|
KARGA Bozkırın ortasına kurulmuş, kuru şehri kavurucu sıcağın etkisiyle yollarından buharlar fışkırtırken, kafasını kaldırıp ufka baktı deniz. Üç beş izbe binanın önünde eski uygarlıklardan kalmışçasına görkemli ama dökük otobüs durağında bakışlarını yeniden önüne devirip neyi beklediğini unutmuşçasına beklemeye devam etti. Tam o sırada dikkatini celb eden gürültüyle irkildi ve ters yöne baktı, bu son model bir arabanın yolun yükselen nemini yararak gelmesiydi ve tekerinden seken çakıl taşları ve içindeki güneş gözlüklü züppe ile araba bir tümsekten atladı ve küçüldü. Bunaltıcı hava ve sıcak esen rüzgar bir kıpırdanmaya yol açtı, bir karga züppeyle dalga geçercesine vakladı, deniz gülümsedi... Otobüs ter kokusunun ve gürültününün esiriydi, tek kişilik koltuğun kazınarak hırpalanmış süngeri deriden sarkan bir yara kabuğu gibi kopmaya meyil ediyordu, deniz izlemeye devam etti. Kirpiğindeki güneş damlaları gördüklerini seçmesini güçleştiriyordu, gene akıl edememiş ve kırmızı, ağır kanlı otobüsünün döndükten sonra güneş gelecek tarafına oturmayı başarmıştı. Sıcak olanca gücüyle bastırırken, indiği durakta gölgenin altında, insafsızca dökülmüş betonun arasında herşeye inat yetişmiş biçimsiz otlar ilgisini çekti. Annesinin 8 sene önce 9. yaşını devirdiğinde aldığı çim kafayı hatırladı, bu örneğin yanında saçları ipek gibi ve temiz duruyordu, ne de olsa annesi uzatmış ve taramıştı o saçları, kendisi jöle sürerek şekil verebileceğini sanırkense çim kafayı öldürmüştü. Babasıysa yaklaşık bir yıldır odasından pek çıkmıyordu, sanki okunmamasını ister gibi çirkin bir yazıyla yazdığı anlamsız yazıların arasında ve ceviz ağacından yapılmış, mat ve ağır masasının önünde volta atıyor, otoriter bir öğretmenin çizmelerinden çıkar gibi gelen bu ayak sesleri inliyordu her gece odasının içinde. Annesi, denize babasının artık eskisi gibi güçlü olmadığını ve kendine gelemezse birilerinin çabucak yetişip kendilerini kurtarması gerektiğini söylüyordu. O birisi deniz olmalıydı. Eski bir gazeteci olan babasının annesini döven gazabından, ablası yabancı bir adamla evlenerek kaçmıştı. Eve nasıl geldiği belli olmayan ama çöplüklerinden çıkan boş şişelerse babasının gece hepsi uyuduktan sonra içkiye evinde devam ettiğinin bir kanıtıydı. Ablası bu zamanlardan birinde evden çıkıp denizin bilmediği bir yere gitmeye kalkışırken babası tarafından görülmüş ve sağlam bir dayak yemişti ancak sarhoş bir adamın sergileyebileceği bir gazapla. Deniz ise sonradan kaçan ablasına lanet ediyordu. En son bundan on yıl önce, babasının ayrıldığı işinden aldığı yüklü sayılabilecek tazminat ile ailece tatile çıkmışlardı ve sonradan orada girdiği denizin dalgalarıyla yıkılacak olan büyük bir kale yapmışlardı ablasıyla. Babasıysa o sırada kalabalık ailesinin annesi tarafından sevilmeyen fertleriyle siyaset tartışıyordu, kulağına çalınan ismiyle çağrıldığını sanarak bir kaç kere gitti babasının yanına, sonra geri döndü bahsi geçenin kendisi olmadığını anlayarak, güneş o gün de, otobüs beklerkenki gibi kirpiğine yansıyordu... Babasının denize ilk yolladığı hediye ise bir mektuptu, çünkü ilk defa babasının kendisine yolladığı bir şey vardı. Zarfın içinden bir kartpostal çıkmıştı, karman çorman bir yazıyla yazılmış ama kısa bir yazıydı içinde ki: "Ben burada çok iyiyim, merak etmeyin.. Sevgiler." . Hasret çeken bir baba yüreği için oldukça kuru bir anlatımdı, gene de göremeyeceği bir yerde sakladı onu deniz. Babası o sırada fransadaydı ve arada bir amcasının yolladığı paraya ek olarak para yolluyordu eve, annesinin söylediğine göre yurt dışına çıkması gerekmişmiş.. Zor yıllardı o yıllar askeri darbe olmuş bir çok kişi tutuklanmış ve içeri atılmıştı, zorbalar kendi evlerine de girmiş ve babasının kütüphanesini karıştırmışlardı, aradıklarını bulamayınca da sessiz suskun bekleyen anneyi yanlarında götürüp kadının acizliğine inandıkları anda da serbest bırakmışlardı. Deniz annesini severdi ve yeni büyüyen erkekliğinin gururuyla askerlere bişi diyememenin acizliğini daha da derinden hissediyordu, demek ki sorumluluk artık kendisinde olmalıydı. Annesi, babasızlığının da vermiş olduğu ürkekliğiyle sevgi dolu biriydi. Deniz annesini severdi. Tek kalan o idi. Çokluğunun önemi kalmayan yıllar sonra baba vitrinde çok uzun süre kalmaktan solmuş, ruhsuz kumaşlar gibi geri döndü. İfadesizdi. Anne büyük bir umutla babaya sarılırken farketti ve duraksadı. Ablanın da bişi yapması lazımdı evde olsa ama yoktu, deniz koridorun köşesinde bekledi, baba yaklaştı ve sarıldı. Gelmesinden anlaşılıyordu ki artık kaçmasına gerek kalmamıştı. Deniz de kaçmadı ... Sabah, anne her zamankinden farklı bir telaş ve gürültüyle kalktı, iç çekme sesleri evin duvarlarında yankılanıyordu. Denizi görünce elinde kan lekesi olan bir çarşafla anlamsızca koşmaya başladı bu arada burnunu siliyordu. Kapı aralığından gözüken baba bakışları boşlukta öylece duruyordu. Yıllar yılı farklı bir şey yapmışmıydı ki? Deniz anlamadı sormaya mecali de yoktu, her gün yaptığı gibi işine gitmesi gerekiyordu. Sabahları pekte ilginç değildi açıkçası.. Otlardan başını kaldırdığında, evinin önünde ki hareketlilik adımlarını hızlandırmasına neden oldu. Merdivenleri tırmandı, kapıyı açtı ve komşu kadınların acıyan gözleri arkasında annesini gördü, yaklaştığındaysa babasını. O an anladı işte babasının dönüş hikayesini, ölümden kaçılmıyormuş o da anlamış. Deniz gerisin geri koşmaya başladı nefeslendi ve bir sigara yaktı, ne düşünülürdü ki bilmiyordu. İlk sigarasıydı bu, erkek olmanın belki de en önemli nişanesi.. Ve amatörlüğü boğazına takıldı, öksürmeye başladı ve bunaltıcı hava ve sıcak esen rüzgar bir kıpırdanmaya yol açtı, bir karga denizle dalga geçercesine vakladı, denizse yalnızca ağladı...
|
|
YANSITMA Yolların sonunda sinsi bir karanlıkta kaybolduğunu fark ettiğinde, o rengârenk dünyadan artık çok uzakta ve bir daha dönemeyeceğinin farkında değildi. Acılarından anlamlar çıkartarak kurtulmaya çalıştı. Oysa artık debelenmesi boşunaydı, ne kadar debelenirse debelensin dibe çökeceği bir yerdi burası. Çünkü burası evrenin son sınırına yakın, cezalandırılmışların atıldığı eski yıkık bir kasabaydı. Gecenin soğuğunu hissetmeye başladığında, topladığı odunlardan ateş yakıp yere oturdu. Cebinden çıkartığı tütünü içinde bulunduğu durumu umursamaz bir şekilde, itina ve keyifle sardı. Dumanı içine çekerken, sabah olduğunda ilerde ışıkları görünen kasabaya gitmeyi düşünüyordu. Kasabanın ışıkları onu yeniden umutlandırmışken, duman dudaklarından yere dökülüp, eteşin çevresinde halka oluşturdu. Dudaklarından çıkan dumanı izlerken ateşin yanına devrilip derin bir uykuya daldı. Geldiği yerin zamanıyla tam 3 yıl uyudu. Gözlerini araladığında, güneşin daha doğmamış ve yaktığı ateşin sönmek üzere olduğunu fark etti. Geçirdiği acı ve yorucu günün ardından, kendini dinlenmiş ve iyi hissediyordu. Işıkları görünen kasabaya doğru toprak yolu fark ettiğinde, gençliğinde neşeyle yürüdüğü patikaları anımsadı bir an. Kasabaya girdiğinde eskiden yaşadığı kasaba olduğunu fark etti. Evi çok uzakta değildi. Adımları hızlandı. Evinin penceresinden dışarıya yansıyan ışığı fark ettiğinde, tuhaf bir rahatlık hissetti. Birazdan karısını görecek, ona sarılacak ve gördüğü tüm kötü şeylerin hiç bir önemi kalmayacaktı. İçerden sesler geliyordu. Kapıya yaklaştı. Karısının sesini hemen ayırt etti konuşmalar içerisinde. Kapıyı yavaşça tekmeledi ama kapı açılmadı. İçerdekiler sohbetlerine devam ediyorlardı. Girigo sinirlenmişti, kapıyı tekmelemeye başladı ama kapıya yönelen hiç kimse yoktu. Sonra karısının konuştuğu kişinin sesini, kendi sesine benzetti. - Grigo ben Angel! Kucağındaki oyuncak bebeği işaret ederek "Bu hanımda Meri". Angel in son cümlesinin ardından oluşan sessizlikte, Merinin sesi yankılandı... - Grigo iblisin hizmetçisi! Grigo iblisin hizmetçisi! Angel kucağındaki oyuncak bebeğin gözlerine bakarak şefkatle yanaklarından öperken "artık uyumalısın Meri" dedi. Angel Meri'yi yatağına yatırmak için odadan çıkarken Meri çıldırmış gibi bağırıyordu "Grigo iblisin hizmetçisi" Angel: "Grigo artık gitmelisin, iblisle görüşmelisin." Grigo duvara fırlatılıp parçalan bir