!
Ben bir insanım, bir şekilde onlar beni böyle tanıyor.
Kimse isteğine karşı koyacak gücü kendinde bulamaz, çünkü gücünün çoğunu istencini belirleyen noktaların bağlanmasında kullanır, diğer işlevlerin hükmü zayıflar.
İşgal’i geride bıraktım, sabah güneşi dağları aşıp yüzüme dokununca tamamen ayrıldım oradan. Ama önce Selina için düşünmeliydim, kendimi. Onu ne yapmalıydım, bana ne dediğini biliyordu, ama ben bilmiyordum. Unutacaktım o halde.

(…………)

İşgal, yaşlı Feragat ile:
“ Çelik diyorsun yani!”
Dişlek Feragat soruya bedenini öne eğerek cevap veriyor:
“Kesinlikle! Demir olmaz! Çabucak paslanıyor. Sen bize üç tane yap! Sapının ayarını biliyorsun, sana getirdiğim ölçüye göre. Aslında bağlantıyı ben yapsam daha iyi olacak, ince şeridi birlikte tuttururuz! Çabuk gevşiyorlar, meşe sapı fazla ağır ama idare edeceğim.”
Ölçü olarak getirdiği tırpan sapının enini gösteriyor. İşgal titizlikte dinlerken açıkladıklarını da sapın üzerinde örnekleyerek gösteriyor.
Sonuçta Yazgı sahipleri!

(…………)

Köy surlarının dışına çıktım.
Bana bağışlananlar için erken bir sınama gerçekleşti sayılmaz, daha sonrasının kendine dönüşecek haddi hesabı olmayan nitelikleriyle uğraşmak zorunda kalacağımı hissediyorum. İstikrarlı bütünlüğümü sağlayamadığım gibi, tepemde kuyruklar oluşturan mahkum kıldıran karanlık bir ışık ile durmadan mücadele ediyorum şimdiden. Hasta değilim, yalnız, etrafımı saran sesler, bir kovuğa ihtiyacım olduğunu bildiriyor gibi. Sesler beynimi kazıyor, her yerden ve keskince çıkan şeyleri susturma yetim var mı bilmiyorum. Kendine ayıracak zaman bile bulmayan sorular, ani bir ihtişamın sonrasında sarıp sarmalayan seslerden iç çekiyorlar. Bir başınayım, büyük bir yüküm mü var, ben bunu fazlaca mı abartıyorum, bilmiyorum. Bunu gerçeğe karşı dönerek mi arzuladım? Kendimce olmayan şeylerden haz almam. Bir şeylerin bende kendini zıtlaştırdığı hissine kapılmam için fazlaca mı erken? Ah, düşünemiyorum, sürekli uğraşmalıyım, ayak oyunlarıyla bir nebze olsun susturmaya çalışsam bile garipsenen yüzümü, haykıran karanlık orda duruyor hep. Kim o? Bana davranışlarımın kızgın anlamlar üreten yanlarından sakınmam için göğsünü doldurarak açıklama gereği hissetmiyor. Mümkün anlamımı doldurmam için benden fazlaca sabır da dilemiyor, beni kendi için ikna edecek alımları da yok. Kim o? Daha yeni uyandım. Bir beden için büyük yorgunluk, anlam için kaos yaratan bir mükemmellik! Yedinci saatin beni kemiren iç huzursuzluğunda törpülenmemiş ayaklarımın kendi oyunlarından en zımbırtısı ile zaman tüketiyorum. İçsel bir dürtü ile hazır olmam gerekliliği kendini bu oyuna kaptırıyor. Selina ve ben ikileminin çıkacağı sonun karşısında duran benin, duruşu değişmeyen Selina ile olan ilişkisi… falan filan, bir akışa teslim olup giden faydasız bir ikilem! Hissedişimim kaçıncı anıdır bilmediğim dehşetin varlığının yarattığı kargaşa? Gittikçe yoğunlaşan varlığının hissi altında, erken olanın başa çekilmesi planını kendimce öne sürdüm. Düşünmeden karar vermek için fazlaca olgunlaştım artık. Zavallı ben, karşılaşacağım onca şeyin bu oluşlar karşısında tuzla buz olacağı, içimde kendine bir yer buldu. Zavallı ben, gerçek bir kaosun kendini hissettireceği anın yaklaşmakta olduğunu diğerlerinden daha önce öğrenip öncü kararlar vermesi layık olunan kişi oldu. Bu kelimeden hiç haz etmem ama zamanın ne gerektirdiğini kim bilebilir.
Açıklama hırsı gittikçe büyüyen bir taşkın gibi büyüdü içimde, hakikatin yüzüme vurmasından önce ben aktarmalıydım kendime! Hala düzgün bir cevap için yeterli zamanının sonunu yakalayamamıştım. Biliyorum, an olarak hesaplanan yeni doğumun tanıma sürecinin aslında hiç bitmeyeceğine! Bir neden her şeyi çabuk kararlara bağlayabilir, son gibi! Şimdi olmam gereken en uygun kişiyi oluşturmalıydım, saçma hizmetleri kendime saklıyordum böylece, ama saçma da olsa yok değildi, sonucu yokluğa açılmayacaktı, beni taşıyacak saçma fikirler oluşturacaktı. Kimin üzerinde durağan bir şekilde yol aldığı hayatın saçma olmadığına dair tamamen hakiki bir hayır deyişi var ki! Ve insanice çözüm arayışı!

……..

Konuşmalar! Bazı konuşmalar! Çoğu konuşmalar! Konuşmalarının keskin bir şimdilik bilinci vardı, aktarmalar dahil her şey şimdinin ucunda sallanıyordu. Ama zaman akandır, geçmiş kendini her günün içine sayısız kez yerleştirir.
Kendimle konuşmayacaktım! Sesler, istemekte zorlanacağım, kabaran ve sıçrayan vahşi şeyleri içinde barındırıyordu. Ya bazı olguların içine girmeyi istemezsem? Terk etmek istedim ve başarılı oldu. Kendimi hissetmiyordum. Peşi sıra adım gibiydim. Hakkımda yalancıl bazı istisnalar dışında ürkünç hikayeler oluşturdum. Duymamam gereken şeylerin varlığını o an hissetmiştim ve buna aşırı tepki verişim, sonradan kendini gösterdi. Susturmak istedim, kendimi reçinelemek veya kendimi öldürmek. Öldürme istenciyle taşan kedine karşı aşırı tiksinti sarıp sarmalaya ve sonra gevşemeye başladı. Doğruca eve yürüdüm. Tetiklenemiyordum, dur durak bilmiyordum, bu şekilde arzulamadım. Serene’nin kapaksız gözlerinden uzak olmayan bu yerde huzur bulacağımı düşünmeden kendimi uykuya teslim ettim.
Sonra kapının yavaşça açıldığını ve üzerime yumuşak bir elin sürtündüğünü hissettim, Serene beni bekleyen her şeyden haberdar, yanı başıma oturmuştu.

……..