şeylerin olduğunu fark ettiğinde Merinin çığlıkları kesilmişti. Angel: "Küstah olmamalıydın Meri. Uyu bebeğim, anne seni çok seviyor." Grigo barmene... - İblisin burada olduğunu söylediler, onunla konuşmam gerekiyor! dedi kararlı ve kendinden emin bir ifadeyle. İç içe geçmiş anlamsız bir homurtuya dönüşmüş insanların konuşmaları birden kesilmişti. Barın kapıları içeri giren soğuk ve sert rüzgârla sonuna kadar açılmıştı. İnsanlar hızla dışarı çıktılar. Barın tam ortasında saç ve sakalları birbirine karışmış, omzuna tünemiş beyaz bir güvercinle yaşlı bir adam oturuyordu. Grigo adama doğru yöneldiğinde, burnu keskin iğrenç bir kokuyla kasıldı. Koku yaşlı adamdan geliyordu. Yaşlı adamın hayatı boyunca hiç banyo yapmadığını düşündü ve masasına oturmak üzereyken, beyaz güvercin ürkmüş bir vaziyette yaşlı adamın omzundan havalanarak, barın sütunlarından birinin kösesine kondu. - Grigo, iblisle konuşmamalısın! Grigo kemerinde sarkan silahını çekti ve güvercine doğrultup! - Ben ne yapmam gerektiğini hissedebiliyorum kahrolası, dedikten sonra, kuşun üzerine şarjörde olan tüm mermileri boşaltmış, ama hiç biri isabet etmemişti. Yaşlı adamın sınırın ötesinden kaçarak, kasabaya yerleştiğine dair söylentiler yaygındı kasabada. Onunla konuşmak için gelen yabancıların, çıldırmış gibi karanlıklar kasabasına doğru koştuğuna şahit olmuşlardı. - Grigo! sorularına cevaplar aradığını biliyorum! Böyle olmasını ben istemiştim! Yaşlı adam eliyle pencereden dışarıyı, bahçede çalışan adamı işaretle konuşmasına devam etti.... - Elma ağacının birkaç tane kök ucu toprak üzerine çıkmış, hava ile temas etmesinden ötürü kararmış ve kurumaya yüz tutmuştu. Adam eliyle açığa çıkan köklerin üzerini toprakla kapatırken, başka bir kasabalı gelip ağacın dallarında sarkan olgun meyveleri bahçenin efendisi için topluyordu. -Benim Ulu Tamat'a hizmet ettiğimi düşünüyorsun şimdi, biliyorum. Dedikten sonra kafasını bıkınlık belirtircesine sağa ve sola sallarken: - Artık bende emin değilim bu konuda Grigo. Grigo!! Tamat kasabaları kontrol altında tutuyor. Onun görmesini istediğinden başka bir şey göremiyor, duyamıyor, hissedemiyor, yapamıyorsun. Senin adına Tamat'ın belirlenmiş olduğu amaçların peşinden koşarak, köle olduğun gerçeğini göremiyorsun. Bu yüzden iyi ve kötü diye anlamalar yüklüyordun hayatına. Grigo yaşlı adama: Pencereden içeriye güneşin ışıkları dökülmeye başlamıştı. Grigo güneş ışıklarının verdiği rahatsızlıkla gözlerini açtı, saate baktı on bire geliyordu. Yine işe geç kalmıştı. Hızla üzerini değiştirirken, odadaki komedinin üzerindeki esrar kırıntılarını itina ile topladı. Sokakta hızlı adımlarla yürürken, gece yaşadığı esrar tribi aklına geldi. Sonra gördüğü halüsinasyonların devam ettiği düşüncesiyle endişelenirken, önündeki caddede ilerleyen otobüsün içerisinde, Angel'in kucağındaki Meri, ona el sallayarak geçiyordu. |
|
NAZ - Demek her gün görüyorsun? Peki, bana tarif edebilir misin? Yine o sabahlardan biri. Kahrolası kadının ne sesini duymak istiyorum, nede gözümü alan saçlarını görmek. Sıska vücuduyla bana tüm gerçekliği anlatma derdinde. Oysa biliyorum aklında kocasından başka adamları nasıl ayartabilirimden başka bir şey yok. Birde gözlerimin içine sızan alaycı bakışı ve S'lerde bir metre dışarı çıkan dili yok mu ? Çığlıksız öldürebilir mi canavarlarım bu kadını? - ... - Yazık çok yazık! - Eee bıktım artık ..hiç birşey olacağı yok her geçen gün kötüye gidiyor bu kız Sana söz verdiğim gibi susuyorum, kimseyle konuşmuyorum sanki sen oluyorum her harf bende kalınca. Naz artık uyumuyordu..Yemekleri de iştahsız bir bebek gibi geveliyordu ağzında... - Kalk diyorum sana! Semra Hanım'ın bağırışları sanki Naz'dan teğet geçiyordu... - Gitmeliyiz randevuya geç kalıyoruz yine! - Naaaz ! Öfkeyle Cemil Bey Nazı sarstı, sanki elinden gelmeyen tüm çözümleri, tokatla bulmaya çalışır gibi... Naz biranda perdeyi sonuna kadar açtı, koşarak koca bir gürültüyü arkasında bıraktı... Küfürler yağdırıyordu, Ayşe teyzeye, Orhan'a, bakkaldaki asık suratlı amcaya, köylüye, kentliye, canını yakan her sözün sahibine... Kibiri büyüdü, öfkesiyle yumruğunu taşlara geçiriyordu. Kibiri büyüdü ve tüm Naz'lı benler usul usul sardı bir öğle vaktinde Haklıyım edası yoktu tavrında. Katil olacak kadar haklılığını ispat ediyordu. Lanetler uçuşurken sesinde çirkin ve yaşlı oluverdi... Dizleri kırılganlaştı. Cemil Beyi karşısında görünce. Tüm sırlarını izbe gerçeklerini bir bir koyuverdi avuçlarından. Parçalanışlarını izledi. Yem oluşlarını. Salyalarından tiksindi. Gözyaşları ılık ılık sızdı ayakuçlarına kadar. Sanki can buldu. O gerçekti. Derin bir soluk çekti gözyaşı ferahlığıyla. Cemil beye döndü yüzünü. Ellerini koyuverdi ağırlığıyla toprağın en dibine. Ruhundaki tüm intihar izlerine inat Fer'leri koydu gözbebeklerine. Yorgundu... Hem de çok yorgun. - Dokunma artık ona... - Ne halin varsa gör. Naz gecenin bir vakti yavaşça pencereye yaklaştı... - Biliyorum her zaman ordasın. Günahım kadar kirli, özüm kadar mucizesin... Artık gözlerindeki anlamları boğuşmalardan çıkarıyorum, uyutmuyorsun beni! Süzülüşün hissediliyor gözkapaklarımda... Ve bilmediği bir an, geçmiş kadar uzakken adam bir anda şimdi oldu. Naz şaşırdı soluğunu ilk kez bu kadar yakın hissediyordu, korku değildi, teslimiyetle, cesaretle baktı gözlerine. İçindeki tüm kuşkuları, dünü ertesini süzdü adamla göz göze gelince. - N'olur tüm çengellerimi bir kerede acısız çek, ama izin ver son kez annemin yüzünü avcuma alıp arınayım... - Yine penceredesin değil mi? Sana hiçbir şey yaramıyor. Delisin işte deli! Ve adam Nazın tüm hayata dar çengellerini dün acısız sıyırmıştı, dünyanın yapışkanlığından... ... |
|
ULU AKHEN'İN HİZMETKARLARI Doğayı izledik ve onu takip ettik bizler hep birlikte, "Vingold un çağrısı" Mongdai'de küçük bir harabeden devşirme yıkıntılar arasında yaşardı Soldo. Eski bir denizciydi, fakat o günler epey gerilerinde kalmıştı hafızasının. Yaşadığı yer küçük bir tepe üzerindeydi. Sabah ın ilk ışıkları ile birlikte biraz yürüyerek yükselmekte olan güneş e doğru baktı, gözlerini kısarak. Hava güzeldi ve hafif bir bahar esintisi ile gelen çiçek kokularını alıyordu. Soldo uzun zamandır herşeyden uzaklaşmıştı. Kendisini bomboş ve anlamsız hissediyordu. Hayata dair tek bir amacı dahi kalmamıştı. Denizden uzaklaştı, insanlardan uzaklaştı,kendinden ve hayattan uzaklaştı. Hayattan nefret ediyordu ve bunu sonlandırmak için kararlaştırdığı günün gelmesini bekliyordu. Hiç kimse bunu bilmeyecekti. Ölüsünü dahi bulamayacaklardı. Bunu uzun zaman düşünmüştü. Tasarladığı zaman gelmişti ve yarım gün mesafe uzaklıktaki bir dağa tırmanacak, en dik ilk uçurumdan kendini sonsuzluğa bırakacaktı. Bir anlığına tebessüm etti ancak bu tebessüm mutlu bir ifadeden ziyade boşvermiş ve alaycıydı. Bir süreliğine etrafına bakındı aynı alaycı ifadesiyle. Yaşadığı arazi rüzgarın getirdiği kokuların aksine çorak ve kuru bir yerdi. Sadece kuru bir toprak, bir kaç eski yerleşim yıkıntısı ve de birkaç kurumuş çalının hışırtısından başka ses yoktu. Gökyüzüne baktı . Orada da uçan kuş dahi görünmüyordu. Yapayalnız ve unutulmuş olduğunu hissetti. Bu gerçek onu boğuyor, nefret ettiği insanları bile özlüyordu. Soldo tepeden inerek harabeye doğru geri döndü. Hazırladığı yolculuk araçlarını yanına aldı. Üç adet uzun ve sağlam gemicilik günlerinden kalma ipler, çekiçler, tırmanmak için yeniden yonttuğu çapalar, biraz da yolluk. İpler tırmanmak içindi. Çıkacağı yüksekliğe kadar onları kullanmak zorunda oluşu ve bunun ölüm için oluşu bir an için garip geldi, fakat fazla düşünmedi bunun için. Yola çıktığında bir yandan da hayatını düşünüyordu. Pek uzun olmasa da uzun yıllar denizlerde dolaşmış, sayısız yerler, yaşamlar ve insanlar görmüştü. Doğunun neredeyse 4 büyük kıtasında da bulunmuştu. Savaşları,hastalıkları,aşkları ve acıları hep gerisinde bırakmış, yüzen adasına bir şekilde hep geri dönmüştü. Bir ara sırf kavga edip kılıç kullanmayı öğrenmek için korsanlara bile katılmış, bir sürü masum insanı canından etmişti altınları için. Bu en son ve içinden çıkamadığı son deneyimi olmuştu aynı zamanda. Bütün bunları anımsadıkça, merhamet dileyen genç kızlar, ölmek istemeyen fakat savaşma gücünden ve kılıçtan yoksun çaresizce evini koruyan erkekler, ondaki tiksinti duygusunu daha da kabartıyordu. Soldo onlara yaptıklarından ötürü hiç bir suçluluk duygusu hissetmiyordu. Hiç acımadığını farketmişti ilk savaşında daha. Onlardan ve yerleşik yaşamlarından hep nefret etmişti. Tıpkı asilzade babasından ettiği gibi. Bu insanların hepsinin ölmesini diliyordu. Hele ki öldüresiye nefret ettiği o kadınlar. Onlara duyduğu fiziksel arzuya karşın üzerlerindeki hem küçümseyici hem de kutsanmışlık fikri onu çileden çıkarıyordu. Canını aldığı iki kadın sürekli rüyalarına girerdi hala. Evet en sonunda binlerce yıllık erkeklik onuru geleneğini de çiğnemiş, o iki genç kızın kendi ellerinden ölümünü izlemişti. Aralarına katıldığı korsanlar bile "sen lanet bir katilsin kahrolası, bizler altın için onları canından daha şiddetle koruyanları öldürürüz ama sen sadece öldürmek için aramızdasın" diyerek günlerce işkence ve aşağılamadan sonra bu bölgede ölüme terketmişlerdi. Soldo iki yıldır buradaydı. Ancak artık içindeki nefretini yansıtabileceği kimseler aramaktan vazgeçmişti. Gençliğinin en büyük umudu büyük okyanusu aşıp batıynın bilinmez topraklarını bulmaktı çocukluğundan beri. Ama bu hemen hemen bütün insanlara göre aptalca bir hayaldi. Büyük okyanus ve bekçisi Otrang ın korkunç nefesinden hiç bir gemi kurtulamazdı. Yıllarca birgün güçlü ve büyük bir gemi sahibi olma umuduyla babasını da reddetmiş ve denizlerde yaşamıştı. Babası kendisi ve kardeşleri gibi onun da müzisyen olmasında diretmişti yıllarca. O ise o aptal asilzadelerin kendisine gösterdiği maymun ilgisinden nefret ederdi her zaman ve bunlara müzik değil korku vermek gerekir diye geçirirdi içinden. Bu sebeplerle genç yaşında evden ayrılmış,ilk bulduğu gemide karın tokluğunas miçoluk yapmış, türlü tehlikelerle de yüzleşmişti. İlk defa korsanlarla karşılaştığında onların kendisinden daha özgür oluşu, güçlü görünüşleri karşısında kendi çaresizliğini farkedişi, en önemlisi de hayatı boyunca bu şekilde gemilerde çalışarak asla bir gemi sahibi olamayacağını anlaması Soldo nun aklına onlar gibi olabilme düşlerini sokmuştu. Bu arzusunu gerçekleştirmesi için ilkin gaddar ve acımasız olması gerektiğini anlamış, değerli yüklerin taşınacağı bir gemiye tayfa olma şansını elde ettiği ilk gün o güne kadar türlü yerlerde rastladığı bu tür insanlara önceden yanaşıp gemideki tüm askerlerin yerini ve mühimmatının miktarını, gideceği rotayı bildirmişti. Karşılığında tek istediği de onlara katılmak olmuştu. Ancak işler umduğundan daha zor ilerliyordu. Uyum sağlaması epey zordu. Çünkü herkesin korkunç canavarlar olarak andığı bu silahlı hırsızların da kendine göre bir hiyerarşisi ve kuralları vardı. Örneğin başlangıçta en pis işler hep ona kaldığından ganimnmetten hep en az payı aldığı gibi, herhangi bir pusuda ilk feda edilen de kendisi oluyorddu ve daima başının çaresine bakmanın yolunu bulmak zorundaydı. Bu onu daha da acımasız yapmıştı. Gruba sonradan katılmış olmanın neden olduğu dışlanmışlığı, kimsenin duraksamadan yapamayacağı gaddarlıkları ve gözüpekliği ile dengeliyordu. Ancak yıllar geçtikçe umudu giderek tükeniyor ve bunun yanında acımasızlığı artıyordu. Bazı baskınlarda ani tepkilerinin neden olduğu vahşet yüzünden rehine değeri olan deniz subaylarını öldürmüş, bu durum hem onları zor duruma sokmuş hem de haklarındaki idam kararlarının artmasına neden olduğu gibi, sarı bayraklı korsanlar olarak da adlandırılan, genelde birtakım şaibeli deniz subaylarından ve askerlerden oluşan kimseye bağlı olmayan kelle avcılarının da yüksek ödüle karşılık gelen cazibeli bir hedefi olmuşlardı, hem denizde hem de indikleri limanlarda. Son cinayetinden sonra ödül üç e katlanmış ve liderlerinin emriyle türlü aşağılamalardan sonra onu ne kelle avcılarının ne de diğer yasa koruyucularının uğramayacağı bu çorak eski yerleşim bölgesinde bırakarak sözde iyilik de yapmışlardı. Tabi bunun bir nedeni de son olaydan sonra birçok insanın gözü önünde gerçekleşen bu olay vasıtasıyla etraflarındaki kelle avcılarının ve yasa koruyucularına karşı kendi suçlarını da Soldo nun üzerine atma şansı bulmuşlardı. Artık aralarında o olmadığına göre bir süre ortalarda görünmedikten sonra onları takip edenler de azalacaktı. Bunları düşünerek yol alırken,aklına her zaman böyle olmadığı geldi. Mutlu günleri de vardı. Sadece annesini sevmişti. O ona hiç kötü davranmamıştı. Çocukken babasının zoruyla eline tutuşturulan flüdü ile birlikte türlü arkadaşlıklar bile edinmiş, hatta sevdiği kızlar bile olmuştu. Ancak müziğe yeteneği yoktu ve bunun yüzünden yaşı ilerledikçe babasının şiddet ve aşağılamalarının miktarı artmıştı. Başka bir hayat şansı yoktu ama o daima deniz kıyılarında gezinip ötesinde neler olduğuna dair düşler kurardı. Hangi saatte hangi gemilerin yaşadığı kent in limanına geldiğini bir bir ezberlemişti. Bir defasında babası onu daldığı ve vakti unuttuğu bir vakitte limanda yakalamış tekme tokat eve kadar aşağılayarak götürmüştü. Bu sırada etraftaki insanların kahkahalarını da hiç unutmamıştı. Bir kısmını tanıyordu. Hatta iyi geçinirdi ve mutlu hissederdi aralarında. Ama bunca aşağılandığı anlardaki neşelerini farkettiğinde, babası bir yandan onları selamlarken bir yandan da onu tartaklamayı sürdürdüğünde gösterdikleri umursamazlıkları onda ki ilk en büyük sarsıntıyı yaratmıştı. Soldo bir daha o limana gitmedi. Kafasına koyduğu kaçış gününe kadar da babası ne derse onu yaptı. Ondaki bu ani değişimi ve kayıtsız hali tek farkeden annesi ise bir süre sonra hasta düşüp verem den ölmüştü. Onun ölümünden sonra giderek daha da yalnız ve acımasız biri olmuştuı ,hayattaki onu teselli eden tek dostu da gittiğinden. Bir de kızkardeşi vardı ancak o her zaman babasının gözdesiydi. İyi keman çalıyordu ve bu konudaki yeteneği yüzünden babasının ona gösterdiği ayrıcalık altında gün geçtikçe ezildiği gibi kızkardeşi de Soldo nun işe yaramaz bir aptal olduğunu düşünmeye başlamıştı çoktan. Kendi yaşıtları ile ona oynadığı oyunların haddi hesabı yoktu, sürekli dalga geçip eğleniyorlardı. Yolda bunları düşünerek tebessüm ediyordu. Tüm hayatı berbat bir hikayeydi. Tek yapabildiği de bunun intikamı olmuştu. Üstelik o çocukluk anıları; aklındaki o deniz kıyısında geçirdiği anlara dair kalmış olan tek iyi anıları da şu anda yeniden anımsamıştı, ölüme doğru yürürken. Soldo ulaşmaya çalıştığı hedefe yani tırmanacağı kayalık dağa doğru yaklaştığında bir anlığına duraksadı. Önündeki küçük tepeye sessizce ilerleyerek yere yattı ve ileriyi gözlemeye koyuldu. "Kahrolası kader" diye geçirdi içinden ve küfrederek göğe baktı. Gitmesi gereken güzergahta pek de tekin görünmeyen bir yığın adamın homurtuları yükseliyordu. Biraz daha içeri sokularak kim olduklarını anlamaya çalıştı. Bunlar doğunun en korkunç insanları, Vingold un klanıydı. Soldo onlardan birini esaret altında tutulduğu bir hücrede tanıma şanssızlığını tatmıştı. Bu insanlar ya öl ya öldür düşüncesi ile yaşıyorlardı, asla plan yapmaz, hücrede bile ölümüne kavga ile istediklerini yaptırırlardı. Soldo onların kaba kuzeybatı halkının farklı bir şivesiyle konuştukları dillerini anlayabiliyordu. Dilleri bile kimsenin şvesine benzemezdi yüksek sesle ve daha kaba konuşurlardı. Duydukları yüzünden titremeye başlamıştı. Efendi Toar! Çevremizde sinsi bir kedi gibi gizlenerek bizi izleyen şu zavallı yalnızı ne yapacağımızı hala söylemedin. -Köpekleri mi yiyorlarmış, hem de başlarını kesmeden derisini yüzerek. Soldo bu dehşet insanlar hakkında ilk kez yeni birşeyler duyuyordu. Asla yabancılarla, yakalandıklarında düşüncelerinden bahsetmezlerdi. İnsanlar bu klanın bu derece bir vahşet ile neden saldırıya geçtiğini bilmezlerdi. Onlara şeytan isimleri verilmişti. Çünkü asla esir almazlar ve vahşetlerinde yaşlı kadın çocuk ayrımı gütmezler hatta özellikle önce çocukları katlederlerdi ailelerinin gözü önünde. Kimi girdikleri köylerde insanlar aniden öldürülür ve başları kesilirdi. Bedenleri kancalara asılıp kafaları üst üste yığılırdı. Ama en büyük vahşetler güneyde gerçekleşirdi. Soldo hücrede kaldığı sürece vingold klanından ölüm mahkumu savaşçının kendisine