Kusurlu suret ve kusurlu nicelikleri. Anlam kendi içinde mevzu bulurken düşündüklerim nelerdi? Karanlık bir görme iş başında olmasa, nereden bulacaktım, bu en son arzuladıklarımı?
Sabah olunca yapmak zorunda kalacağım şeyler duraksızdı. Herkesin bir şekilde kendini açığa vuran tehditten haberdar olması gerekmekteydi, ancak bu tehdidin olağan kimliği açığa çıkmalı, buna göre düzenlenen bir anlayış gelişmeliydi. Aslında tehdidin Kral’ın buyruğuyla şüpheleri oluşturduğu bir gerçekti, ama bu daha karanlık bir başlangıca sahipti. Sanki istemeden içine girmeyi kabul etmişim gibi. Bunun için çığırtkanlık yapılmalıydı. Fakat her şeyin bir önbelleği vardır, bir ön kimliği. İhtiyaç anında ortaya çıkarılan ve hazır olması gereken her anda mevcut olan bir kimlik! Bunu bilmeliydim, bu tehdidin önyüzü varlığını tanıttığı çorak topraklarda kendini hissettirebilirdi. Bunun için olması gereken asıl iş karanlık görmenin it dalaşına girmeden önce, saklı olan bilgilerin gün yüzüne çıkma olasılıklarının mevcut anlayışta yeterli bir izlenimin başlamasıydı. Muhafız Başı’na gitmeli, gerçeğin kıyısına onu ne kadar yaklaştırabilirim, onu öğrenmeliydim. Bana muhtemelen İşgal’in tutunduğu tavrı takınacaktı, ama sorunun kendi hayatları olması kuşkusu, onu ve ona aktarılan sözlerin geçerliliğinin, ondaki izlenimin ışığıyla tavır takınan bu halkı da harekete geçirecekti. En azından tehdit söyleminin varlığı onlar için yeterli bir savunma alanı ve temkinliliğini sağlayacaktı.
Ama nasıl sağlanacaktı bu? Bir tehdit olduğu ve bunun açığa çıkma bilincini bildiğim halde hala tanımıyordum; sanki benimle sürükleniyordu. Bu beni yeterince sıkmıyordu ama tehdit içerde oluşunca merak ediyordum. Telepatik yetiler içinde durgunlaşan her izlenim bana karşı çaresizdi, yada avlamak için yeterliydi. Ama bunun için onu görmeli ve mekanımda bulundurmalıydım. Tehdit! Nereden ve nasıl gelebilir? Ve bunları neden düşünüyorum? Görsel bir çaresi yok, geliyor ve konaklıyor. Gitmesi için ise bilgi gerekiyor.
Köy hekimi sabah kahvaltısında kapıyı çaldı. Yüzündeki acı ifade ile çabucak konuştu. İyi bir uyku almadığı belliydi, aslında hiç uyumamıştı.
“Artık tamamen eminim ve sezgilerimin kendilerinin bana somut biçimde aktardıkları bu tehdidi yakından hisseden biriyim. Bu büyük bir dehşet! Çok kara oğlum çok kara!”
Soluk alıp konuşmasına ara verdi. Kapı eşiğinde beklerken onu, bana sürekli bakıp duruyordu. Derhal içeri aldım ve konuşmasına devam etti
“Sevgili Nihil, her şey beklendiği gibi çıkmaz. Düşüncende uslu bir çocuğun sessiz rolünü beslemediğin doğru. Evet her şey beklendiği gibi çıkmaz, benim beklentim böyle değildi. Kendime iyimser sözler söyleyeli beri epey zaman geçti biliyorum, şimdi bunların kara bir örtü ile son bulacağını anlıyorum. Olması gereken olmadı, en azından benim gerekliliğimin bilinci altında. Ama olacak olanın gerekmesi konusunda büyük bir şüphe besliyorum. Bu gereklilik şeylerin basit bir özelliğini taşımaya yanaşmıyor, kendi usulünce zorlu bir miras bırakacağına eminim. Şimdiden beynimi altüst eden ve zorunlulukla dışarı salgılamam gereken bir sezginin korkunç güçlerinin etkisi altında tüm bu korkuları ve hezeyanları tadıyorum. Nelerdir bunlar ve nerden gelmektedirler, bunları bilmiyorum. Ama beynimin bir işgal yuvası olduğuna dair bir olumsuzlamam yok.”
Bir süre yavaş hareketlerle etrafına bakındı, kendisini gözleyen yabancı gözlerden sakınırcasına büzülmüş ve kapının kenarına yaslanmıştı. Ne düşündüğünü çabukça aktarmaya çalışıyordu ama kendi zorlu anlarında bile kendi söyleminden vazgeçmeyeceğini de bildiriyordu. Garipsenecek konuşmasından sonra tuhaf hareketler takınmaya başladı. Onu kapıdan alıp içeri soktum, Serene bostandaydı. Kahvaltı saati çoktan bitmişti. Sedirin üstüne oturdu ve başını önüne eğip, elleriyle başını tuttu.
“Senin yanına neden geldim, bunu da bilmiyorum. Sadece beni sana yakınlaştıran tedbirsiz bir düşünce buhranına sahiptim. Hiçbir şeyi kontrol altına almayan kara düşünen bir buhran. Kara güçleri beynimde dolanıyordu ve sanıyordum ki, kara hallerin bizim diyarımıza yaklaşma anları gün giderek kısalıyordu. Ama sanma halinin kendini herhangi bir değişime uğratmadığı ise bir gerçek hala. Bir şeyler yaklaşıyor ve bende soluklanan düşüncelerini hazmedemiyorum artık. Sevgili oğlum, beni sana yaklaştıran bu gergin temasın nedenlerini bilmiyorum, sende kopması muhtemel bazı hadiselerin çığrığından çıkmaması için sana ne gibi yollar önermeliyim? Neden sen? Neden ben? Ne yapmalıyız? Düşünecek kararlılıkta değilim, fazlasıyla huzursuzum, telaşlı ve karamsarım. Tanrının yarattıklarını kendi bilinmedik sınavlarından geçirmesi, onların bu sınavlara kafa yorarak bitkin düşmesi… O her zaman her şeyi hakkaniyetiyle yapar, bu bilinmedik kalan şüpheye bir açıklama yapma gereksinimi yok tabii de!”
Tamamen iki büklüm oldu. Bedenini taşımayacak gibiydi, ama bunu yaşadığı korkudan çabucak kurtulmak ve uyumunu sağlamak için yapıyordu. Onu anlıyordum, bana anlatmaya çalıştığı şeyi biliyordum. Onu çabukluluğunun esiri yapan korkusunu unutturmak için ne yapmalıydım?
Gece şölenden sonra evine doğru giderken ansızın yorgunluğun verdiği halsizlikten yere kapanmış, genç bir ağaca yaslanıp dinlenmek istemiş. Etrafındaki huzurun, karanlığın verdiği huzurun bir an sonra bozulduğunu anlamış, garip seslerin bir anda beynine dolandığını ve hükümler vererek yükseldiklerini hissetmiş, gittikçe daha da yükselen sesler çırpınıyor veya yeni bir oluşuma hizmet ediyorlarmış. Bu bilindik bir ezgiydi, çünkü aynı seslerin kulağımı çınlattığı anlar pek fazlaydı.. Bir sezgi veya sezginin ötesinde bir şey! Bir süre bunlara aldırmamaya çalışmış. Ama sesler ikna kuvvetine sahip iken onları dinlememesi mümkün değil! Beyninde yankılanan sesler belirgin şeyler aktarmamışlar ama bir şerrin haberciliğine hüküm giydiklerini ise yansıtmışlar, çığlığın kendinden daha azametli biçimde. Yükselen bir ışık ise duyduklarının kayda değer olduklarını ona anlatmak için bu birincil sesler sayesinde oluşturulmuş. Sonra anlatılanların ucunda sallanan ismin ben olduğunu bir fısıltı ile duymuş. İşte emin olmadığı tek şeyde buymuş ama bir bilmece var ise bunu tez ilk elden çözmeliymiş. Aysız gecenin içinden, doğruca eve seğirtmiş ve kilitleri sakladığı yerden çıkartıp uzun zamandır yapmadığı şeyi, süngüleri çekmiş. Işıkları söndürüp sabaha kadar koltuğa yapışıp kalmış.
Sabah çayından bir fincan alabileceğini söyledi, korkuyordu. “Korkak biri sayılmam aslında ama o sesleri duymak gerçekten dehşetin kendisini yaşamak gibi. Bir işkence sahasında gibiydim, herkes bir anda bağırıyordu, uyumlu uyumsuz. Bir başka düzeni vardı, insanların kendi hesaplarına uyduramadıklarından da değildi, insanca olanın tamamen ötesinde veya gerisinde bir yerlerde. Tek bir şey söylenemez fakat her şeyden önce söylenebilecek tek şey bu! Bir felaket çığlığı!”
Çayı uzatırken titreyen ellerini fark ettim. “Benim adımın fısıldanması olayı… Bu bir bilmece olabilir mi? Maveranın yaygılaştırdığı çığlıklar veya..bir ilgisi olabilir mi?” dedim. Bana doğru dönüp bakışlarını fincanına odakladı. “ Masalsı görüntülere yaklaşmakta inat diriyorsun gibi! Bu bir felaket çığlığı! Bir haberci! Bugünün sadece bir çığlığı olduğuna aldanacaksan oğlum, aldırış etmiyorsundur demektir bu. Bir felaket çığlığı diyorum çünkü yaklaşan şeyler var. Basit bir görme biçimi henüz onları göremez. Ama yakın sayılacak bölgelerdeler, bunu hissediyorum, iliklerimde hissediyorum. Bana sürekli taşıyorlar, taşınan bu şeyleri fikre dönüştürmeden yok ediyorum bende! Ama isteme bağlı olmayan şeyler vardır, bunlar tesadüfi yollarla da ulaşmaz. Bir zorlama yeterli! Bunun için elindeki en önemli değeri almaları, yani yaşamını, yeterli. Bir dehşet neyi gerektirir, tabii ki ölüm korkusunu! Bu senin veya sevdiklerinin yok olmasının korkusuyla aynı korkuyu eşitler. Dehşet yakında, ama bir Mavera, bilemiyorum. Her şey gittikçe silikleşiyor gibi, her şey bir batışı arzuluyor gibi. Ve kimse bunu farkında değil!”
Sustu ama bir şey eklermiş gibi elini kaldırdı, fısıldayarak konuştu: “ Her şey beklendiği gibi çıkmaz!”, dedi. Sedire uzanmak istedi. Bir yastık bulup başını dengelemesine yardımcı oldum.Bir armağan gibi beklenebilir, yaşlıca ama epey aşındırırcasına!
Dehşet kalacak gibi yeni! Bir görüntü anlaşılmayanı kendinde barındırınca korku ve onun türevleri hemen başlarını kumdan çıkartırlardı. Bir tehdit ortadaydı ama tanınmıyordu. Ne kadar ucubeydi? En çok korkulan olmuştur belirsiz şer! Tanınmayan bir güce karşı nasıl savaşılır veya nasıl bir mevcudiyet sağlanır karşısında? Gerçekten yanılgımız var mıydı? Yani bu bir oyun olabilir miydi, telaşlı benliğimizin kendi karakterize ettiği?