sunulan her et yemeğinde birine saldırdığını ve öldürmeye çalıştığına şahit olmuştu. Bir hayvandan bahsederken gözleri ışıldardı. O zamanlar sürekli bir olay çıktığından sebebin et yemeğinin kötülüğü olduğunu sanmıştı. Bu insanlar neye inanıyordu böyle? Ölüme gittiği bu yolda birden dehşete kapıldı. Kendisi için kolay ve çabuk bir ölüm tasarlamıştı, ancak bu kişilerin elinde buna imkan yoktu. Konuşmasından ve tipinden kendisinin güney halklarından olduğunu anlamaları uzun sürmeyecekti. Üstelik eskiden o da bahsedilen geleneksel yemeği severek yerdi. Zaten bu vahşilere kendini savunması gülünç olmaktan öte bir anlam ifade etmezdi. Dahası kolunda hala korsanların dövmesi vardı ve ünü bir dönem diğer korsanları aşmıştı saldığı dehşet yüzünden. Kelle avcıları için asılmış ilanları elbet içlerinden birileri görmüş olmalıydı. Gizlice uzaklaşmak için davrandığında bazı hareketler sezinledi. Yüzünü dönmedi ama arkasının çevrilmiş olduğunu anladı kaçmayı düşündüğü yönde. Bunun üzerine ani bir hareketle öne atılarak hızla koşmaya başladı. Arkasındaki klan savaşçıları ulumaya benzer seslerle kovalıyorlardı. Sanki bir canavardan kaçar gibiydi ve onca mücadelesine rağmen bu kadar hızlı koşabildiğinin farkına varmamıştı daha önce. Şimdi hedefe ulaşmıştı garip bir biçimde ve hızlıca kayalık dağa tırmanmaya başladı. Savaşçılar da peşindeydiler. Neyseki ok ile düşürmek istemiyorlardı onu canlı ele geçirmek zorundaydılar. Ya da okçuları var mıydı göremiyordu. Anımsadığına göre insanları yaralamaktansa kasap gibi doğramayı yeğlerlerdi. Fakat tırmanmakta epey hızlıydı. İpini ve aletlerini de kullanarak bir süre sonra arayı epey açmıştı. Yaşadığı sürece böylesi bir çabası olmadığını fark etti birdenı Ölmemek için hiç olmadığı kadar kendini yormuş nefesi tıkanarak göğsünde dayanılmaz bir acı oluşmuştu. Bir süre soluklanmak için durdu ve düşünmeye başladı. Şu anda ölmeyi düşündüğü yerden daha yüksekte olduğunu görüyordu. Fakat içinde garip bir his onu bu eylemi gerçekleştirmekten alıkoyuyordu. Atlarsa kendi arzusuyla aldığı karar gereği mi yapmış olacaktı bunu, yoksa onlardan ve yapacakları eziyetlerden korktuğu için kaçmış mı olacaktı. Her iki durumda da öleceğine göre neden düşünüyordu bunu anlayamadı. Bu garip his ve mücadele onda yaşama devam isteği yaratıyordu şu anda. Savaşçılardan birinin diğerine Soldo nun ismini haykırdığını duydu yerinden kalkmaya hazırlanırken. Bu onu dövmesinden tanıdıkları anlamına geliyordu çünkü üzeri değişik işlenmiş olan boynundaki korsan dövmesi ile tanınır ilanlarda bile bu ayrıntı işlenirdi. Daha sonra çevik bir savaşçının hızla sol tarafındaki bir yarıktan kendisine yaklaştığını sezinledi. Nereden çıkmıştı bu adam. Ondan daha hızlı ve güçlüydü. Diğerlerinin ona hayranlıkla baktığını görüyordu, bu kişi bahsettikleri acımasız liderleri olmalıydı. Çok iri yarı değildi ama görünümünde ürkütücü bir güven vardı. Gerçekten de bir insandan ziyade vahşi bir hayvan gibiydi ve tırmanırken hiç aşağı ya da bastığı yerin güvenli olup olmadığına bakmıyordu bile sanki her noktasını biliyordu. Üstelik de sadece ellerini ve ayaklarını kullanıyordu bunun için. Uzun zaman denizde girdiği ganimet mücadelesi savaşlar, bazılarını akılla ya da hileyle alt edip yenemeyeceğini öğretmişti ona. Bu savaşçı da onlardandı. Kendisini aşağı bırakmak zorundaydı artık. Ancak o sıra savaşçıdan duyduğu cümleler onu duraklattı. -Ölmeyi tasarlayan bir cani için pek fazla düşünüyor Soldo. -Ölmek istediğimi kim söylüyor? diye seslendi. Sizi onlar mı gönderdi? Bu ne saçma bir durum, ölmüş olmalıyım sanırım ve cezam bununla yargılanmak. -Onlar, o kadınlar sizin klandan değillerdi. Onları nereden tanıyorsun? "Onların hepsi yalancı." Diye kükredi birden Soldo. "O kadınlar kazaydı. Diğer adamlar önünde küçük düşecektim. Beceremedin diyeceklerdi. Öldürmek değil korkutmak istedim onları ama bana saldırdılar." Sen zaten bir ölüsün Soldo. Çoktan terk etti Akhen seni. Küçük bir çocukken yitirdin onu ve yerini kirli şeylerle, korkuyla doldurdun. Sana canının hissini tekrar anımsatacağız. Son çırpınışlarında gerçekten yaşamı hatırlayacaksın. Onu korumak için nelere dayanabildiğini tekrar anımsayacaksın. -Kahretsin arınmak istiyorum ben! Her şeyi unutmak istiyorum. Hatırlamak istemiyorum. Yeniden başlama umudu yok mu hiç? -Küçük Soldo ağlıyor. Belki senin derini yüzmekle başlamam. Ölmek isteyenleri öldürürüm. Çürümüşleri canlandırırım ama bu ölümcül acıya eşdeğerdir. Kanın önce vücudunda akmalı. O duyduğun derisi yüzülmüş adam iyileşti ve yaşıyor. Ama diğer öldürdüğümüz halklar; onlar ölmeli. Bize çağlar boyunca şeytanın hizmetkarı diyecekler. Kanlı dehşetin en ileri aşaması diyecekler. Kimsenin aklına gelmeyen işkence ve öldürme metotlarımıza akıl sır erdiremeyecekler. Oysa hiç düşünmüyoruz. Akhen in ruhuna ve çocuklarına ne yapılıyorsa bunu onlara yapıyoruz. Kendilerini ne kadar da üstün ve özel hissediyorlar,öyle olmadıklarını anlayacaklar. Kurbanlık hayvanlar ne hisseder öğrenecekler. Saygısızca katlettikleri ne hisseder bilecekler. Sesi umursanmayan küçük çocuklarda uyandırılan nefret ne hayal eder öğrenecekler. Bizi hiç sevmeyecekler ve bundan ötürü mutluyuz. Çünkü bizim onlara verdiğimiz şeyin kıymetini sadece Akhen bilir. Aslanın dişleri arasından kurtulan yaralı geyiğin oracıkta neden yığılmayıp tekrar koştuğunu o bilir. O geyik bir daha asla bir aslana yem olmayacaktır. -Onlar kardeşlerimiz. Biz et yemeyiz çünkü etini yediğin hayvan yeniden filiz vermez. Ama bunu öğrenmeyenler ve öldürdüğü hayvana kardeş gibi bakıp üzülerek ayin eşliğinde canını alanlar kardeşlerimizdir. Onlar ne fazla ne az ne de saygısızca tüketirler. Akhen den özür diler bizi böyle sen yaptın, bu hüznün ve savaşın nedenini bilmiyoruz derler. Onlar hayvandır. Onlar aslandır, şahindir, kurttur. Çölde dinlenen devedir, pusuya yatmış çakaldır, Akhen in ruhuna kayıtsız yaşayamazlar. Ama ona kayıtsız olanlar bunun aynısı kendilerine yapılmadıkça her şeyin kanını emecekler. Sen ise Soldo, ölmesini arzuladıklarının ve öldürdüklerinin yarısında doğrusun fakat diğer yarısında kendini cezalandırıyorsun sürekli. Sen diriltilebilirsin. Akhen seni yeniden kabul edebilir eğer gücünü korursan. -Sizler delirmişsiniz. Benden ne istiyorsunuz? Batıda gerçekten canavarlar olduğu doğruymuş demek. Bende ömrüm boyunca o uçsuz okyanusun ötesini düşledim bir aptal gibi. Ve bu düşüm meğer kabusummuş aynı zamanda. -Peki ya sizler Soldo? Seni ölümde asalet sahibi yapan nedir? Neden kendini yüksek bir dağdan aşağı bırakıyorsun? Tanrıya daha mı yakınsın? Bugünlerde ona daima yakınmışsındır eminim. Kendi dehşetinizi kadar gaddar inandığınız sahte ruhlar da. Tıpkı sizler gibi. Akhen in ruhu bir batıl öyle değil mi? Bizler sizin düşmanınız evet. Bizler şeytanız sizin için evet. Ama bizler sizi şeytan görmüyoruz ölüsünüz siz. Sizi diriltmek için bütün korkularınızla yüzleştiriyoruz ve en büyük kabuslarınızla, en korktuğunuz aşağılamalarla. Sen seni küçük düşürenlere karşı ne yaptın? Hiç bir şey küçük düşürecek başkalarını buldun. Sizler aç bir hayvanın saldırısına uğramaktan çok korkarsınız. Onları öldürür ve kendinizi kutsarsınız. Onların ruhu ve aklı yok diye kendinizi teselli eder fakat aslında korkusuzluklarından intikamınızı alırsınız. Saf gerçekse şu ki, sizlerin ruhu yok. Pıhtılaşmış kanla dolu ölü bedenlersiniz. Sizler varoldukça Akhen in ruhu yasa boğulacak. Artık rüzgarlar batı da eskisi gibi değil,gökyüzü daha kızıl. Yağmurlar geç geliyor. Çünkü ağaçları ve bitkileri,hayvanları acımasızca öldüren, yakan, tüketen kötü ruhlar istila etmiş doğusunu. Onun öfkesi saklıdır. Ama bizler onun öfkesinin gizli eliyiz ve o istemeden onu koruyacağız daima. -Peki ya ben? Kardeşiniz miyim,yok ettiğiğiniz kötü bir ruh mu? Savaşçı bu sözlerin ardından üç hamlede yukarı sıçradı ve Soldo nun yanına ulaşarak bıçağını alnına dayayıp sertçe bastırarak Soldo nun çığlıkları içinde alnında derin bir kesik oluşturdu. Soldo acıyla bağırıyor ve kendini aşağı bırakmak için uğraşıyordu. Ancak buna izin verilmedi. Soldo ölmeyecekti ve bu ilk hamle kendi bedensel varlığını ve kanını hissetmesi için açılan ilk çentikti bedeninde.