“Nasıl bir varlıkla karşı karşıyayız, tanımamız lazım , hem de çok kısa bir zaman içinde. Nedir bizi böyle kendi içine alan ve beynimizi istila eden! En azından sizi kendine doğru çekiyor, talimatlar veriyor, şüphe ekiyor. Daha çok yeni! Ve varlığını yüzyıllara veriyor gibi. Benim de sezgilerim var, kem gözlerin varlığının soluğumu tutacak derecede benden oluşundan! Çok sert üstelik! Ama bir konuda şüphe içindeyim. Bize inanmalarını bekleyemezsin. Ama en azından bir tebdir beklenebilir! Bu da temkinli olmalarını sağlayabilir.”
“Tebdirli olmak mı? Tam anlamıyla hasta sayılırım ve iyi düşünemediğimi biliyorum ama farklı bir güçten bahsediyoruz, bizim gibi davranmadığı apaçık. Sanki efsaneler canlandı ve üzerimize adım adım yürümekte. Destanlara gömdüklerimizi gerçek hayatta bulduysak bizi anlatan birileri vardır demektir, bu da bizim destanların ta içinde olduğumuzu gösteririr. Yani ziyadesiyle korkmalıyız. Yapmamız gereken şey çıkınımızı yanımıza alıp güvenli bir yer bulmak, tabii eğer şanslıysak, ve kahramanın ortaya çıkmasını beklemek. Ve tabii böyle biri varsa. Ve umutluyum çünkü anlatılan her efsanenin soylu bir kahramanı var. Ama bu demek değildir ki kahraman her efsanede vardır. Sevgili oğlum, seni tanıyalı beri uzun zaman geçti, iyimser düşlerimde eskisine nazaran azaldı. İyimser olmam için elimde hiçbir şey yok! Her şeyi bir akışa bağlayıp beklemekten başka ne gelir elimizden! Biz insanız, Tanrı’nın tanı gücümüzü geliştirmesini istemekten ve iyimser kalmanın gerekliliğinden bahsetmekten ve oturup dua etmemizden başka elimizden hiçbir şey gelmez. Çünkü söylediğin gibi bir saydamlık görünmüyor, yani gizil güçlerle ancak Tanrı ilgilenir.”
Söylediği neyi açıklayacaktı? Bu daha da derine dalmamıza sebep olmaktan başka ne işe yarayabilirdi? Bir tehlike karşı kıyıdaysa mantıksal olarak savunma hatları geliştirilir ve gelen saldırılara karşılık verilir. Bir yaşama güdüsüdür, ayakta kalma için verilen bir sınav! Sınav sonucu sadece kendisini belirleyecek: Var veya yok. Söylediği gibi doğru düşünemiyordu. Belirsizlik varsa tanımlama da olmalıydı, bir tanımı olmalıydı. Bir insan için en sınırlayıcı öğe, ne olursa olsun, onun için oluşturulmuş ve tahminlerin ışığına gömülmüş bir düşünce çemberi mutlaka vardı. İnsanoğlunun basitliklere bulanarak çözüm yolu arayışının ruhsal bir çözümü değildi bu, zorlamalarının günışığında açığa çıkıyor da değildi, bir belirsizliğin kurbanıydı bu. İnsanlar en tanınabilecek şeylerdir ve en imkanlı olan şeyler! Kendimi bir kutuya sokup bekleyemem ben! Mantıksal olanın izini süreceğim ve eğer gittiğim konusunda en ufak bir şüphem yoksa mantıki bir hata yapmadığımı bileceğim. Çünkü basit işlemin kendisine bulanıp kalsam da, ben bir Filanım. Hiçbir şeye benzemek ve onu kendimde yaşamlaştırmak istemem, yaşamın kendisine Falan dediğim anların çoğul harbindeyim hep. Bir müptela değilim, yalnız bu iş beni çağırmakta. Çağıran kimse yok ama niçin çağırsın ki? Falan kim, Filan kim, kimin umurunda? Hiç’in gölgesi altında güneşlenmek tamamen bana göre!
‘Düşünmek, düşünmemek istiyorum, ortasını istemiyorum belki en son kertede. Yani neden ve kimin için sorumluluk? Yavaş yavaş kendimi tanıyorum, ben farkın aşağılanan mezrasından gelmiyorum, tabiatı gereği kabataslak değilim. Bağırıyorlar içimdekilerden en korkunçları: Susmayın, haberiniz için yeterince teşekkür edemeyeceğime yanmamın korkunç biçimine dönüştürdünüz beni. Susmayın, ama ben susacağım, yeterince yürekli bir aydınlık sağlamak için olmamın tanında düşüncelerime!’
Gidip uyarmalıydım ama söylemiş zaten hekim, onlara dehşetin kelimelerini yutmuşça mimiklerle! Onlar diğerlerini bulacak ve aktarma hızlanacak. Bir söylenti çabuk yayılır, ama güruh bilmiyor ve güruh içtenlikle bilmeyecek, istemeyecek. Bir mevzileniş devr alacak yerini başıboşluğun; uzaklar fazlasıyla lafadar olacak, korkunç gölgelerin söylentileriyle. Korkunç elemler söylentilerin sıklığıyla tavana yayılacak. Telaş bir çığlığın koptuğu noktada yerini korkuya bırakacak. Uçuşan sesler cümleleri susturacak, konuşmanın devranı yerini bedenlerin soysuz ilkelliğine teslim edecek kendini, bir dilencinin halliğine bürünecek şarkılar. Fısıltılar meydanlarda kahkaha donanımlı! Korku pervazları yıkıp geçecek, talihli olan şeyler bir an gelip talihin adresini unutacaklar, umudun. Ve böylece kahramanlar topraktan yeni çıkan bir filiz gibi dipdiri boy verecek. Bir zamanlar bilinen şeylerin hatıraları değil onları bir saldırıya iten. Ölmenin sonucu belirlemesi ne kadar gerçek olursa olsun herkes kendi için savaşacak, can verecek. Birinci dereceden bir bireysellik! Kendi yaşamından haz almanın tadını ölümüyle de başaracak, o tadı kendisi sağlayacak. Büyük korkularla bezenmiş acı çığlıkları yanında. Beraber ve hep beraber! Her şey kendi suretinde, ama güruh bilmiyor! Güruh düşünmüyor!
Bir şeyler olmalıydı! Yapmam gereken neydi? Gittikçe daha bir kendime yaklaşıyordum, kendileşiyordum ve kendimden arınıyordum, yeni bir kendileşme ile! Bir bakıma haylazlıktı bu! Ama benim haylazlığımdı bu! Tanımlama yapamayacak kadar derin anlamsallık taşıyan bendim, tamamen Hiç’e yakın, bir mesafe de bile durmayan. En iğreti şeyler bile duymayan, alçak bir tabana yayılış, belki soluğun bencil süzgecinden bile geçmeyen en aşırı bencilliktim! Ve tamamen Saydamlık ve anti olan şeyin en antik olanına doğru yüzeyden kaygan bir sıçrama! Sıçrama salgınlığının bulutsuluğu, hafifliği, meşru ihtişamları karşılama kaygısı içinde olmayan teneffüsü! Sağlam ve uzun bir köpürme hünkarlığı! Faydalı imgeler sahasından en ansal kaçış! Tam varılan noktada Sonsuz!’
Uzun sakalını sıvazlarken düşüncelerim belirginliğini almaya başlıyordu, o bir imdat çağrısı değildi. Basit bir görmenin basitçe içindendi. Sıradan bir şeyler aramadığım için mi? Keyfi sonuçlar vermeyen şeyler için ne yapılabilir? Uzunca sakalını sıvazlarken hiçlerime gömülüyordum. O sedirin üstünde yatayla barışık iken nefesim kesiliyordu, ne sevinçten, ne zorluktan, ne de tuhaflıktan. Kara kurgulananlar kurgularına daldı, korkular elemler mana bulamadılar. Ne oldu? Sorgulanacak kalmadı!
Bu fark nerden kaynaklanıyordu, eskinin taşıp gelen salgınından her şeyi kapmış ama onlar birer noktacık olarak kalmışlardı. Yani mi? Sonsuz bir Ummanın içindeydim, an bile görünmeden, kirpikler oynaşmadan daha! Ne eski, ne de yeniydim! Bir mızrak, bir ifşa, itkinlik, azamet, amaç, bitim; doğanın masumluluğu, her nedense mevzu bulan ve kalanın kargıdaki solu, fazlanın inayeti, meşum olanın emniyeti ve kabir kibri ve ancak hikayesi, Tanrısal hakkaniyet, boyun eğmenin midesindeki kalender hayvanlık, içkin ve dışkın, sevgiye ödenen melikelik ve onun kem selahiyeti…. Taban hırsızlığı! Yağmacılık! Artan tan-rılık medeni kibriyeti! Kim bilir nerede duruyor, taşı gediğine oturtuyordum.
O kendine inat direyip korku salan ucube seslerin tesirinden kurtulmak için sızlanırken ve gelip gitme huyunu asla düşünemeyecek olurken bu kemirgen her şeyin, kurtulma kalesinin kendisine hapsolup kalmakla, aslında tamamen bağımsız kaldığıma şaşırmadım. İçinde olduğum bir nevi tavan-taban ikilemsizliğinin mevcut kendinden geri tepişi! Bir antimanasızlıkantisi! Tamamen kör sunum gözlüğü! Yani bir hiç! Bir Hiç! Hiç! Beni bulan onu içimde tutan, kalan her neyse kaldıran ve belki de…, lekeleyen, kusan, susan, tanrısal iyim, belam, şerim, uygunsuz ahlaksızlık memnuniyeti israfı, taban tavana denk oluş, bir çizgi, her şeyin üstündeki çapraz, çaprazın çaprazı, çaprazın çaprazı, ve çaprazın tüm bilincin genişliği, genişliğin mesuliyeti, mesuliyetin biçimsizliğinin oluş hali, oluşun öncesi ve sonrasız önceliği, itkin bir ufak, her şeyden daha ama ufak…
Her şey boş! Çünkü kelimeler insanice bir araya getiriliyor, ne kadar insanice! Hafızasızlık gibi asla kalan mevcut!
Her şey boş!
Korku ve titreme nöbetini atlatamadan kendini kaybetmiş hekimin duruşundaki soğukluk bu sonuca erişemeyeceği izlenimi veriyordu, içine tüneyen ruhumun kalıpları arasında sıyırıp aldığı bir kaç önsezinden. Anlamaksızın bulanmış, kaybolmuştu yaşlı adam. Bana gelmesi konusunda en ufak bir fikri yoktu; bu önemsiz görünecekti ona, hala hükmederken seslerin ebedi kalacak tehditlerinin kalıtımı. Yüzünü yokladım, bu suret uzun süre uyumayacaktı. İstimlak olacak rahatın geleceği var mıydı? Haince bakmakta geleceğe ve uydurmakta mı yine gelecek güzel günleri! Bir inanan o! Tepside başını sunmadan talepleri var, onlarla yaşıyor.
Yanından uzaklaştım. Sabah güneşi dağların zirvelerinde kendini göstermişti. Dışarıda olağan her şey biçimli ve olağandı. Serene çitlerin çalılıklara varan bostanın uzak ucunda bir şeylerle meşguldü. Her şeyi ona sormalı mıydım? Ne! Bilmiyorum.