|
|
İVEDİ(K) Gece, güne karasını çalarken, vakit henüz erkendi. Maviyi, yeşile çalan gökyüzü, utancından kızıllaşıyordu. Şehrin adımları olur olmaz, her yerde koşuştururken, korna sesleri, betonarme yapılara çarpıp, gök gürültüsü gibi çöküyordu, evlerimize. Duasına çıkılan yağmurlar, yağmayı bekliyordu şehre sokulmamış evlerin üzerlerine. Ve gün tinsel bir seremoni ile batarken şehrin kıyısında aşıklar için, İşçi recep vardiyasından çıkıyordu. Vakit henüz daha çok erkendi; vardiyasından çıkıp evine dönmeye hazırlanan Recep'in vakur bir şekilde proleter tabanları ile esnaf ziyareti yaptıktan sonra salaş bir meyhanede, iki tek atıp neşelenmesi için. Vardiyası dakikalar önce bitmiş olmasına rağmen, kapının önüne gelen ayakları beton gibi kaskatı kesilmişti. Günün tüm telaşını ve koşuşturmacasını neşter gibi kesip atan, fabrika zilinin çalması, Recep'i derin bir çaresizliğe boğmuştu. Bir ömrün muhasebesini yapmayan Recep, bir ayın muhasebesini yaparken buldu kendini kapının önünde. Bir aylık muhasebe mi yoksa kapının önünde bulunmak mı, ürküttü, recebi bilinmez ama kurumuş ter kokusunu sigara dumanına karıştırarak hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Her akşam onu mahallesine götüren adımları bu akşam onu ters bir istikamete doğru yöneltti. Mahallesinden uzaklaşan Recep, her adımda daha çok yaklaştı kaçtığı şeye yaklaşırken kendini vitrinlerin arasında dolaşan kalabalığın içerisinde buldu. Şehir öylesine hareketli ve hızlı akıyordu ki şehrin caddelerini panayır yerinden ayıran tek şey, orada bir panayırın bulunmayışı ve bunun günlük bir koşuşturmaca olmasıydı. Herkes görmek istediklerini, görerek çarpmadan ama birbirine sürtünerek ilerliyordu. Yoksul sokakların sefaletini unutan ve bir an içinde olsa kafasını dağıtan Recep, şehrin ışıklarına ve ışıltılı vitrinlerini seyre daldı. Göz kamaştırıcı, insanın içini açan eşyalara bakıp, bunu yoldan geçen insanların renkliliğiyle süsleyen Recep, etrafındaki aldırmazlığı görünce, fundalıklardan süzülen esintiler kadar olmasa da, günün çaresizliği karşısında bir serinlik hisseti. Şehrin büyüsüne kapılan Recep, günlük sorunlardan uzaklaşıp, insan içine çıkmanın vermiş olduğu rahatlıkla, bu şaşalı, hengâmeyi seyre dalıp, turlarken, ertesi gün düzenlenecek miting için, şehre giren bir partinin konvoyunu ve konvoyun hemen önündeki otobüsün içerisindeki şişman politikacıları gördü. Dededen kalma bir söz, geçmişin derinliklerinden çıkıp "Eğreti eşeğe binen tez iner." diye seslenip, onu tekrar mahallesine yöneltti. Dönüş yolunda, biraz önce tüm albenisi ile onu etkileyen, şehrin ışıkları ve ışıltılı vitrinleri ona bir cam kadar yakın olup bir yıldız kadar uzak gelmeye başlamıştı. Şehir, tüm büyüsünü yitirmişti artık. Gün, geceye tutsak düşmüştü. Ve Recep'in yorgun bedeni varlığını öylesine hissettirmeye başlamıştı ki, ilk ses şişen ayaklarından geliyordu. Kendinden çok uzun bir zaman dilimi önce, vazgeçen Recep homurdanan vücuduna, bakıp gülümsedi ve bu sesi kendine daha tanıdık kabul edip, günün ilk samimi gülümseyişinin içerisinde derin ve kadim bir duygu hisseti. Evine dönmek için yöneldiği yolda, Puslu düş'ü ile vedalaşmak için arkasına bakıp keyiflenmeye çalıştığı sırada, elini, bir dal sigara almak için cebine uzatınca, yoksul cebinden, karısı Fatma, kızı Ayşe ve oğlu hasan için çıkan faturaları görünce, düğüm düğüm olan boğazına inat, bir küfür salladı dünyaya içten içe. Yutkusunu, o gün bu gün, Recep'(ler) dışında kimsecikler unutmaz. |
|
Caminin hoparlöründen imam, tüm köyün erkeklerinin okulun önüne toplanması gerektiğini bağırdığında; hemen ayağa kalktım. Daha bir adım atmamıştım ki; torunum Necat nefesi kesilmiş halde bana doğru koşarak; - Dede! Köye müfreze geldi, dedi. Daha o anda dizlerim gevşedi. Ayak tabanlarım kaşınmaya başladı. Gömleğimin en üst düğmesini de ilikleyip yola koyuldum. Şimdi bana dinim imanın üzerine yemin etmemi isteseler ne yapacağımı. En kötüsü de buydu ya! Seksen yaşındayım. Kendimi bildim bileli, namazımı kılar, orucumu tutarım. Onca yol gittik, hacca gitmek için. Şimdi hepsini de atmak olmaz ki. İçimde dua ederek yoluma devam ettim. Mavzerin yeri sağlamdı. Hani şu din iman yemini olmazsa hiç bulamayacaklar. Eh, ne yapalım. Bir defasında imam; zor altında yapılan yeminler, geçersiz sayılır demişti. Dedi demesine de; onca kişinin önünde dini imanı at, olacak iş değil ki. Şu müfreze gitsin yerinden çıkarıp satacağım şu nazlıyı. Orada öylece duruyor. Ne işe yarıyor ki? Allah lazım etmesin. Satacağım işte. Nedir bu korku yahu? Canımız mı kıymetli? Mavzer mi? Hükümete de haksızlık yapıyoruz. İşleri güçlerini bırakıp bizimle uğraşıyorlar. Nah rütbeleri böyle böyle komutanlar gelip de bizim gibi adamların peşine saatlerce takılıyorlar. Onları da yormayalım artık. Bu cengâverler gâvura karşı az mı cenk yaptılar. Her biri bir pehlivan gibi maşallah. Savaştılar ya. Hem de hiç durmadan. Bunlar değilse de babaları yaptı, ne fark eder... Ama işte şunu bir atlatalım. Hani vermesine veririm. Çıkarıp onlara da veririm. Komutanım! Buyurun, hediyem olsun, derim. O zaman da tüm köylü korktum diye üstüme gelir. Anlamazlar ki halden bu köylü canım. Hükümetin askeri gelmiş, bir mavzer istemiş benden. Ne var yani çıkarıp vermişim. Çok mu? Hiç de değil! Evleri geçip de okul önüme çıktığında şaşırdım; ben en sona kalmışım meğer. Herkes orada. Sıraya girmişler. Ne çabuk geldiler yahu. Oysa ben duyar duymaz yola çıktım. Dizlerimde iş kalmadı artık. Kızarlar mı bana geç kaldım diye? Acele etmeli hükümetin askeri, paşaları; bekletmek olmaz. Gel dedi mi, geleceksin. Dizlerimi mi bekleyecek. Olmaz, zamanında orda olmalıydım. Baksana Nayif bile varmış sıraya girmiş. O da yaşıtım ya, acele davranmış belli. Şu çakı gibi Er'de bana doğru geliyor. Ne diyeceğimi de unuttum. - Selam'ün aleyküm komutanım! Şu karşıda kollarını arkasında bağlayan komutanları olmalı. Baksana omzunda bir sürü demiri var. Şu elbiseler, demirler ne de yakışıyor hükümetin askerine. Daha bekleyecek miyiz acaba? Muhtardan başlasalar ya sorgulamaya? Bizde onun verdiği cevabın aynısını verirdik artık. Komutan da çok sinirli birine benziyor. Bu sefer sıkı istihbarat var. Hacı Ramazan'dan başladılar sorguya. Onun da mavzeri yok ki? Ne yapacak şimdi. Vallaha işi yaman. Komutan: Sonra da bana döndü. O bana gelmeden ben yaklaştım ona. Bizim gibi birkaç ihtiyar daha itiraf ettiler silahlarının yerlerini. Ama gençler dayandılar. Gençlerden çok azı verdi silahlarını. Hergeleler! Dayanıklıdırlar, yesinler o kadar da dayağı. Şimdi uzun süre ağızlarından çıkarmayacaklar bizi. Hükümetin maşallah bu tokadını yemek de herkese nasip olmaz.