……..

Birkaç sığırcık gerilmiş telin üzerindeydi, sonra onlarca kuş telin üstüne bindi. Hepsi bir anda yöneldi, bir anda ses çıkardı, bir anda havalandı. Etraf fazlaca gürültülüydü. Sabah güneşi solmuştu, gölgeler giderek içine çekti beni, aldırmadım. Ses çıkarmadan çözümünü bekledim. Her şey silikleşiyordu, kararıyordu. Kapının birkaç adım ötesinde, çitlerin hemen yanı başında dururken doğrulanmayı bekledim. Önce Serene’ye döndüm, ama daha dönerken bir çığlık ile şüphenin içine yuvarladım Dondum, bu Serene’nin çığlığıydı. Serene eğildiği yerden doğruldu, o anda dağ gibi bir yükle yere çöktüm. Kemiklerime işleyen derimim yırtıldığını hissediyordum. Acı benliğimde fırtına gibiydi. Bir anda kararsızlaştım, tiksinti ölümüne yol açan şer dolu bir kifayetle! Sanki havaya doğru yükseliyor ve omuzlarımda tüm gökyüzünü taşıyordum. Ama parçalanmış gibiydim. Sonra havada gibiydim, uçuyor gibi. Yerdeydim, fersahlarca ağırdım, Tepe’deydim ama baştan aşağı karanlık ve derinceydi gibi. Çırpınmadım, bekledim. Sesler çoğaldı, tanınmayan sesler. İçten ve süslüceydi yine. Her yanım didiklenmeye başladı, etlerim yerinde değilmiş gibi, iskeletvari! Kaçmak, kurtulmak istedim, durdurmak istedim. Gökyüzü aniden üstüme devrildi, her şey boğum boğumdu. Işıklar mızrak kadar delici, saplanıp kaldılar, Güneş, eleme dönük ve yakıcı! Sonsuz ağırlıkta kayadan ve ateş-buz karışımı yapılar altında yerin dibine doğru parçalanarak… Nereye gittiğimi bilmiyordum, olduğum yerde dururken? Dipte bir tümseği geçtim ve geri döndüm. Çekimin buhranı kalkmıştı, ama dengeyi sağlamıyordum. Dengesiz ve seslerin işgali altında çöküyordum. Parçalanmış organlarımın kendi başlarına sallandığını hissediyordum. Ve çırpındım! Serene’nin çehresinde soluklanınca gözlerim, onun boğumlanan bedenin altında ani sıçrayışın tatminsiz amanlığını gördüm, bana doğru sıçramak istiyordu, bana doğru çökmek, benimle çökmek. Neden bilinmez uyumak isterken seslerin içinden, vahşi dürtülerin salgınına bürünmüş berrak sesi tanıdım: Serene haykırıyordu:

“Avlanlar, ruhunuzu sürün ateşe!
Bedeniniz umamaz bu bölgeden erkle!
Çalıntı olacak geleceğinizin altın tabiatını!
O mahluk yıkılırsa kendi olmayan bir hükümle!”

“Sesimin kem gücüne kulak verin!
Tepeden aşağı kabiliyetsiz inayet zehri!
Yıkıma olumlu olacaksa bu kem hadise
Hezeyan hükme yaraşacak tarafsa bu
Peşinatsız bırakılmayacak ve edepsiz yaşanacak sonun kurbanı bu!!

Zaman hesapsız sonra….

Şey… Şey… Yerlerdeyim mm…Bir yerlerdeyim. Kimse yok! Failsiz meskenler, failsiz biçimler! Her şey geçiyor, sağımdan dikine, solumdan haylice bana doğru, önümden mevzu dışı! Burası yer ise, ben de fısıltıyım!

Zaman hesapsız sonra….

Kepengim yok, aslında çoğu zaman açtım gözlerimi, yorgunum. Düşünmek istemiyorum, öyle tatlı ve zevkli ki uyku! Sadece kendimde olmak istemiyor deneğim, kendini birden oluştururken bende değildi. Ve kendimde olmak istemiyorum….Uyumak istiyorum.
Uyumak istiyor, tekrar gözler yarı açık olanın garipliğinde bedenim. Aslında kimseli ve iştahlıca, ama soğuk bir hüzün ile kapatıyorum gözlerimi. Sadece bu kadarım.

Zaman hesapsız sonra…

Çoktandır yanlarındayım, kim olduklarını bilmiyorum, ama onlar beni tanıyor. Onların benli epey bir teması var, kendilerine. Açıklamak imkansız, imkan tepetaklak! Ve kimler, ordalar mı, gerçek onlarla mı?
Ortalık kapkara! Ama görüyorum, duyduklarım görmemi derinleştiriyor. Burası bir mahzen, nerdeyim ben? Neler oluyor? Sorgulamalar devam mı edecek veya daha doğru olan kaçış planımı? Nerden ve ne şekilde? Yerde miyim? Soluyor muyum? Evet! Duvarlar var gibi. Dokunmak gerek, insan işi veya asılsız? Hava soğuk, bir yerlerde donuyorum. Bu bir yerlerde belirsizim, çıkmak istencim yarım! Tamın görüntüsü bana tuzak? Kapkara diyorlar, gören gözler görür. Sen biri değilsin, ateş yaklaşıyor, korkma ısınacaksın! Kimler? Bu ses benzetme bedelli haykıran mı? Bir bedel!
Karanlık sesler etraftayken dolaşmayı sürdürdüm yine de, basmakta inat diremediğim boğum boğum tabakalara. Duvarlar yoktu, her şey açıktı, mekanın her unsuru apaçık ortadaydı. Nerdeydim? Cevap istemiyordum. Neden? Cevap istemiyordum. Önce kuşlar, sonradan gelen fevkaladeydi, bir hilkat garibesi gibi kara! Kuştu, ama benzetme imkansızdı. Saldırgan ama doğal yaklaşımla? Benden istedikleri ne? Sorgulamalar kesilmeli artık! Kesilmeli! Ve işte buradayım sonuç olarak!
Sesler! Uyutan sesler yaklaştı, duyuyorum! Zarar verecekler! Ama kendimi önce ben ikna etmeliyim! Sarkık dişleriyle bana gülen, sarmal bir renk! Sadece tasvir! Alışmalıyım, tepeden tırnağa, en ürkünce! Korkuyorum! Bir bedenliyim doğal olarak! Uyuyan sesler yaklaştı, beni bulacak, bir kaya kadar ağır yüklerini kulaklarımdan mideme boşaltacaklar, ayakta duramayacak kadar yorulacağım, bir süre sorgulayacak ve yere yığılacağım. Daha kapatmayacağım gözlerimi, çünkü bir nedeni olmalı diyeceğim, ben buyum diyeceğim. Ben buyum diyeceğim yani sonuna kadar, sonuna kadar! Ne kadar basit, ne kadar karmaşık değil! Ama sonuna kadar! Sonuna kadar! Böyle mi? Bu en ahlakça, bu en maymunca, bu en bildik hesapların peşi sıra yürüyen ölüm özentilice, en soytarıca bir bilmeceyle, kendini en doyuran aslında, kendini en yoklayan yırtık olumlamaca, en iyi şekilde hissettiren kendince olmayanla, aslında kendince olanla, hastalıklı ve basit kokan histerik karmaanlama sorunluca giremeyen en derin yalayıcılarla…. Bu bir kör görüntü karanlığı! Bir ağzı açık, diğeri ise zaten yok! Gözler ince derinin ortasındaki kalın delikten görmüyor, en uca yaklaşamaz bir nicelik! Deri kalkıyor, kanıyor. İstemediği istedikçe kanayan! İstedikçe görmeyen! Bir gözü açık! İflahsız! Göz bir diken!
Tıslayan sesler yordu beni, birazdan düşeceğim, birazdan da bitecek. Uykum var, bir ömür yummamış kadar göz yorgunluğu! Bir ömür uyumak istiyor! Uzandım saydam tabakaya, sırtım yukarı dönük, kucak kucağa! Düşüyorum birden, durmadan dibe! Tabaka yok oldu. Gözlerim kapanmak üzere! Düşüyorsam da ama… Önce uyumak istiyorum. Uyumak! Düşüncesiz, huzurlu ve sıradan! Uyumak…