|
|
Kaderin cilvesine dolanan milyonlarca insandan biriydi oda. Yalnız olmayışı avuntusuydu işte. 34'ündeydi. Başarısız bir evlilik geçmişti başından. Pişmanda değildi zaten. Severek evlenmişlerdi, âşıklardı belki de. "Çabuk tüketmişliğin kurbanı olduk biz, çözümsüz değildi ki." Diye geçirdi içinden. 7 sene beraber yaşamışlardı. Tatillere gitmişler, akşam yemeklerine çıkmışlardı. Senelerce bir aşkı yaşatmayı başarmışlardı. Akşamları film izlemişler, sonrasında tatlı tatlı sevişmişlerdi. Arkadaşlarıyla güzel akşamlar yaşamışlardı. Şimdi hiç görüşmediği arkadaşlarıyla. Beraber para biriktirip, beraberce yemişlerdi. Çocuk sahibi olmaya karar verdiklerinde de sade bir nikâhla evlenmişlerdi. Onlar başka çiftler gibi evliliğin aşkın büyüsünü yutmasına izin vermemişlerdi. Çocuk sahibi olmayı çok arzuluyorlardı. Evliliklerinin 2. senesinde çocukları hala olmayınca doktora gitmeye karar verdiler. İhtimalini bile akla getirmedikleri bir sonuçtu bu. Kadın adamı terk etti. Çocuk doğurmak istiyordu, kendi çocuğunu! Yalnızdı şimdi. Ne âşıktı, ne de âşık olunan adamdı. Varlığının farkına bile varılmayan evrende 34. yaşını tüketişini kutluyordu. Kendisi, sigarası ve şarabı. Puslu bir Eylül akşamı esintisi. Pencereden giren rüzgâr onu 2 sene öncesinin Eylül'üne götürdü. Eylül'de evlenmişlerdi. Şimdi nerdeydi, kiminleydi. Yalnızdı ya, geçmişi mühim miydi? Bir küfür salladı Tanrı'ya. Dindar bir adam olmadı hiçbir zaman. Ne varlığına inandı Tanrı'nın, ne de yokluğuna. Hiç aklına getiresi bir durum yaşamamıştı zaten. Derinine yalnızdı bugün. Bundandır ki Tanrı'yı anası gelmişti. Bir tek annesi arayıp kutlamıştı. " Selin" dedi yutkunarak. " İkizi oldu". Küçük bir acı, sahip olamayışına başkasının sahip oluşu. Melankolinin köküne inecekti bu gece. Doğmuştu işte bugün. 34 sene! Çokta yaşlı sayılmazdı. "Yeni bir hayat kurabilirim" dedi. Şarabını bitirdi, sigarasını söndürdü, ceketini aldı ve çıktı. İşlerinin iyi gittiği zamanlarda aldığı arabasına bindi. Kontak tekledi, benzin yoktu. Hatırladı. En son evden çıktığında çekici getirmişti arabayı buraya. Benzini de yoktu, alacak parası da. Bir küfür daha salladı. Sigara yaktı, yürümeye başladı. Yağmur yağıyordu hafiften. Damlalar her yüzüne vuruşunda iliğine kadar titriyordu. Sevmezdi yağmurda ıslanmayı. Çeyrek saat sonra üniversiteden arkadaşı Kerim'in kapısındaydı. Salonunun ışığı yanıyordu, uyumamıştı. Kapıyı tıklattı, üçüncü vuruşunda Kerim açtı. Şaşırdı, ne işi vardı ki bu saatte? İçeri buyur etti. Bir huzur çarpıyordu insanın yüzüne bu eve girince. Kerim'in hep düzenli bir hayatı olmuştu. Hoş bir karısı, ikide "çocuğu" vardı. Bu yıl dershanesinin üçüncü şubesini Beyoğlu'nda açmıştı. Durumu iyiydi, zeki adamdı. Şanslıydı. -Rahatsız ettim bu saatte, ama sabahı bekleyemedim. -Sorun değil, hayırdır? -Dershanende öğretmen açığı olduğunu söylemiştin. -Evet? Yutkundu. Böylesi anların cümleleri ona göre değildi. Kendini minnet eder gibi hissetti. Tiksindi kendinden. Buraya hiç gelmemiş olmayı diledi. Geçti, buradaydı ve karsısında duran adam neden burada olduğunu bilmek istiyordu. -Ben yapabilirim. Kerim şaşırdı, çünkü daha önce teklif ettiğinde kesin kararını bildirmişti. İkna etmeye çalıştıysa da boşaydı, kararlıydı. Şimdi ne olmuştu da kararını değiştirmişti? Sormadı, vazgeçeceğinden korktu. -Çok sevindim, hemen başlamalısın. Sezonu yeni açıyoruz. Hatta yarın sabah gel konuşalım tekrar. Bir kahve, havadan sudan muhabbet, sonrası görüşmeyi dileyen sözcüklerle ayrılış. Yine aynı yoldan yürüdü. Yağmur dinmişti. Yeni bir hayata başlıyordu işte. Ama ne hevesli ne de huzurluydu. Zoraki bir boyun eğişti içinde hissettiği. Yürüdü, yağmurda ıslanmadan. Bir bardak şarap daha doldurdu kendine. Gün bitiyordu, biraz daha kutlama yapmalıydı. Yarın erken kalkacaktı. 3 yıldır öğrencilerinden ayrıydı. Selin gittiğinden beri her şeyden ayrıydı. Birkaç tercüme, bir iki özel öğrenci, yaşamasına yetiyordu. Ama ona yetmiyordu. Yarın yeni bir sabahtı işte. Yeni bir hayattı. Yine para kazanacaktı, annesini görmeye gidecekti. Belki tekrar arkadaşlarını arardı. Belki tekrar âşık bile olabilirdi, kim bilir. Gülümsedi. Şarabını bitirdi. Balkona çıktı, hava serindi. Ama yağmur yağmıyordu. İç çekti, içeri girdi. Kitaplığın çekmecelerini kurcaladı. Bulamadı, nereye koymuştu? Yatak odasına gitti, Selin'le sevişmelerinin olduğu yatağa baktı. Yorgundu, uykusu geldiğini fark etti. Çekmeceyi açtı, ordaydı. Balkona döndü. Bir sigara yaktı. Hiçbir şey düşünmeden içti sigarasını. Havaya baktı, yağmur geliyordu. 34 senedir bu dünyadaydı. Yarın belki de yeni bir 34 seneye başlayacaktı. İç çekti tekrar. Annesini düşündü. Gülümsedi. Sıktı, tek kurşun. Bitti. Yağmur başladı. Sevmezdi yağmurda ıslanmayı.
|
|
KARAMUK Gözlerini aynadan sakınarak taşlıktan dışarı attı kendini. Durdu. Rengi; batan kış güneşi misali kumral, sarı, kızıl karışımı iri kıvrımlı saçlarını düşündü Zehra'nın. Sonra yüzü... Yazın, bağın ötelerinde böğürtlen toplarken bulduğu o keşfedilmemiş pınar kadar berrak yüzü. Doğadaki her yeşilin kıskanacağı renkte gözleri, karların üzerine doğan bir sabahın pembeliğindeki yanakları. ''Of Allah'ım...'' dedi. Sonra da; ''Salaksın işte salak .'' O güzelliği silivermek için beyninden ayaklarını taş merdivenlere hınçla vura vura indi bahçeye. Koşup armut ağacına bir tekme savurdu. Sırtını dönüp yaslandı sonra ona. Karşıdaki ötmenin kirli camından yüzü yansıdı gözlerine. Baktı. Döndü. Armut ağacına bir tekme daha savurdu. Kirli cama yine baktı. Az önce kendini sakındığı aynada gördüğü, Zehra'nın yüzü ve kendi yüzü yan yana düştü o camda. Dokunduğunda diken misali eline batan zifir karası saçları, çipil çipil gözleri, buğday rengindeki teni ve tüm bu çirkinliklerden af dilercesine kendisine lütfedilen yeşil gözleri Zehra'yı savurdu ötelere yanından. Döndü. Sırtını yasladığı armut ağacına yüzünü döndü. Armut ağacı. Kara meyveli armut ağacı. Babasının eylül geldi miydi toplayıp her birini özenle gazetelere sardığı, sandıklarla ötmeye depoladığı, kış boyu durduğu yerde olgunlaşıp tatlanan ve annesinin ona hamileyken kilolarca yediği, kara armut doğuran armut ağacı. ''Evet, evet kesin bu yüzden, bu kara armutlar yüzünden bu kadar kara ve çirkinim.'' diye düşündü. Sonra babası. Kara armudu oraya diken babası. Kulakları yıllar sonrasından bir ambulans sesine irkilip, dönüp sarıldı ağaca babası yerine. Gülizar içinden geçen bin keşke ile dua ediyordu bu saçma olduğunu bildiği hayale ve ona şöyle seslenmişti sessizce. ''Sen şahın oğluyla bile evlensen, benden zengin olamayacaksın, asla. Çünkü ben sevdiğimle evleneceğim, Emin'le.'' Bedeni, bu düşüncelerden yorulmuş beyni ve ruhunu alıp, gölgelikteki bahçe divanına uzatıverdi. Mahzundu, mahmurdu, kırgındı. En çok da kızgındı şahın oğluna. Tam beş yıl geçmişti o konuşmanın üzerinden, düşmemişti uçağı. - Nasılsın bakalım karamuk, dedi. Karamuk, kara armut, kara kız... - Ablan hazır mı? Kapı dıştan çekilip, çıngırağın sesi susana kadar bekledi Gülizar. Onu bulacağını zannettiği zenginliğin, Zehra'nın güzelliğine kuruş kuruş satıldığını düşündü. Zaten bunu ilk hissettiğinde, yani iki yıl önce almıştı önlemini ve bununla Zehra'yı belki yirmi yıl sonrasında, yirmi yıl öncesi bir fakirliğe mahkûm edecekti. Gülizar'ın zenginliğini, Zehra'nın güzelliğine çaresizce terk edeceği gecenin hazırlıkları sürerken bahçede, O, çıngırağın sesine koştu. Postacının elinden zarfı aldı, çıkardı, okudu, okudu okudu... Kazandığınız okul:
|
|
YERE DÜŞEN YELDİRME İhsan verip kendini çocukluğuna oynadı ha oynadı. Akşamlar mı onundu, o mu akşamların anlayamadı. Yamalı pantolonunu sokakta oynasın diye giydirmişti annesi. Çamura bulanmıştı ellerinin ayası ve az sonra da bir garabete bulanacaktı gözlerinin karası. Bir grup çocuk çığlık çığlığa geçti önünden - Geliyorllaaaaar! Her yer birden ıssızlaştı. Az önce ortalıklarda dolanan ahali nasıl bir çırpıda saklanacak bir delik buluvermişti kendine, buluvermişti kendine de, küçücük İhsan'ı nasıl unutuvermişti ortalık yerde? Kimdi gelenler anlayamadı İhsan, geçip gideceklerini sandı önünden, ortalığı toza dumana boğan azgın kalabalık. İhsan'ın kim olduklarını anlayamadığı ve öylece geçip gideceklerini sandığı, ortalığı toza dumana ve haykırışa boğan kalabalık geçip gitti gitmesine de, bir atın terkisinden öylece salıverdikleri ipinin ucunda, atın sekmeleriyle sağa sola taşa toprağa güm güm gümbürdeyerek çarpan kandan morartıdan artık yüzü görünmez olan bir kelleyle... 20'li yılların sonuydu. Seydişehir Hükümet Konağı'nın taştan duvarları havanın bunaltıcı sıcağına rağmen içeriye bir gıdım vermiyorlardı ısıyı. Hâkim Şükrü Bey pencerenin önündeki masasına kollarını dayamış, sade kahvesini de Kinyas Efendi ye söylemiş, kucağına koyduğu hediye paketlerine bakıp duruyordu. Nasıl vermeliydi ki İstanbul'dan getirttiği bu güzelim armağanları oğluyla eşine? Oğlunu çağırsa yanına, gözlerini kapamasını söylese, kollarını da açtırsa çocuğa ve paketini birdenbire koyuverse kucağına olur muydu ki? Çocuk da hemen heyecanla açsa, hemen babasının boynuna sarılıp onu öpücüklere boğsa olmaz mıydı? Olurdu ya, hem de alası olurdu. Eşinin de ne zamandır istediği ipekliden yeldirmesini yatağın üzerine şöyle güzelce serse, yemekler hazırlanıp yenilmeden Fahriye'sinin elinden tutup kadını odalarına çıkarsa, gözlerini kapamasını söylese ve odaya girip tam yatağın karşısında durunca da kadının gözlerini açtırsa olmaz mıydı? Olmaz olur muydu olurdu olurdu, vallahi de billahi de alası olurdu! Pek bir keyiflendi Hâkim Şükrü Bey, elleriyle sıvazlarken kucağında duran, eşi ve oğluna aldıklarını. Kinyas Efendi de tam bu keyif anında getirmişti kahvesini. - Buyurun Hâkim Bey - Sağol K... Sözünü tamamlayamadan Şükrü Bey, telgraf memuru Behçet elinde yıldırım ibareli telgrafla canhıraş bir halde içeri girdi. - Şükrü Bey! Şükrü Bey! Delibaş Mehmet isyana kalkmış, Çumra'yı ters yüz edip Seydişehir'e geliyormuş. Akşama burada olur canavarlar, diyorlar. Gözleri yuvalarından fırlayan Şükrü Bey bir hışımla kalkarken bir yudum bile alamadığı kahvesini boca ediverdi kucağından yere dökülen armağanlarının üzerine. Akşama doğru azgın kalabalık -Allah Allah- nidalarıyla, salyalarını akıta akıta, ellerinde satırlarıyla Seydişehir hükümet konağı kapılarını yerle bir edip sağa sola savurdular satırlarını. Kıydıktan sonra da pek çok cana, Hâkim Şükrü'yü de geçirdiler satırdan. Ve Seydişehir'in okumuş zümresine ibret olsun diye kopan başın altından soktukları bir hançerle kafatasını parçalayarak Hakim Şükrü nün kellesini bir ipe geçirdiler ve atın birinin terkisinden sarkıtarak sürüklediler sürüklediler... Ne zamanki, herkesin bir köşeye saklandığı, ortada da kalıveren İhsan'ın oyuna daldığı yerin önünden geçtiler, geçtiler... Oğlu bilemedi kimin kellesiydi sürüklenen yerlerde ve ne suç işlemişti ki kesmişlerdi adamın kellesini.
|
|
ŞİZOFRENİYE TUTULMUŞ AŞK "Anısı biz olalım bu sokakların," demiştin; en sevdiği şairin tılsımlı bir şiirinden alıntı yapıp, sesindeki ilk gençlik heyecanıyla hevesli ve sırılsıklam aşık bir halde. Ve nasıl da başlamıştık sokaklara adımızı kazımaya: eve geç kalma korkusu, ürkek öpüşmelerin buğusu... Her şeyde bizden bir iz vardı. Şimdiyse, yine aynı sokakta; fakat aynı duyguları barındıramayacak kadar yorgun ruhumla -kafenin, bir ayağı kısa olduğundan sallanan sinir bozucu masasına inat- seni bekliyorum. Gerginim, ne söyleyeceğimi, nasıl söyleyeceğimi, şaşkınlık ifadeni, manalı tebessümümü her şeyi aklımda defalarca kurguluyorum. Tedirginliğim gitgide artıp, bu buluşmanın hiç gerçekleşmemesi gerektiğini düşündüğüm bir anda karşıma dikiliyorsun: - Beklettim mi seni kelebeğim? - Hayır... Ben de yeni geldim... Başka bir cevap bekliyordun sanırım. Bana sıkıca sarıldın diye her şey düzeldi mi, sıcak bir söz mü bekliyordun? Hem tabii ki beklettin; iki yıldır neler çektim yokluğunda, madde bağımlısı gibi ellerini aradım. Bulamayınca eridim günden güne; sensizlik ve sessizlik arasında sıkıştım. Sabrettim, bu günü bekledim. Beklemek, suskun yalnızlıklar biriktirirken, cevapsız sorularla beklemek... Anladım ki bazen umut değil, intikam hayalidir insanı ayakta tutan. - Sana söylemem gereken bir şey var Mehmet... Başkası var hayatımda. Bir çırpıda söyledim; keskin bir bıçağın darbesi gibi ani ve derin olsun istedim söylediklerim. Acısı da bir o kadar iz bıraksın. Ben yaraladığımdan emindim; ama onun bu kadar kanayacağını beklemiyordum. Elleri kanadı önce; titreyen ellini cebindeki sigara paketine doğru götürdü, paketten sigarayı çıkardı ama içmedi. Sonra kelimeleri kanadı: - Bekleyemedin demek... - Bu kadar kolay değil. İstediğin zaman gidip, istediğin zaman hayatıma giremezsin. Sevmek her yaptığını onaylamak mı sanıyorsun? Haber bile vermemiştin giderken, sonraları tanıdığın biriyle yolladığın haberleri aldım, ama böyle olmamalıydı. - Ne de olsa seviyorsun, beklersin diye düşünmüştüm. Geleceğimiz için para biriktirmeliydim, çalışmak için gittim yurtdışına. Bizim için gittim. Evet; ani bir gidişti bu, ama zaman yoktu, olaylar nasıl gelişti bir bilsen. - Bilmek istemiyorum. Geleceğimiz ha! Bizim geleceğimiz. Bana sormadan, beni de dâhil ettiğin geleceğimiz, neyse gerek yok artık tartışmaya, bunu söylemek için geldim buraya. Bitti. Başkası var artık. Yüzüme bakmadan ayağa kalktı. Böyle hesaplamamıştım, masayı ilk ben terk edecektim, yutkundu ve sadece "hoşça kal" dedi. Gitti. Bitti. Hiçbir zaman bilmeyecek, onu onunla aldattığımı. Terk etmeyen, beni ve düşüncelerimi önemseyen düşünceli bir Mehmet yarattım düşümde. Ve âşık oldum."düşümdeki Mehmet" öyle mükemmeldi ki. O gittikten sonra ondan geriye kalan gölgeye fısıldadım: - Düşümde bir "sen" yarattım, ve seni "sen"le aldattım Mehmet...
|
|
VİRA "Bunlar yunus değil" Utangaç tebessüm. Bunu yaptığında çok şirin oluyor. Yanındaki erkek, sadece arkadaşı olsa bile, çok etkileniyor. Ama o, bu etkisinin farkında değil. Uzak diyarlardan gelmiş gibi görünmesinin sebebi de bu. Şimdi Aykut' un onun o güzelim saçlarını okşamak istediğine adım gibi eminim. Çünkü Aykut, gözlerini benden kaçırdı, yaramazlık yaparken yakalanmış bir çocuk gibi. Güzel bir kız. O inkâr eder. Daha doğrusu kabul etmez. "Güzel dediğine, gördüğünde dönüp bir daha bakarsın. Ben olsam bana dönüp de bir daha bakmam." "Ben güzel değilim! Sadece bulunduğum çevrede ortalama düşük. Bir de belki saçlarım..." Bunlar mazeretleri. Saçlarıyla ilgili kurduğu cümleleri hiç tamamlamaz. Utanıyor. Sanırım, çıplak sırtında o saçların nasıl güzel görüneceğini hayal ettiğimi biliyor. Neyin ona yakıştığını fark etmemesi, tebessümleri, Aykut' un laflarına kahkahalarla gülüşü. "Pis" deyip koluma vurması. Durup dururken "kek yapayım mı size" deyivermesi. Bizim erkek onun ise bir kadın olduğunu düşünmeden konuşması. Olmaz. Bir insanın bu kadar doğal olması, doğaya aykırı. Sadece benim olsun istiyorum. Herkesten koruyup saklayayım istiyorum. Ama ona dokunmaya kıyamam. Zaten yakar. Tatillerde geldiğinde, "hoş geldin" deyip elini sıktığımda bile eriyorum. Saçlarına dokunmak sonum olur, biliyorum. Keşke hep o serada kalsaymış. Çarşının ortasındaki çay bahçesinde şimdi. Deniz kenarının keyfini çıkartıyor. Kayısı suyudur o kesin. Hep onu içer. Buz koydurmaz. Elindeki de mizah dergisi. Çünkü bugün Çarşamba. Bu sefer tek başına. Kardeşi ya da Aykut yok. N' oldu acaba? Sonunda kalktı Yürüyüşü kendisine çok ters. Sporla uğraşmışlığın verdiği erkeksi bir yürüyüşü var. Gören yaklaşamaz. Gören "bu beni döver" der. Ama saçları. Ya yürüyüşü yanlış, ya saçları. İkisi bir arada olmaz. Bu kadar tezatın, bir tek canlıda bulunması, doğaya aykırı. Hah! Bir bu eksikti. Yine aynı adam. Arabadan ona çiçek attı zengin piç kurusu. Müziği de sonuna kadar açmış. "Gül döktüm yollarına". Ne kadar da yaratıcısın Allah'ın densizi. Slogan adam. Kendi cümleleri olmayanlar, işte böyle şarkılardan fal tutarlar. Aferin. Hâlbuki o, bu şarkıyı sevmez. "Still got the blues" u çalsan, onu duraksatabilirdin. Ama sen de o şarkıyı bilmezsin. Şaşkın bakıyor. Bir arabaya bir çiçeğe. Çiçeği alıp yürüdü. Adım gibi eminim, çiçeğin başkaları tarafından ezilmesini istemediği için aldı. "Bu, nedenlerden biri. Ama aslında duyguları ezilmesin diye aldım. Çiçek onun duygularıydı. Yanlış adam. Yanlış ifade tarzı. Ama olsun. Bunda çiçeğin de duygularında bir suçu yok. Aa, biliyor musun, galiba Aykut haklı. Onlar yunus olabilir. Çay bahçesindeyken burunlarını gördüm. Bir de gülümseyen yüzlerini. Canavarlar öyle güzel gülmezler." Ben sana kızacaktım Yağmur. Çok kızacaktım. Yunuslar da nerden çıktı şimdi? "Neden yalnız çıktın bugün? Evdekiler itiraz etmedi mi?" "Ettiler. Yalnız kalacağım dedim. Bakışımı görünce direnmediler. Benim bir domuz yanım var. Sen bilmiyorsun. Aykut bilir mesela. O domuzla uğraşmak çok can acıtır." Senin domuz yanın, benim sırrım olsa. Aykut bilmese, ben bilsem. Sonra seni, saçlarını okşaya okşaya iyileştirsem. "25 dakikadır susuyorsun" Salak Aykut buna çok gülmüştü. Sen ona kırgın bakmıştın. Sonra bana bakıp gülümsemiştin. Ben o anı, şakaklarıma bir mühür gibi kazıdım, Yağmur. Sen, artık o ansın. Seni 625 kere daha çok seviyorum Aykut' tan. Ama sana 390625 kat daha uzağım. Sen adın kadar iyisin, ben adım kadar yabancı. Başka isimlerle gelmeliydik dünyaya. O zaman senin serana gelirdim. Gönüllü. Şimdi yapamam. Esip gitmem lazım. Saçlarında esen rüzgâr olabilsem. Sana ilişmesem, beni hissetsen. Yağmur! Karadeniz'de Yağmur adında kadınlar yoktur ki. Yağmurun kendisi vardır. Sen adından da güzelsin ve Maçka diye bir yer yok. Hoşçakal!
|
|
BİR ANTİKA BAKIR ANAHTAR...