Uzun bir zaman sonra….

Şamer olasıca aklımda! Neden düşündüm ki onu?
Buradaki her şey görsel. Her şey seçilebilir, anlamı buyrulmuş. İnsanice. Evimde odamdayım. Hiçbir şey düşünmeyen ve sorgulamayan bir yer burası! Ona benzeyenini barındırınca sevimli kalıyor oda tavrı. Şimdi burdayım, her şey bir soruydu? Gerek yok oysa şimdi soruya? Alışkın kimlik yutkunamazdı da bunu! Bu bir keyfi ithaf değildi. Ama eğer sorgulamam gerekiyorsa, alışkın edimine şunu sormam icap eder: Kapladığın kadar mı yiyorsun? Hazmın kolay mı?
Şamer, belkilere dalıp yok oldu; sorgulamalarımın yarısını olasılıklara gömdüğümden onun gidiş gerçeğinin garipsenen yüzünü asla düzleştiremeyecektim. ‘Krallığa doğru’! Bir Kral hüsranımı! Neden yok oldu birden ve neden? Ve neden? Hikayesini düze çıkarmalıydım, bu yapmam gereken mi? Kahretsin doğurganlığına bürünmedim daha ama kahretsin! Düşünmek istiyorum. Doğuşumun kaçıncı günü bu? Ne doğuşundan bahsediyorsun? Hangi doğuş? Sıradan ve saydam!
Kaçıncı Gün? Yaşlı hekim ortalıklarda yok, Serene de! Evin içinde kimse yok ve tuhaf bir hava bana dört köşe rahatlığımı vermiyor, yorgunum ve itkin! Her şeyin bedenine girip anlamak istiyorum, gazabın veya mutlamın herhangi birinin. Işık bir sınayıcı gibi derince yaklaşıyor yanıma, bedenimi çevreliyor, sanki anlam mekanizmasına yanaşmış kadar diri, tüm buhranını bedenime iletiyor, yaşlı ve tehlikeli bir korku kadar da zayıf! Pencereler kanatlarını açmış tüm buhranı içeri salmakta, uzun süreli bir birlikteliğin sonucunun katlanılır ve ziyadesiyle olanaklı bireyci eylemlerin karar kılanlarını memnun etmek için. Gittikçe ilerleyen ve insanice kalan bir oda tavrı. Sevimli ama yeterince özgüveni yok! Bir benzetmeyi kuşanmış istemeden gibi! Gibi olması gibi! Ne denilirse o! Aslında her zaman orda olan onlar için mekan özlemini dindiren yeterlililik belirtmeleri uygun. Korkutulmuş, yergin, bir bakıma görev bilirci! Sevimli oda tavrı bu kadar!
Kaçıncı Gün? Odanın kendisiyle yüz göz olduğum zamanın başlangıcından itibaren? Kapının eşiğinden zamanda takip ettiğim kara, casus tabiatlı kafi miktarda gelip gitmeler! Duvarları boydan boya kaplıyorlar, derin yerlere karargah kuruyorlar, çentikleşmiş yüzeylere yapışıp görsel rahatsızlık elden gelince sunum halinde! Gıcırdayan yüzeyler, titrek su gibi! Her şey kayıyor, hissediyorum bunu! Gözlerim açıklığını koruyamıyor, ne kadar daha? Kara siluetler, kara taşkınlar bir nevi çizgi hizasında. Belirsiz: Belirsiz olan ne kadar söylerse o kadar! Mutluluk sağlayacak şeyler dışında her şey yakınımda, bir tehdit; ölümden bile daha ağır, kundaklanmış, ayaklarımın dibinde! Şamer burada mı? Şamer yanı başımda! Korkuyorum ama bu bile yerli değil ne yapmam gerektiğini bilmeye! Biraz Selina mı? Altıncı ürperiş sayılması güçse de! Biraz Selina mı? Selina da Kim? Kim istencim sınandı ve yok edildi. İhtişam bu! Kusurlu suretten belki iyi! Onun getirdiği kararlılık şuan tepetaklak!
Duvarlar kararıyor, zemine yaklaşacaklar, bedenim bir son durak! Böyle duraklar var mı daha? Benden bağımsız kendi halinde? Kimim ben? Taşıyamıyorum kendimi. Kimim ben? Takatsiz bir uyuklayan, Şimdi’nin kanatları altında! Gözleri kapanacak, yayılan o ucube halkanın içine bulaşmadan, kendisinden daha ucube mi, gülünç ve tahtadan! Yani taklit! Benden korkmalı o şey! Kararsız eylemlerimin birincisi değil ki bu: Kapatan istencin tahmininden ötede kendini: Hiçim!
Bitme noktasında: Bu kesinlikle Şamer! Ama neden?

Zaman hesapsız sonra….

Ne iyi, ne kötü bir noktadayım, başlangıç duvarına çarptığım anın gerisindeyim hala! Düzinelerce gölge ihsanın kırılmış tepsilerinde taşınaduruyor ve yutkunuyorum. İlelebet böyle sürmeyecek, kararlılık en sonu kaplayamaz, bir akış durağanlığa ulaşabilir, teneffüs edilen yoğunluklar zehirleyebilir. Kalabalık ve dert yakınmayan taçsız bir serüven keyfi! Berbat, söylevsiz katakungamadalena! Bir fısıltı ağzı! Her tekrarın içli madelanası! Katışıksız dert sofrası, Bir parça yemek, Bir parça tatlandırıcı! Su istenci beden kifayetsiz! Benden ne istiyorsun? NE İSTİYORSUN BENDEN? Zayıf düştüm, paçavra gibiyim, terime susadım, iştahım kedime! Kendime karşı ne zamandır istedim bunu? Bilindiği kadar değilim artık!
Taşınıp duruyorum, ben kimim?
Taşınıp duruyorum. Solumalarını istiyorum, ben mi soluyorum yoksa? Yüzeyler kabarıyor, arkamda bıraktıklarım, birbirlerini kuşatıyor. Yürüyüşlerime aldanmadan sarıp sarmalayan, kapanan bir tekrar! Zaman tasvirsiz, sonraların esiri! Geçtiğim yolda kara ve sınırsız duvarlar! Arasında belirgin bir hat var, belirli bir tempo ile taşınıyorum buradan. Hareketlerimin bağımsız bir doğası var, kontrolüm dışı! Kapkara gök dediğime doğru heyecansız, sıkkın ve aç!
Bir ses gittikçe yaklaştı, darmadağın, hemen yiten! Sonra çoğullaştı, duvarlara çarpan tınılar yankılandı. Karmaşık ve susmayan bir kasavet! Sonra gerilmiş kaplayıcıların arasından nefret kusan örümcek tizliğinde yavan bir ses! Hedefini saptamıştı. Duvarlar gittikçe birbirine yaklaştı, sesler durmadan yankılanıyordu. Sonra tempo arttı, sarsılmaya ve kendimde olmaya gayret gösterirken nasıl bir ana hüküm giydiğimi anlayışıma yönelttim. Anlayışın hedefsiz çehresi belirleyiciydi. Aktarımlar sıfırlandı. Suskundum, hiçbir şeyi tanımıyordum: Kendimi, anımı, mekanımı, durumun failsiz kelimelerini, aktarımların günışığını, temiz oluşun olağanlığını ve iktidar hiçliğini! Tanımlamanın özdeş halini bana saptayan özgün şeyleri! Tempo gittikçe artıyordu, bir mekanlık arka, duvarların saldırısına uğruyordu, duvarlar yok ediciydi. ‘Açıklığa katliam’ isteyen kara yapılar! Yol bir neden değildir!
Durağan ve iyi anlaşılır çoğul bir ses beynimi kazımaya başladı, sonra kükredi. Kilitlenmiş ve boyunduruk altına alınmıştım, ruhum bir bütünlüğü bu kadar özlemiş miydi? Giderek biçimlenmeye ve vuku bulmaya başladım, gittikçe siliniyordum, gittikçe rahatlıyordum. Görsel kamaştırıcılar gözlerimi işgal altına almış, sunak yerlerinde dinlenmiş bir yorgunluğun bedenden kalkmasını bekliyor. Hız maneviyat sahibi değildir, sahip değildir, bekler, izler, çehre kazandırır. Baskı altına alınmış hız! Makul değil! Tekerleme gerekmez! Katmansız, Sürekli, Varoluşsuz! Bu hız bir son arzuluyordu, şikayet dilemeden! Giderek açıklayıcıydım. Arka mekan eskiyordu. Sonsuzu kendinde taşıyordu. Kaya gibi duvarlar çarpışmadan sonra yitikti, bedensiz! Arka mekan yoktu, oradaki bu oluş hali vardı yalnızca. Hız olağan değildi, batmak istiyordu. Yok oluş hali beni içine almaya yatkındı, çoğu şeyler ne dememi gerektirecekti? Siliktim, çoğalıyordum. Yitiyordum, yeniyi keşfediyordum. Mecalsiz bir sıçrama! Boyunduruk diğerleri! Bu bazılarının şeceresi! Son olan şey, Noktalanmış, tesirsiz!
Duvarlar içine kapladı beni, yeterince hızlı değildi Taşıyan! Acı iliklerimde, çabasız bir kargaşayla tanıttı kendini! Bu acı asla yaşanmadı, keder örtünmemişti fakat! Duvarlar tuzla buz oluyor ve ben içinde, korkunç acının başlangıcında bir doğurandım. Doğururken yiten! Ebediyen mi? Bağırdım, bağırdı, Acı kemirmişti her noktasını, varolmak ne içindi, bu kerteden sonra! Ama varoluş arzular! Kükredi benden olmayan! Çıkık dişlerini göstererek korkunç kükredi sonra, bir başlangıcı yaşayan!
Bitme noktasında: Şamer’in hezimeti! Korkunç elem! Son! Ve en son ben bu noktadan sonra Hiç!

Devamı…  Gören Göz İçin Masal – Başka Herşeyin Zamanı

Onur Gece, 2000-2001

1 kişi bu yazıyı beğendi.


Leave a Reply

canada goose jacka canada goose jakke canada goose trillium canada goose canada goose parka canada goose jakker montebello canada goose canada goose trillium parka