Parmaklarını bir daha sıktı yeniden... Bir daha, bir daha... Avucunun sıcaklığına karışan bir bakır tadı... Teninin bronzluğuyla buluşan ve yadsımayan kendini kesinlikle fakat ayrı bambaşka bir renk... "Hayır, hayır" dedi, kendi kendine... Rüzgârın ılık nefesi de eklenince nefesine, "Bu bahar yemyeşil değil" diye geçirdi içinden, çıkarak avuçlarının içinden... "Tanrım! Nasıl oluyor da yemyeşil tazeliğin dibinde kendini gizleyen bu kurşuni duman buğusu, karşımda beliriveriyor birden" diye düşündü... "Evet, evet, eminim bu bahar yemyeşil değil!" dedi yeniden... Parmakları neredeydi, bakırdan antika anahtarı bu kadar benimsemesini sağlayan bu el kimindi? Soruların soğrulan rengi, esneyerek açtı kanatlarını hiç acelesi yok gibiydi... Adımlarını kilitledi avuç içindeki bakırdan antika anahtar, bir sicim gibi uzanan geçmiş, çalan telefon ziliyle beraber ağlamaklı bir ses... Zihni kabardı dalgalandı, dalgalar arasında kulaçlarının ayaklarına değin uzanıp; anahtarın ıslanan yanaklarıyla olan buluşmasını, suyun tuzundan ayıran renk hangisiydi peki? "Kurşuni" dedi kendi kendine "kurşuni", yeşilin köklerinin dalgalanan bu suyun içine kadar uzandığını nereden bilebilirdi, anahtarın ıslanan yanaklarına dokunamasaydı... Sicim, kilitlenen ayaklarına dolandı, oysa kulaçları, ah oysa kulaçları(?)! İşte o an, turuncu bir gövdenin göğe değin uzanan yemyeşil kollarını düşündü ve açtı parmaklarını antika bakır anahtarı bağrına bastı... "Kokusu taptaze hala" dedi, "kalbim bununla nefes alıyor sanki"... Bu bahar yemyeşil olmayacak dedi yeniden, "gövdesi turuncu, kolları yeşil ve kökü kurşuni"... Telefon kesildi, ses silindi... Bir bakırdan antika anahtarın gözyaşları kaldı tek... Ve bağrında nefes alan o taptaze kokusu... Soruların esneyerek açılan kanatları, tüylerini savurarak uçtu!
|
|
... Günahlarımdan arınmaya uyandığım bir günün sabahı. Güneş göç eylemiş şehrimden. Sağanak bir yağmura tutulmuş sokağım sırılsıklam... Penceremin pervazına sığıntı kuşlar tünemiş yine. Kanat çırpışları tanrıya adeta. Gününü şaşırmış bir takvim darmadağın duruyor başucumda. Yalanını doğrulamaya çalışan bir hayalet durmadan kekeliyor, noktasız cümlelere mahkûm. Kalkıp dolanıyorum ortalıkta, fotoğraf karelerine sıkışmış bir gülüş alıyor bakışlarımı. Parmak izi yüklü, kim bilir kaç defa siyah beyaz kareden sızılmaya kalkışılmış nafile bir çabayla. Yüzüme yapışan hüzünle bırakıyorum yeniden, kendine konum bulduğu çekmeceye. Duvarlar lal kesmiş sesim durmadan çarpıp duruyor yüzüme. Gidip gidip geri gelmeye mahkûm bir yolcu gibi. Aynalara küskün suretimden ilk defa bu sabah utanıyorum. Kir pas içinde görünen yanının zavallılığı acıtıyor kalbimi. Dizlerimin üzerine çöktürecek kadar sahibi olmadığım bu beden öylece kalakalıyor kırık, puslu aynaların karşısında bir süre. Sonrası mı? Sonrası şuursuz bir zihnin döküntü cümleleri işte. Bugün ilk defa aralık bırakmıyorum kapıları. Bugün ilk defa beklemiyorum belki de. Belki de bugün ilk defa mektuplar yollamıyorum adressizliğe. Ruhum gibi solmaya yüz tutsun istiyorum mürekkebin diriliği. Pulun özgürlüğe çıktığı yolculuk son bulsun bugün. Tersine bir ağlamak tuttursun mesela gözlerim.. İçimin derinin de bir avuç su çoğalıp fırtınalar koparsın. Kemiklerimin nüfusuna geçirir gibi basayım yalnızlığımı göğsüme. Bir an duraksıyorum, bir an sanki tanrı geçip gidiyor içimden. Bir şey varmış gibi ve aslında yoksunluğunu anlamsızlığa büründürmüş gibi. Günahlarımdan arınmaya uyandığım bu sabah, İncecik kesiyorum bileklerimi. Duyumsadıklarımda bir pencere açılıyor, düşüşlere bakan... Masanın üzerinde kurumaya yüz tutmuş çiçeklerden daha gerçek üstelik. Odalar var zihnimde. Karanlık. Sarhoş bir bulut örtüyor hepten üzerini. Şiir ver bana diye sesleniyor derinimde biri. Toprak kadar örtük, gök kadar tutarsız, ağaç ol diyor köklerini sal durmadan. Tavana astığım bakışlarımı alıp yastık altı ediyorum. Gördüklerim mahkûm olsun gecelere. Ruhumun mülkiyetsizliğini görsün şeytan, nasıl olsa bu son talan değil mi? İnanmaya korkan bir zavallı gibi incecik kesiyorum bileklerimi. İnancın resminden durmadan renkler damlıyor. Ah nasıl da kırmızı! Durmadan aynı cümleyi tekrar ediyorum kendime şiirler yazıldı, soluk aldı, gezindi bu odalarda. Kendimin dışında... Şimdi bir melek yalın ayak gezinirken etrafımda ona demek istiyorum ki; Öfkemin rengine bulandırırken kendini, Alt metinlerde bir artık yaşamaktı her/şey ‘Benim hikayemi kim yazıyor Tanrı(?!)''. İnançsızlığıma açtığım parantezi kapat hadi. Açık kaldıkça düşüyor içinden insan yanım. Rastlantı penceresinde son defa hoh'luyorum cama. Bir panayır yeri artık oda.. Cama yansıyan buğu bir ünlem daha katıyor. Bu sona ihtiyacım olan günahsız üç (...) oysa.
|
|
SEDA Karadenizin coşkun sularını seyrederken uyuya kalmıştı. Gözlerini açtığında altına uzandığı fındık ağacı kollarıyla boğazına sarılmak üzere bekleyen Azrail gibi görünmüştü gözüne, sıçrayarak kalktı yerinden. Ne karanlık bir yoldu patika. Uzağa götürmese de başka bir dünyaya götürdüğü kesindi. Şehrin ışıklarından kaçarak attı kendini evine, yol boyu kulağında uğuldayan melodiler ''kâh vurulduk ey halkım, unutma bizi," diyor, "kâh İbrahim içindeki putları devir,'' diyordu. Okulun önünde üzerinde anlamsız duran işaretlerle dolu birkaç kitabı duvarın üzerine bırakmış öyle bekliyordu. Kolundaki saati sık aralıklarla kontrol etsede zaman değişmiyordu. Ama sonunda çıkmıştı Musa, yüzünde silinmeyen bıkkınlık ifadesiyle. "Nerdesin" sorusuna sanki bilmiyorsun bakışıyla karşılık verdi. Hadi deyip hızlı adımlarla uzaklaştılar. Musa kapıyı açtığında küf kokusu ve hiç de güler yüzlü olmayan iki sandalye bir masa karşıladı onları. Çıkar şu kâğıtları diyip birde sigara uzattı Musa'ya. İçine çektiği sigarayı üflerken ne çiziyoruz usta söyle dedi. Biraz da sen bul ne bileyim? Yeter çark çekiç, sıkılmış yumruk, artık almıyor kimse yeni bir imge yaratmalıyız. Biliyorsun bu gelir önemli. Hava kararmak üzereyken kalktı masadan, vedalaşıp çıktı. Gözlerini ovuşturarak yürüdü ve durduğu binanın önünde kalakaldı. Annesinin kaldığı odanın ışıkları yeni yanmıştı. Beyaz renkli bir karartı saldırmak üzere bir sırtlan gibi göründü gözüne. İlaç saatiydi herhalde. Bir kalksaydı yatağından belki onu da görürdü. Ama annesinin onun varlığını hissettiğini bilmek rahatlattı. Musa emaneti vermiştir dedi kalktı kaldırımdan. Rüzgâr havayı soğutmuştu, saçlarının içinden kaydı gitti çocukluk günleri, üç tekerlekli bisikletinin kalkan boyası, ille de taşınıp giden çocukluk aşkı Seda'nın bıraktığı yürek yarası, bakkalın her sabah dinlediği 'arkası yarın'la biten radyo tiyatroları. Kafasını kaldırdığında endişeli adımlarla yaklaşan Musa'nın nefes alışverişindeki sıkıntı yıktı geçti anıların yüzünde bırak"ğı tebessümü. "Ben bir süre yokum beni arama gerekirse ararım bir şekilde, eve de uğrama." "Tamam," derken baktığı gözleri unutmamak üzere kazıdı hafızasına, besbelli bir vedaydı bu. Şehre sırtını dönmüş en yüksek tepedeki ağacına doğru baktı. Ayakları yere zincirlenmiş dostuna yaklaştı, saygıyla eğilip oturdu altına. Eline yapışmış kitapları attıktan sonra gözlerini kapattı. Var gücüyle çektiği nefesi bıraktı. Hayattan vazgeçenlerin koşar adım geri döndüğü uçuruma doğru koşmaya başladı. Bir çocuğun ellerinden salınan güvercin gibi boşlukta süzülüyordu. Batan güneşin kızıllığı dalgalar üzerinde dans ediyor, martılar son kez selamlıyordu. |
|
ŞAHİDİ ÖLDÜR! |